Advert
https://www.truvaedebiyatdergisi.com/files/uploads/user/0ef0b676bebbcf5046104c27c642c95c-c1a476c624d95c6a280d.jpg
Mine Çağlıyan
Advert

Sonsuzluğun Frekansı /7 - İstasyonda İki Kız Kardeş

16-05-2026 23:47 198 kez okundu.

"Her şamanın bir şayası, her sesin bir yankısı vardır. Mavi Diyar'da (Dünya) başlayan bu savaşta, bakanlıklardan manastırlara, konser sahnelerinden gizli üslere kadar her yer bir cephedir. Şamanlar uyanırken gölgeler de kulaklıklarını taktı.”

Birinci bölümün finaline hazır mısınız?"

Ama öncesinde şu ana kadar ki karakterleri ve yaşanan olayları kısaca hatırlayalım mı? 

              SONSUZLUĞUN FREKANSI
             GÖLGE GÜÇLERİN YÜKSELİŞİ
 
▪    1. Bölüm
   İstasyonda İki Kız Kardeş
• Yer: Mavi Diyar-Dünya 
• Ana Karakterler:

• Ak Şamanlar:
• Mayıs- Müzisyen Şaman. Müziğiyle frekanslar yaratır ve şamanlar arasında iletişimi sağlar.
• Nisan- Gücü sınırlıyken telekinezi ve zihinsel iletişimde (telepati) devasa bir güce ulaşıyor. Mayıs’ın ablası ve onun menajeri.
• Doğan- Güçlü bir sezici ve Alp’in sağ kolu
• Alp- Çok güçlü bir sezici ve kıdemli şaman. T.C. Kültür ve Turizm Bakanı ve Nisan’ın sevgilisi.
• Eylül- Şifacı şaman. Mayıs ve Nisan’ın annesi.
• Mevhibe- Şaman yaşlısı ve tüm güçlere sahip.
• Mete- Yolcu şaman. Tüm hayvanlarla iletişime geçebiliyor, frekanslardan etkilenmeyen çok güçlü bir savaşçı. Mayıs’ın sevgilisi.
• Filiz- Çok güçlü bir sezici ve şamanların büyücü merkezine sızan gizli ajanı. Alp’in yeğeni. 
• Mert- Güçlü bir sezici ve müzisyen olarak yeteneği büyük bir şarkıcı.
• Funda- Sezici şaman ama yeteneği henüz uykuda. Ünlü bir şarkıcı.    
• Korya- Kâhin şaman, 8 yaşında ve henüz tüm gücü açığa çıkmamış.
• Olga- Korya’nın babaannesi ama o anneanne diyor, şifacı kam.
• Katya- Korya’nın annesi ve fazla gücü olmayan bir şaman.
• Marcus- Manastırda Korya’yla yaşayan ve onu korumaya yemin etmiş yolcu şamanlardan biri.

• Kara Şamanlar/Büyücüler:
• Nolan- Hafıza çekici ve sezici olarak çok güçlü ve korkulan bir büyücü, büyücülerin İstanbul merkezinin en üst düzey yöneticisi.
• Patricia- Ünlü bir Amerikalı zenci şarkıcı, onun da yeteneği Mayıs gibi frekanslar. 
• Megan- İstanbul merkezinde Nolan’dan sonraki en kıdemli yönetici.
• Şule- Esrarengiz ve çok güçlü bir büyücü. Yalnızca Nolan’la çalışıyor. 
• Yanni- Yakutsk’daki büyücü ajanların başında gönderilen güçlü bir savaşçı büyücü.
• Rin: Gücü çok karanlık ama Nisan’a denk bir güçte.
• Suikastçı: Henüz hakkında tek bildiğimiz varlığını herkesten saklayabilecek bir güce sahip olduğu.

