AYŞAH
Genç adam zor bir günün ardından evine gelmiş, kendini rahat koltuğuna adeta atmıştı. “Ne gündü” diye mırıldandı, ellerini saçlarına götürerek…
8 ay olmuştu, bir grup gönüllü doktorla birlikte savaş bölgesine geleli. Canla başla yaralıları tedavi etmeye çalışıyorlardı. Bombaların yağdığı o gün de korkunç bir gündü. Bağırıp çağıranlar, sağa sola kaçışanlar… İnsanların insanlara yaşattığı vahşet ve dehşet, ölümle kalım arası ince bir çizgi… Güneş hep kızıl doğup, kızıl batıyordu burada; gökyüzü bulanık bir kızıla kesiyordu. Gönüllü doktorlar her an her şeye hazırlıklıydılar.
Sedyede bir yaralıyı hızla ameliyathaneye götürüyorlardı. O da hemen hazırlandı ameliyathaneye girmek için… Getirilen yaralı, genç bir kadındı. Baygın yatıyor, bembeyaz olmuş yüzüne tezat uzun siyah kirpikleri gözlerini kapatıyordu. Ekipçe başarılı bir ameliyattan sonra hayatı kurtulmuştu. Doktorların yüzüne hayat kurtarmanın mutluluğu yerleşmişti. Mücadele, mutluluk, hüzün, gözyaşı aynı anda yaşanabiliyordu.
Her gün tedavisini üstlendiği kadın iyileşmeye başlamış, konuşabilecek duruma gelmişti. Dördüncü gün odasına gittiğinde ”Ben, Doktor Ahmet” dedi. Genç kadın uzun uzun baktıktan sonra ”Ayşah” diye cevap verdi. Titrek sesi, gece gibi büyüleyici gözleri hüzün doluydu.
Ahmet her gün Ayşah’ın tedavisini yaparken, ona bağlandığını hissediyor, bu duyguyla nasıl başa çıkacağını bilemiyordu. On gün böyle birbirinin tekrarıyla geçerken çok az konuşuyorlardı. Ayşah arada buruk bir tebessümle karşılık veriyor, teşekkür ediyordu. Bir gün “Ayşah adının anlamını biliyor musun?” dedi Ahmet… Az bildiği Türkçesiyle; “evet, yaşayan” dedi. Ahmet Ayşah’ın gözlerine bakarak “yaşayan” diye tekrarladı.
Artık Ayşah’ı aklından çıkaramıyor, bir an önce görebilmek için sabahı zor ediyordu.
O sabah hastaneye gittiğinde Ayşah odasında yoktu. Büyük bir şaşkınlık geçirdi. Hemşirelere, nöbetçi doktorlara sordu; sadece “gitti” dediler. Duyduğuna inanamadı; nasıl giderdi, henüz tamamen iyileşmemişti. Gitmemiş, kaçmış diye söylendi; ya da gitmek için acelesi vardı. Ama neden? Cevaplayamadığı sorular, ihtimaller beyninde uçuştu.
Günlerdir her gelen yaralıya korku ve merakla bakıyor, gidebildiği her yerde Ayşah’ı araştırıyor, bulamadıkça bir daha görememek ihtimalinin umutsuzluğuna düşüyordu. Böylece bir gün, bir gün daha geçiyordu.Kendi kendine konuşuyor; ağlasam duyabilir misin, hissedebilir misin Ayşah? Özlemin gözyaşlarını o güzel narin ellerinle silebilir misin? Adın gibi gönlümde yaşayan sevgin,her geçen gün yokluğunda dal budak veren oldu. Seni, gözlerini anlatmaya kelimeler, mısralar yetersiz.
Bilemezdim anlatılamayan duyguları, aşkı şarkıların bu kadar güzel anlattığını; aşkına düşmeden önce, sen bilmesen de… Bazen sana yaklaştığımı; hatta çok yakınımda olduğunu biliyorum. Bir yer var biliyorum; çok yakın, seslensem duyabilirsin gibi; her şeyi söylemek mümkün; sana çok yaklaşıyorum, hissediyorum, anlatamıyorum. Bu düşünceler içinde Ahmet günün ve gönlünün yorgunluğuyla uykuya daldı.
Kapı çalıyordu; hatta acele acele kapıya vuruluyordu. Kapıyı açtığında büyük bir şok yaşadı. Ayşah karşısındaydı. Gülen gözlerle elini uzatmış ona bakıyordu.
Aman Allahım! Uykuda mıyım, rüyada mıyım, uyanık mıyım?
