Çakallık Günleri / Hamdiye Özer Okudan

Hamdiye Okudan, ÇAKALLIK GÜNLERİ
Advert

ANI - 13-04-2026 18:07

ÇAKALLIK GÜNLERİ

Sanırım ellili yıllar ve on beş-yirmi yıl  sonrasına kadar… Kızıl Toprak, Çakallı Mahallesi de denilen Antalya’nın doğu çıkışında, Manavgat-Alanya yolu kuzeyinde bir yerleşme yeriydi. Şimdiki adı nedir, bilmiyorum.

Burası, çevre köylerden gelen dar gelirli insanların gecekondu evlerini hatırlatan evler yaparak yerleştikleri bir mahalle olmuştur. Arkası yani kuzeyi Torosların yakıp kavuran sıcak poyrazlarını getirir, güneyi akşam meltemlerini estirirdi.

Kırsalın ağzıyla —aman bacım kapayın camları hoyras esiyor yine…—derler, evlerde evlerin; arabalarda arabaların camları sıkı sıkı kapanırdı.  Antalya’dan köye yaptığımız ilk yolculukta içi tıklım tıklım dolu minibüsün camlarını sıkı sıkı kapamışlardı da bayılacak hale gelmiştim. O neydi öyle! Camdan içeri alev dili gibi uzanıyordu Toroslardan kopup gelen sıcak rüzgar. Biz de memleketimizde serin gelsin diye cam açardık. Antalya’nın eski köy evlerinde sıcaktan korunmak için camlar küçük küçük bırakılmıştır.

Eşimin köyü Aşağıoba’nın Kargıcak köyüne gittiğimde içeri tıkılıp karanlıkta oturmak beni sıkardı. Tahta kepenkleri vardı. Bir de onları da kapatırlardı o sıcak günlerde.  Evlerin içi loş karanlık olurdu ama hayli serin olurdu aynı zamanda.

Kızıl Toprak Mahallesi’ne yerleşenler, evlerinin dışında kalan arsalarına bir iki sera yaptırmış, geçimini seracılıktan kazanmaktaydılar.

Serayı, seracılığı ilk kez burada tanımıştım ben. Ağırdı, zordu çalışmaları. Sürekli elleri ve dikkatleri seraların üstündeydi. Kışın donlu zamanlarda seraların içindeki sobalar yakılırdı. Yer yer asılmış fenerlerin ışığında gözleniyordu. İlacı vardı, suyu, çapası vardı, sürülüp, gübrelenmesi vardı. Sebzelerin düzenli  toplanması, pazarlanması vardı. Salça, sos yapımı, meyve ve sebzelerin kurutulması vardı. Yani hiç iş bitmiyordu seralarda…

Eşimin büyük kız kardeşi Gülsüm ablanın evi de buradaydı. Onun da büyük bir serası vardı. Gece gündüz çalışır, ayakları suda, ter dökerdi bunaltıcı nemli sıcakta. Geceleri de romatizma ağrılarından bütün gece inlerdi.

Evin ve bahçenin tam batı yanından Düden’in bir kolu geçiyordu. O sıcak memlekette güldür güldür akan buz gibi ve tatlı bir suyu vardı ki içtikçe içesi gelirdi insanın. Bir de Antalya’nın o yapışkan ağır sıcağında bu suyun içine girip hiç çıkmayası gelirdi insan. Burası için bu su bulunmaz bir nimetti. Adeta hayat akıyordu. Seralar baştan aşağı sulandığı gibi, her türlü içme ve kullanma suyu bu kanaldan sağlanıyordu.

Eşim Metal Öğretmeni ve bölüm şefiydi. Okulda sipariş olur, paraya da ihtiyacımız olduğundan yazın da çalıştığı için tatil aylarında ben çocukları alır, Antalya’ya ailesinin yanına gelirdim. Bir hafta on günümüzü buralarda geçirirdik. Benim çocuklar bu sıcak tatil günlerinde bu bahçelerin, sera ve suyun tadını iyi çıkarıyorlardı. Sabah kalkar kalkmaz doğru suyun başına. Suya dalıp çıkıyorlar, ördekleri kovalıyorlar, geleni geçeni ıslatıyorlar basıyorlardı kahkahaları.

Gelen geçen herkes de onların bu oyunlarına katılıyor, büyükler çocuklaşıyorlardı. Gülsüm ablanın da yetişkinliğe yeni adım atmış iki oğlu, bir kızı vardı. Gülsüm abla genç yaşta eşini bir kaza sonucu toprağa vermiş, ömrünü çocuklarına adamıştı. Her şey onlar içindi. İşinden, evinden ve çocuklarından başka gözü hiçbir şey görmüyordu. Yeşil gözlü güzel bir kızı vardı, Mediha;  büyük oğlu Ramazan, küçük oğlu da İsmail… Her konuda annelerinin yardımcılarıydılar. Mediha ailenin kıymetlisi. Ramazan; en büyükleri, biraz çok ve yüksek konuşan, kendini kanıtlamaya çalışan biriydi. İsmail biraz sessiz kalırdı.