• Şayalar ve vaşalar; hem şamanların hem de büyücülerin birlikte çalıştıkları büyülü varlıklar:
Yalnızca çağrıldıklarında ya da kendileri istediklerinde görünür olan görünmez varlıklardır. Şamanlar genellikle şayalarla çalışırlar ancak belli durumlarda, örneğin Filiz ajan olduğunda ve Nisan asıl gücüne hızlı bir yoldan kavuşmak istediğinde, büyü güçleri daha büyük olan vaşalarla da çalışırlar. Büyücüler vaşaları tercih ederler. 

Karakterlerin şaya ve vaşaları;
• Melek (Mayıs)
• Gregor, Faye, Martin,Elisa (Nisan) 
• Mark (Mete)
• Harry (Alp) 
.  Bağımsız büyülü varlıklar:
Alp’i kurtaran ismini bilmediğimiz küçük kız. Bu varlıklar kimseye hizmet etmezler. Şaman ya da büyücü, gücü büyük olan herkes onlardan yardım isteyebilir ancak yardım edip etmemek bu varlığın kendi seçimidir.

. Ulu yolcu şaman kartallar ve kartallar:
 Ulu yolcu şaman kartallar, ölen yolcu şamanların ruhlarıyla birleşmeyi kabul eden ve böylece büyü güçlerine sahip olan olan kartallardır.
 
 "Şamanların kadim ritüelleri ile modern teknolojinin çarpıştığı bu noktada, en büyük silah ne kılıç ne de koddur; ruhun en derininden gelen o tek bir frekanstır.” 
Sonsuzluğun Frekansı: 
1. bölümün finalden önceki 6 bölümünün özeti:
Dönüş ve Tehdit: Mavi Diyar’da (Dünya), Ak Şamanlar ve kendilerine "Büyücü" diyen Kara Şamanlar arasındaki kadim savaşın son perdesi İstanbul’da açılır. İki yıl Uruguay’da sürgünde kalan iki şaman kız kardeş, ünlü şarkıcı Mayıs ve menajeri Nisan, anneleri Eylül’ün yanına İstanbul’a dönerler. Ancak bu dönüş, bekledikleri huzuru değil; akıl almaz karanlık sırları ve tüm Diyar’ı sarsacak "Son Savaş"ın başlangıcını getirir. 

Kuşatma ve İhanet: Büyücülerin İstanbul lideri Nolan, şamanların iletişim ağını felç etmek için kilit isimleri hedef alır. Güçlü sezici Doğan, zihinsel bir hapishaneye hapsedilirken Nisan’ın sevgilisi, Kültür ve Turizm Bakanı Alp, Yeşilköy’deki büyücü merkezinde tutsak edilir. Şamanların bu karanlık merkeze sızdırdığı gizli ajan Filiz, hayatı pahasına içeride küçük sabotajlar yapmaya çalışmaktadır. 

Sibirya’da Yükselen Işık: Savaşın kalbi, Yakutsk Sibirya’daki manastırda atmaya başlar. Yolcu Şaman Mete ve manastırdaki yolcu şamanlar yeni çağın kaderini belirleyecek olan 8 yaşındaki Kâhin Şaman Korya’yı korumaktadırlar. Korya’nın gücü, bir gecede mucizevi bir şekilde uyanmıştır. Korya büyük bir olgunlukla yönetimi ele alır ve yaklaşan büyük saldırıyı karşılamak üzere manastırda kalmayı seçer. 

Frekansların Savaşı: Mayıs’ın müziğinin yanında Mert’in yükselen sesi, büyücülerin frekanslarını bozan bir silaha dönüşür. Alp, tutsaklıktan kaçmayı başarırken Nisan, içinde uyanan ve kendi sınırlarını aşan devasa bir güçle, Korya’nın çağrısına uyarak tek başına Yakutsk’a doğru yola çıkar. 

Eşik: Nolan, teknolojiyi de kullandığı büyük ordusuyla manastıra saldırı başlatmak üzeredir. Nisan, Yakutsk’a vardığı anda peşine düşen güçlü gölgelerden saklanırken Korya’nın fısıltısıyla terasta "korkmaması gereken" o gizemli kişiyi beklemektedir.

