DİLŞAH
Deruni duygular içinde yüreğine sevdasını ilmek ilmek işleyen Yusuf, sevmekten mustarip düşen yüreğine acısa da; aklına kazınan Azize'sini unutamıyordu...
Sevdiği kadının adını Azize koymuştu önceleri. Zira o, masum bir aşk ile Yusuf'un kalbine damlayan ilk ve tek kadındı...
Yusuf, yalnızlığın kor alevinde yanarken, zaman zaman sevdasını düşünür, onun süretini, gülüşünü, bakışını hayalinde resmederek sevdasını ziyadeleştirirdi...
"Sevmek, kalp eylemidir... Seven kalbiyle sevmeli" diye düşünürdü Yusuf. Bu düşünceler içinde hep Azize'yi düşünür ve kalbini eylemsiz bırakmazdı... Zira o; Yusuf'un kalbinin nefesi idi...
Azize'nin zamansız gelişi ile Yusuf'un ruhunda, uyuyan ağrılar uyanmış, ilk defa kalp ağrısı ile tanışmıştı... Kalp ağrısı, Yusuf'un bütün dünyasını değiştirmiş, artık hayata, insanlara, çiçeklere, güllere, güneşe, aya, yıldızlara, kanat çırpan kuşlara ve sonsuz maviye sevda gözüyle bakıyordu...
Hayatın kalbinde aşk yoksa, hayat virane bir ev gibidir. Zira aşk, en katı kalpleri dahi yumuşatan önemli bir iksirdir...
Azize'nin amansız gidişiyle, Yusuf'un yüreğinde kıyametlerin kopmasına neden olur... Yusuf, artık kıyameti yaşayan bir yürekle; Azize'si olmadan sevdasını seviyordu...
Azize, Yusuf'un sevdasının hayat pınarı olmasına rağmen, o pınarı kurumuş bir sevdayla seviyordu.
Bu sevda, onun yüreğine öyle güzel işlemişti ki; Azize'nin gidişi büyük öfkeleri uyandırsa da, bu öfkeler Azize adına hep dualara dönüşüyordu...
Gün geçtikçe Azize, Yusuf'un yüreğine katre katre düşüyor, düşen her katre yüreğinde birikiyordu... Yusuf'un yüreği an an, gün gün Azize'leşiyor, onun yüreğinde artık Azize'siz bir yer kalmamıştı.
Yusuf, bu büyük sevdayı küçücük yüreğinde taşırken birden; Azize'nin Dilşah'a dönüştüğünü farketti...
Yusuf, artık Azize'nin adını Dilşah koymuştu. Fakat Azize bunu bilmiyordu. Çünkü o gideli yıllar olmuştur...
Dilşah, Yusuf'un yüreğine aşkın en damaklı halini bırakıp gitmişti... Kirazlı kaçak çay gibi; içtikçe içesi gelir insanın... Bu çayın en güzel hali ise, şekersiz içilen halidir; katıksız, saf haliyle... İşte Yusuf'un kalbine böyle katıksız bir aşk armağan edip gitmişti Dilşah...
Yusuf, kahve içmeyi çok severdi. Kendine özenle bol köpüklü bir kahve yapıverdi. Kahvenin tadından önce kokusunu derinden çekti içine. Sanki o koku ruhuna baharı yaşatıyor ve onunla mutlu oluyordu...
Dilşah, Yusuf için aşkın en güzel kokusuydu...
Dilşah'ın gelişiyle uyanan bu sevda, gidişiyle derinleşiyordu... Varlık ve yokluk; varken doğan şey, yokken daha büyüyor, daha varoluyordu.... Ne garip şey değil mi? Sevgili ile varlığı anlamlı olan şey, yokluğuyla kök salıyordu...
Yusuf, bazen düşünürdü; "Vuslatı olmayan sevdalar mı daha derin yoksa vuslatı olan mı? Gerçekten sevdalardaki derinlik bununla mı ilintili? Şayet, böyle bir ihtimal varsa aşk, bir hevesten ibaret olmaz mı? Aşk tadımlık mı yoksa iki ömürlük mü olmalı? "
Beynine hücum eden aşka yönelik düşünceler onu rahatsız ediyordu. Zira o sevdasına yönelik böyle bir ihtimal düşünmek istemiyordu...
Daha sonra Dilşah'ı düşündü ve onu çok sevdiğini bir kez daha idrak etti. Elini kaleme uzatıp aldı, tertemiz bir sayfa açıp ona olan sevdasını yazacaktı ki, lûgatındaki kelimelerin firar ettiğini gördü.
Sonra dönüp kalbini yokladı ve; "Bana bu duyguyu yaşattığın için sana minnettarım Dilşah'ım" diye bir ses duydu...
Elindeki kalem usulca o sözü yazdı ve mürekkebi bitiverdi...
