BİR METRE KARE
Zemheri düşüncelerin ortasında, yüreği feryat ediyorken varlık ve yokluk arasında derin bir umutsuzluk içindeydi. Hayat; ölüm ve özlem üçgeninde mekik dokurken adeta büyük bir savaş veriyor gibiydi.
Yüreği kudurmuş bir deniz misali, tüm hayalleri alabora olmuştu.
"Sınırsız düşünme yetisiyle yeryüzüne sığmayan insanoğlunun kendi içinde garip tutsaklıklar yaşaması dehşet verici bir durum değil mi? Dünyanın dengesini alabora eden yaşam biçimleri, insanların evrensel yapılarına büyük bir ihanet olsa gerek" diye düşünen genç adam haklı değil miydi?
Hayatın milyonlarca penceresi vardır. Her pencere bir ufuk, her ufuk bir düşünce kazandırır insana. Böylesi devasa, zengin ufuklara rağmen düşüncesizlik; büyük kayıplar, zihinsel ölümler doğurmaz mı? Aslında kendimizi oturduğumuz yerden analiz edebilirsek nasıl bir ufka sahip olduğumuzu daha iyi idrak edebiliriz.
Bir parkta çimlere oturup düşünüyordum; sonra oturduğum yere baktım, bir metre kare alan kaplamıyordu oturduğum yer. Daha sonra gökyüzünün sonsuz maviliğine ve güneşin battığı yere baktım. Hayretle bedenime ve gözlerimin uzandığı ufka takıldı düşüncelerim... Bu küçücük bedende böylesi devasa, sonsuzluğa uzanan bir ufuk nasıl meydana geliyordu?
Böylesi sonsuz bir ufka sahip olan biz insanlar, nasıl oluyor da bütün düşünsel, ufuksal, ruhsal ve duygusal zenginliğimizi bir metre kare alana hapsediyoruz?"
Ruhsal ve düşünsel açlığımızı fark etmediğimiz için, o açlığı ne yazık ki bedene yönelerek gidermeye çalışıyoruz. Aklımızı kalbimizle bütünleştirmediğimizden dolayı ruhsal mutmainliğe ulaşamıyoruz. Mutmainsizlik ise bizi bize hep eksik hissettiriyor. Ki bu his doğru bir histir. Belki de bu his sebebiyle farkında olmadığımız eksikliğimizi gidermek için sürekli bir arayış içine giriyoruz. Sizce neyi aradığını bilmeyen bir insan nasıl mutlu ve huzurlu olabilir? Bir şeyler eksik fakat eksikliğin ne olduğunu bilmemek insan ruhunda deli eden bir huzursuzluk yaratır.
Belki de işe ruhumuzdan başlamak gerekir. Ruhumuzun ihtiyaçlarını tespit ederek kendimize iyilik yapabiliriz.
Ruhsal ihtiyaçlarımızı bilmediğimiz için farklı alanlara kendimizi hapsediyoruz. Oysa her hapishane derin bir açlık doğuruyor. Mal, mülk yığmak; hedonist bir nefise kapılmak, bencil duygular içinde olmak ve daha nice hapishaneler bizleri tutsak ediyor. Esir olmak demek, iradesi bloke olmak demektir. İradesizleşmek derin bir mahkumiyetten başka bir şey değildir. Her mahkumiyet zihinsel ölümler gerçekleştirir.
Fedakar, vefakar, yardımsever, topluma faydalı birey; alakadar, ilgili, duyarlı olmak için bilinçli bir aklın, vicdanlı bir kalbin, güçlü ve özgür bir iradenin oluşmasıyla mümkün olsa gerek. Tutsak olan hiç bir insan hayata asla anlam katamaz, dünyaya katkı sunamaz. Dünyanın özgür, vicdanlı, sorumluluk duygusu olan insanlara ihtiyacı olduğu bir hakikattir.
"Parktan kalktım, ağır adımlarıma düşüncelerim eşlik ediyordu. Yalnızdım, kimse yoktu yanımda. Sonra bedenime baktım ve şöyle dedim: sen ne işe yarıyorsun? Ruhumu tutsak eden etten bir zindansın. Bir yanın cenneti, diğer yanın cehennemi barındırıyor. Sen beni cennet ve cehennem arasında bırakıyorsun!..” diye konuştu genç adam.
Şu yeryüzünde insanların arasında para denilen illet, imha olursa insanlar birbirini imha etmekten vazgeçer. Fakat paranın suçu yok, o bir illet değil. Hayır, para insanı bozmaz, sadece insandaki bozukluğu ifşa eder.
Editör: Nevin Bahtışen