SONSUZLUĞUN FREKANSI-7
                 Gölge Güçlerin Yükselişi 
 
   

                                             
 ***
 
                                1. BÖLÜM
           İSTASYONDA İKİ KIZ KARDEŞ
 MANASTIR KUŞATMASI

Gökyüzü birbirinden görkemli kuşlarlarla doluydu; manastırın üzerinde dönerek uçuyorlar, yaklaşan tehlikenin habercileri gibi çığlıklar atarak içerdekileri uyarıyorlardı. Bir kartal yaklaşıp Marcus’un yakınında bir yere kondu. Göz göze geldiklerinde Marcus, hafifçe başını eğerek ona selam verdi ve yapması gerekenleri söyledi. Kartal bir iki saniye gözlerini ayırmadan ona baktıktan sonra hızla yükselip gözden kayboldu. 

Hemen hemen tüm yolcu şamanlar, manastırı çevreleyen balkonda Marcus’un yanındaki yerlerini almışlardı. Hepsi el ele tutuştular ve kollarını öne doğru uzatıp özel bir dua okumaya başladılar. İki dakika boyunca hiç kıpırdamadan buna devam ettiler. Birbirine kenetlenmiş ellerinde mavi bir ışık oluşmaya başladığında duayı kesmeden sola doğru ilerlediler. Tam dönüşü bitirdiklerinde ve gecenin kopkoyu karanlığını delen ilk ışıklar ilerdeki bir tepenin eteklerinde belirdiğinde, manastırı ve etrafındaki 10-15 metre araziyi çevreleyen koruma kalkanı hazırdı. Büyücülerin arabaları, müziğin etki alanı dışında kalan bir mesafede durmuştu. Aynı anda bütün farlar söndü ve karanlık her şeyi yuttu. Çok geçmeden ellerinde beliren ve giderek parlaklaşan beyaz enerji toplarıyla yüzlerce büyücü manastıra doğru yürümeye başladı.

Savunmanın ön safhasında yer alacak tüm yolcu şamanlar artık balkondaydılar ve onların melodik dualarına Mert’in müziği eşlik ediyordu. Birbirinden apayrı bu melodilerin iç içe geçmesiyle ortaya çıkan ahenk çok etkileyiciydi fakat bu birleşimin asıl önemi, Mert’in müziğinin yarattığı frekansı büyütmesiydi. Yine de büyücüler yürümeye devam ediyor ve hiç etkileniyor gibi görünmüyorlardı. Mete, gözlerini kısıp büyücüleri izlemeye başladı. Bunun nasıl mümkün olabildiğini anlayamıyordu. Sonunda büyücüler durdu, ellerindeki enerji toplarını havaya kaldırdılar ve bir iki saniye sonra hepsi aynı anda fırlatmaya başladılar.

Devasa mavi bir fanus gibi görünen kalkanın üzerinde patlayan enerjiler geceyi aydınlatırken Mete kulaklıkları gördü. Mert’in müziği en büyük güvenceleriydi hatta Mete, Nisan gelmeden kalkanı oluşturmak bile istememişti ama Korya hemen yapılmasını emredip, “O tam vaktinde gelecek.” diyerek Mete’yi susturmuştu. Şimdi onun ne kadar haklı olduğunu anlıyordu. Korya, kalkanın bir saat kadar dayanacağını söylemişti. Bu, Nisan’a zaman kazandırmak içindi. Yine de Mete Korya’yı anlayamıyordu, planının ne olduğunu çözemiyordu. Derin bir nefes alıp balkondaki diğer yolcu şamanlar gibi bağdaş kurarak yere oturdu ve güç ve cesaret için transa geçti.

