AY’DAKİ MEZARIMDAN
Burada her şey yolunda... Arada bir ruhum sancıyor sevdiklerimin özlemiyle, hepsi bu… Kafamı dinliyorum, hiçbir sorumluluğum yok… Ölmek güzelmiş be, hem de çok güzel… Sabahları seni, öğleleri çocuklarımı izleyerek geçiriyorum. Akşamları kendime ayırıyorum.
İnsanın bedensel hiçbir ihtiyacının olmaması ne kadar da hoş! Açlık yok, uyku yok, hastalanma ve yaşlanma kaygısı yok... Eşsiz bir manzara var sadece... Ay’da bir tek benim kabrim var, “muhteşem bir ayrıcalığa” sahibim. Binlerce şükür Allah'ıma...
Arabacı; “Belki uğrarım.” dedi giderken, “Ne de olsa işi bırakıyorum, vaktim çok olacak.” Lakin aylar geçti uğradığı yok… Sanırım bu “ayrıcalıklı hediyesinin” tadını, doyasıya çıkarmamı istiyor. Burada her yer taş ve kum, Dünyadakilere benzemeyen… Bir tek benim kabrimin üstü çimenlerle dolu. O da “ruhumun gözyaşlarının marifeti” olsa gerek. Son birkaç gündür bir ahu uğruyor mezarıma, gün batmadan… Bir şeyler mırıldanıyor… Dua mı ediyor, ağıtlar mı yakıyor, şiirlerimi mi okuyor anlayamıyorum? Sonra “hüzünle karışık bir tebessüm” beliriyor bakışlarında ve çekip gidiyor… Nereden, nasıl geliyor; nereye gidiyor bilmiyorum? İtiraf etmek gerekirse bilmek de istemiyorum. Geliyor olması yeterli benim için. O gelince tuhaf bir huzur bürünüyor ruhuma ve gitgide büyüyor. Gerçi burada huzurdan bol ne var ki?(!) Ama yine de onun gelişini önemsiyorum. Onun süzülüşünü, mırıldanışını, bakışını... Hep aynı saatte geliyor, aynı saatte dönüyor, saniye şaşmadan…
Dün Ay tutuldu. Kısa bir süre sonra Güneş de tutulacakmış. Bir müddet Dünya kaydı gözümden, kıyamet koptu sandım, üzüldüm… Arabacının söylediklerini hatırladım: “Tam umudumu kesmişken aşktan, seni buldum. Eğer başka birini daha bulursam aşkı seninkine denk, işime geri döneceğim ve onu da senin yanına gömeceğim.” demişti. Üzüldüm, “kimse konuğum olmadan kıyamet koptu” diye. Ona, senden bahsetmedim. Çekindim, hemen alır da gelir diye. Sen “yaşamayı” seviyorsun, senin “sevdiğin şey” benim için oldukça ama oldukça önemli. Onun için buradan da “uzun yaşamanı” diliyorum. Aslında bir an evvel gelmen işime gelir ancak hiç mi hiç bencil olmadım bu aşkta. Senin önceliklerin benim önceliklerim oldu hep, biliyorsun. Aşkın simyasına uymaz “bencillik,” biliyorsun...
Söylemeyi unuttum galiba, burada mevsimler de yok. Hep sonbahar tadında buranın havası. Yalnız Zühre Yıldızı söyledi; ben gelmeden hiç rüzgâr olmazmış Ay’da. Şimdi her seher, bir meltem esiyor yarım saatliğine. Meltemi, daha önce hiç görmediğim türde iki kuş, kanatlarında taşıyarak getiriyor; biri mavi, biri yeşil. Uğultusuz, sakin bir esinti… Sanki benim yaşarken dertlerimi içime attığım gibi, o da içine atıyor uğultusunu. Derdi ne, niye ziyaret ediyor mezarımı, ne umuyor benden, bilmiyorum? Burada sorduğum hiç kimse de bilmiyor; ne Kutup Yıldızı, ne Jüpiter, ne Venüs... Bir hikmet aramıyorum bunda, -varsa bile-. “Olağan akışına” bırakmışım her şeyi, “galaksi” gibi…
Bakarsın arabacı gelir. Bir yıldız kaydı bugün. Bakarsın beklenen yolcu... Kazma, kürek, bakarsın kazılır komşumun istirahatgâhı... Bakarsın dörtnala başlar dünya son yolculuğuna. İsrafil'in suru olur bakarsın “her şeyin başlangıcı...”
Editör: Hamit Gözümoğlu