Eşimin ailesi ve yakınlarıyla aramızda hep saygı ve sevgi vardı. Hakkımda olumsuz düşünce ve görüşleri olan var mıydı, bilmiyorum. Ama kayınvalidem bu konuda fırsatı değerlendirirdi. Sanırım oğlunu bir Trakya kızıyla değil de kendi yöresinden , hatta yakınlarından biriyle evlendirmeyi düşünmüştü hep. Bunu zaman zaman ima ettiği, beni  hor görüp yaralamaya çalıştığı olmuştur. Ben her şeyi içimden geçirir, görmezden, duymazdan  gelirdim. Aramızda gizli bir dildi bu.

Gülsüm abla ve çocukları bizi çok seviyorlardı. Biz, hastalığı sebebiyle çok göremedikleri, özledikleri, gurbette yaşayan kardeşinin eşi, yavruları, emanetiydik Gülsüm Ablanın. Beni yürekten sevdiğine de inanıyordum. Ben de sevmiştim, gerçek ablam gibiydi. Orda kaldığım süre elimden geldiğince yardım ediyordum.

Akşam olup günün yorgunluğundan sonra çocukları ayaklarıma alır, sallar bir yandan da masallar anlatır, ninniler söylerdim uyutmak için. Bu anlar çocuklarıma en yakın olduğum zamanlardı. Onları bol bol seyreder, sever, elleri, ayaklarıyla oynar gülüşürdük uyutmadan önce. “Allahım sen neler yaratıyorsun.” der, çocuklarım için Allah’a şükrederdim. Bu arada Ramazan da yanıma yerleşir, pür dikkat izler; masalları, ninnileri hayranlıkla izler, dinlerdi. Bir ara masalı kestiğimde yalvarır gibi, “Hadi yenge, bir tane daha anlat..” der, yerine daha çok yerleşirdi. Israrlarına dayanamaz bir masal daha uydurur anlatırdım hatır için. Ayaklarım uyuşurdu bir birini bir diğerini sallamaktan. Hayli de kiloluydu çocuklar da. Sonunda melek gibi uykuya dalarlardı.

Mahalledekiler tepelerinde taşıyorlar, şımartıyorlar, bir dediklerini iki etmiyorlardı çocukların. Evin mahallenin neşesiydiler. Şımarık değillerdi. Çocuklar insanoğlunun en masum, en sevimli halleri, diye düşünürdüm. Sokağımızda da oğluma mahallenin sevgilisi derlerdi. Şimdi bile onların çocukluklarını özlüyorum. Malum, iş güçten onları genç günlerimizde istediğimiz kadar sevemezdik.

Ramazan için biz, yoğun çalışma yaşamları içinde bir değişiklik, bir yeniliktik. Ailenin yeni yüzleriydik. Yanlarında olmamızdan mutlu olur, sahiplenirdi. Başkalarına biraz fazla zaman ayırıp ilgi göstermemizi kıskanırdı sanırım. Gönlümüzü hoş etmek için ne yapacağını şaşırırdı. Zaman zaman çeker traktörü, “Hadi yenge, sen sıkıldın…” deyip Antalya, Serik, Aşağıoba, Kargıcak Apturrahmanlar ve başka hısım akraba köylerini akşamlara kadar gezdirirdi çocuklarla. Benim de canıma minnetti.  Sıcaklardan çok bunalıyordum çünkü.

Bir ara kayınvalideme bir yelek örmeye başladım. İyi gelin olmak istiyordum galiba. Bir hafta sonra yelek bitti. Hafif bir ütü basıp gittiğimde götürecektim. Ütü istediğimi duyan Ramazan ütüyü gitmiş saklamış, bütün aramalara rağmen bulamadık. Sonra itiraf etti sakladığını ve ne yapsak çıkarmadı. Herkesten çok Tekirdağ’a o geldi. Geldiği zaman da benimle pazara gelir kendine giysi seçmemi isterdi. Son aldığım hırkayı hiç sırtından çıkarmamıştı. Ağarmış, eski haliyle bile giyiyordu. Ah be kardeşim Ramazan, nerden bilirdik ki hayattan bu kadar erken kopacak ve bizi üzeceksin. Duyduk ki bir gün bir öğlen vakti bir beyin kanaması onu hayattan koparmıştı. O; neşeli çok konuşan, gülen güldüren, tatil günlerinin hayat dolu çocuğu yoktu artık...

Seni hiç unutmadık Ramazan. 
Yerin cennet, kabrin nur olsun…

Ne zaman ninniler, masallar desem o tatillerimizin masal sevdalısı çocuğu canlanır gözümde. Artık masallara inanmıyor çocuklar. Ninnilerle uyumuyor.

Yanlarında öyle çok insan da istemiyorlar. Bir telefon verin ellerine, yetiyor.

***


Editör: Deniz İmre

Günün Diğer Haberleri