Sekiz yaşındaki Korya, evrenin başlangıcından itibaren çağlar boyu yaşanan her şeyin bilgisiyle doğmuştu. Hepsi onun belleğinde bir yerdeydi ama henüz tüm bunlara erişimi yoktu. Bu farkındalığa ve ustalık mertebesine ulaşmak için en az beş yıla daha ihtiyacı vardı. Yine de büyücülerin, kendi kaderlerini değiştirecek ve karanlığı getirecek şeyin kendisinin ölümü olduğunu düşündüklerini biliyordu. Ölmek onu korkutmuyordu ama hissettiği kötülükle sarsılıyor ve üzülüyordu. Bir saat sonra ölüm her iki tarafı da bulacaktı, “Her şey sana bağlı Nisan.”

Kalkan zayıflamaya başladığında yolcu şamanlar teker teker ayağa kalktılar. Yeniden el ele tutuşup bu defa savaş duasına başladılar. Kısa bir süre içinde ellerindeki enerji daha da büyüyerek olağanüstü parlak mavi bir ışık haline dönüşmüştü. Müzik, Mert’in yalnızca sözsüz bir melodi söylediği bölüme geldiğinde üç yolcu şaman büyük şaman davullarını çalmaya ve her bir davul vuruşuyla tüm yolcu şamanlar hep bir ağızdan, “Şahman!” demeye başladılar. Bu bir savaş, güç ve cesaret çağrısıydı.

Sonunda zaman doldu, büyük bir patlamayla zayıflayan kalkan delindi ve ilk darbe balkonun küçük bir bölümünü paramparça etti. Yolcu şamanlar, hiç vakit kaybetmeden mavi enerjilerini salarak karşılık vermeye başladılar. Beyaz ve mavi enerjiler havada çarpışıyor ve iki taraf da büyük kayıplar veriyordu. Kalkan tamamen yok olup çatışma iyice sertleştiği sırada Mete, Korya’nın çağrısını duydu, “Buraya gelmelisin.”

Mete endişelenmişti, hemen içeri girip merdivenlere yöneldi. Fakat fazla uzaklaşamadan duyduğu patlama sesi yüzünden olduğu yerde donup kaldı. Korkarak dönüp balkona baktı; az evvel yan yana savaştığı dostlarının hiçbiri orada değildi. Balkonun o kısmı büyük bir darbe almış, oradaki herkes aşağıya uçmuştu ve Mete ölümden kıl payı kurtulmuştu. ‘Korya bunu biliyor muydu acaba?’ diye düşündü bir an. Sinirleri bozulmuştu, büyük bir öfkeyle ölen dostları için dışarıya son bir ölümcül enerji yolladıktan sonra aşağıya yöneldi. Diğer herkes savaştığı için yanında Olga ve Katya’dan başka kimse olmayan Korya’nın odasına varana kadar koştu. İçeri girer girmez, “Her şey yolunda mı?” diye sordu.

“Kutsal salona gitmem gerek. Sen de bizimle gelmelisin.”

“Yukarıda savaş var Korya. Asıl orada olmalıyım.”

“Hayır Mete! Az sonra savunmamız aşılacak. Beni şimdi sen götürmelisin.”

Katya hıçkırdı, panik halindeydi. Hemen annesinin yanına gidip ona sarılan Korya, 
“Anneciğim, kendine gel lütfen. Sana her zamankinden çok ihtiyacım var.” dedi, şefkatli ama kesin bir dille. Katya utanmıştı, hemen kısa bir dua okuyup kendini topladı. Az sonra titremesi durmuş, kendini daha iyi hissetmeye başlamıştı, “Tamam oğlum. Mete, bence sen de biraz sakinleşmelisin.” dedi en güçlü sesiyle.

Mete durumu kabullenmek zorunda olduğunu anlamıştı. Hep birlikte odadan çıkıp hemen koridorun sonundaki bir duvarın önünde durdular. Mete, büyülü sözleri söyleyerek duvarda bir noktaya dokundu. Birkaç saniye içinde önlerinde dar bir geçit açıldı. Fakat içerisi zifiri karanlıktı ve tek görebildikleri aşağıya doğru inen birkaç basamaktı. Bu basamaklar da sanki havada asılıymış gibi sağa sola sallanıyordu. Tutunacak bir korkuluk ya da ip bile yoktu. Mete elinde bir ışık yaratır yaratmaz geçide girip çok da sağlammış gibi görünmeyen ilk basamağa adımını attı. Önce dengesini kaybeder gibi oldu ama kendini toplayıp doğrulunca eğer doğru noktaya basarlarsa inerken herhangi bir sorun yaşamayacaklarını anladı.

Basamaklar yeterince sağlam görünüyordu. Az sonra hepsi içerdeydi ama merdiven sürekli sallandığı ve çok da dar olduğu için yavaş inebiliyorlardı. Geçit de onların hızına uyarak arkalarından kapanıyordu. Sonunda kutsal salona vardıklarında yol tamamen kapanmıştı. Artık ne giriş ne de çıkış vardı. O anda hepsi aynı şeyi düşündü, aynı duyguyla doldu; evet, burada güvendeydiler ama kalpleri yukarda savaşan dostlarıyla birlikte atıyordu ve ortak duyguları çaresizlikti.

“Bana bir şey söyle artık Korya! Ne yapıyoruz? Yukarıdakiler ne olacak?” dedi Mete, az sonra belirsizlikten bıktığını saklamayan bir tavırla.
“Olması gereken ne ise o olacak.” dedi Korya ve başka hiçbir şey söylemedi. Mete’nin omuzları düştü, başka bir şey soramadı ve hiç istemeyerek de olsa hem odayı hem de kendi enerjilerini dışardaki herkesten saklayan güçlü bir kalkan yarattı. Aklı savaşan dostlarındaydı. En kötü olasılık gerçekleşirse sağ kalanların tek şansları bu odaydı ve şimdi burayı mühürleyerek onları ölüme terk etmiş gibi hissediyordu kendini.

“Merak etme Mete, kurtulması gerekenler her şekilde kurtulacak.” dedi Korya. Mete’nin sıkıntısının farkındaydı ve o sakinleşsin diye söylemişti bunları ama Mete,  “Diğerleri gereksiz mi diyorsun?” diye isyan etti. Korya derin bir nefes aldı ve, “Bütün olası geleceklere baktım. Onların akıbeti aynıydı.” diyerek hüzünle başını öne eğdi. Katya, o anda gücünün verdiği ağırlığın ne kadar büyük olduğunu anladığı oğlunu sımsıkı sarmalamak ve onun yükünü ondan alabilmek için her şeyi feda edebilirdi. Hemen ona sarıldı. O anda yapabileceği tek şey buydu. 

Mete ise kabullenemediği gerçeğin verdiği huzursuzlukla amaçsızca odayı arşınlıyordu. Sonunda biraz sakinleşti. 

“Tamam Korya, anlıyorum, en azından deniyorum… Peki onlar buraya giremeyecekse biz nasıl ve ne zaman çıkacağız?” 

“Bekle Mete, inancını kaybetme.”

                            ***

Yaklaşık kırk kilometre uzaklıktaki havaalanının terasında Nisan, ölen her bir şamanın bedenini terk eden ruhu algılayabiliyordu. Sanki hepsi bu dünyadan göçmeden önce onun yanından ruhuna yumuşak bir dokunuşla veda ederek geçiyordu.

Teras demirlerini tutup yüzünü gökyüzüne doğru kaldırdı. Gözlerini kapatıp soğuk havayı içine çekti; ölenler ve ölmek üzere olanlar için kısa bir dua okudu. Tam arkasında duran enerjiyi fark ettiğinde, artık çok geç kaldığını ve manastıra asla zamanında varamayacağını düşünmeye başladı. Kıpırdamadan bekledi. Düşmanı, onu gücü olmayan sıradan bir insan olarak algılıyordu o anda ama yine de gitmiyor ve ısrarla arkasında duruyordu. Sessiz, kıpırtısız, duygusuz ve karanlıktı. Nisan ürperdi. Hareket etmeye, dönmeye korkuyordu ve çok az bir zamanı kalmıştı. 

Gecenin ve içinde bulundukları ânın deli eden sessizliğini yükseklerden gelen bir çığlık bozduğunda gözlerini açtı. Düşmanının gözleri de o sırada gökyüzüne doğru kaymıştı. Nisan, onun her bir duygusunu yoğun bir şekilde hissedebiliyordu. Korku veya tedirginlik yoktu bu duyguların içinde, yalnızca kendinden emin bir meydan okuma vardı.

“Nisan, hazır ol!” 

Korya’nın sesi çok cılızdı zihninde. Sanki duyulmamak için fısıltıyla konuşuyor gibiydi. Fakat düşmanı, bu zayıf iletişimi kolaylıkla yakalamıştı. Nisan, onu göremese de şüphesini hemen algıladı. Yavaşça ellerini serbest bıraktı ve tam o sırada bir çığlık daha duyuldu. Ses, bu defa daha yakından geliyordu ve kartal ya da şahin gibi büyük bir kuşa ait gibiydi. Ama düşmanının ilgisi ve gözleri bu kez yön değiştirmedi.

Nisan fazla zamanı kalmadığını ve onun harekete geçeceğini anlamıştı. Ondan önce davranması gerekiyordu. Tüm enerjisini toplayıp derin bir nefes aldı ve yavaşça rakibine doğru döndü. Hayalinde canlanan olasılıklarla alakası olmayan, ufak tefek, en fazla yirmi yaşlarında gösteren Japon bir kız vardı karşısında. Şaşkınlığını gizlemeyi zar zor başararak gözlerini kızın gözlerine dikip beklemeye ve bir yandan da onun gücünü tartmaya başladı. Kızın gözleri ve bakışları soğuktu ve hâlâ tepkisizdi ama artık karşısındakinin kim olduğunu biliyor gibiydi. Daha fazla saklanmanın bir anlamı yoktu. Nisan enerjisini serbest bıraktı.

Karşısındaki gücü bu kadar yakından ilk defa algılayan Rin, en küçük bir heyecan ya da korku duymadı. Kendisine denk biriyle daha önce hiç karşılaşmadığından, yalnızca küçük bir merak uyanmıştı içinde. Bu görevi ona veren, hiç tanışmadığı gizemli yol göstericisi, bu kadının gücü için “eş güç”demişti. Rin şimdi anlıyordu onun ne demek istediğini… 

Nisan ve Rin aynı anda birbirlerinin zihninde dolaşmaya başladılar.

RİN
GEÇMİŞ

Tokyo’da yaşayan köklü bir şaman ailesinin bir aylıkken evlat edindiği Rin, daha dört yaşındayken gücü açığa çıkınca ailesinin gurur kaynağı olmuştu. Sahip olduğu güç büyüktü ve bu sayede onun büyücülerle olan mücadelede önemli bir rolü olacağına kesin gözüyle bakılıyordu. On yaşına geldiğinde iyi bir eğitim alması için ailesi onu Japonya’nın en güçlü şamanlarının eğitmeni ve yol göstericisi olarak tanınan büyük üstada götürmüş ancak adam onunla geçirdiği bir saatin sonunda onu öğrencisi olarak kabul etmemişti. Daha da kötüsü, onun bu tür bir eğitim almasını yasaklamıştı. Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içindeki ailesine, “Onda ışık yok, yolu karanlık. Size önerim gücünü uyutmanız. Belki sıradan bir insan olarak şansı olabilir.” demişti.

Rin’in karanlığı, o günden sonra gitgide büyümüş, artık anne ve babası tarafından da fark edilir hale gelmişti. Yine de kızlarına kıyamıyorlardı. Günlerce düşünüp başkalarına da danıştıktan sonra sonunda çaresizce güç uyutma ritüeli için hazırlanmaya başladılar ve diğer çocuklarını arkadaşlarının evine gönderdikleri bir gece Rin’i kendi yatak odalarına çağırdılar. Odanın ortasına bir daire çizilmişti. Her yerde kırmızı mumlar yanıyor ve kısık sesle sakin bir müzik çalıyordu. Buhurdanlıklardan birbirinden farklı keskin kokular yayılıyordu havaya. Odaya girdiği anda Rin’in ilk tepkisi gülmek oldu fakat annesi de babası da onun alaycı tınısını fark edemedi. İkisi de onun yüzünde beliren şaşkın ve masum küçük kız çocuğu ifadesine kanmıştı.

“Ne oldu anneciğim? Babacığım?”

“Oyun oynayacağız güzel kızım. Şimdi sen şu dairenin içine giriver.” dedi babası, şefkatle. Rin, uslu uslu denileni yaparken annesi bir dua okumaya başladı, sonra babası da ona katıldı. Biraz sonra Rin dayanamayıp kahkahalarla gülmeye başladı. O sırada gücü açığa çıkmış ve odadaki küçük eşyalar, mumlar da dahil olmak üzere havalanarak onun bulunduğu dairenin üzerinde dönmeye başlamıştı. Sonunda Rin aniden gülmeyi kesti ve,  “Siz kim oluyorsunuz da benim gücümü uyutmaya kalkıyorsunuz? Ben sizden çok daha güçlüyüm ve yalnız da değilim. Artık size ihtiyacım kalmadı. Zavallı yeteneksiz aptallar!” dedi. Hemen ardından da şok ve korku içinde bir köşeye sinmiş anne babasına haince bakarak elinin bir hareketiyle havada uçan her şeyi onlara doğru fırlatmaya başladı.

Yüzlerine, kollarına, her yerlerine çarpan eşyalar ama en çok da kızlarının gerçek karanlığıyla ilk kez yüzleşmenin kederi yüzünden sendeleyen zavallı kadın ve adam odadan kaçmaya çalışırlarken Rin onları bayıltıp yanmaya başlayan odayı arkalarından kilitleyerek evi terk etti. Sonra birkaç sokak yürüyüp civardaki evlerden birinin kapısını çaldı ve onu bekleyen büyücü ailesiyle aynı gün başka bir şehre doğru yola çıktı.

Rin, o günden sonra bir daha hiç gülmedi. Sanki ailesini diri diri yaktığı o gün, bu özelliği ondan alınmıştı. Bununla birlikte sevebilme ve her türlü zevk alma yeteneği de… O günden sonra Rin hiç kimseyi sevmedi ve hiçbir şey hissetmedi… 

HAVAALANI  / TERAS

İkisi de göz bile kırpmıyordu. Birbirlerinin gücünü yeterince iyi anlamışlardı. Sonunda sözleşmiş gibi aynı anda ve sanki bir koreografi yapar gibi elleri öne doğru kalkmaya başladı. Yerde çer çöp ne varsa onların gücünün açığa çıkmasıyla havalanıyordu. Gözleri kenetlendi ve aynı anda saldırdılar.

Birbirine denk iki enerji, koruyucu vaşalarının yarattığı kalkanlar üzerinde patladığında ortaya çıkan gücün şiddetine dayanamayan vaşalar biraz uzaklaşmak zorunda kaldılar. Artık kalkanları yoktu ama mücadeleleri bulundukları yerde her şeye zarar verirken birbirlerine zarar veremiyor ve ikisi de diğerine üstünlük sağlayamıyordu. Güç dengedeydi ve denge bozulmuyordu. Bir kez daha aynı anda saldırdılar fakat bu defa enerjileri birbirine bağlandı. İki güç aynı anda hem birbirini çekiyor hem de itiyordu. Sonunda bağlantı ikisini de iki ayrı uca fırlatarak koptu.

Nisan, başka bir plan yapmaya vakti olmadığını biliyordu, yere düşmeden hemen önce yeniden saldırdı. Rin, ondan yalnızca bir saniye yavaş kalmıştı, aldığı darbenin gücüyle teras duvarına çarptı ve duvarla birlikte içeri doğru göçüp orada sıkıştı. Nisan onun bayıldığından emin olunca oldukça sert bir şekilde düştüğü yerden kalkabilmek için ona arkasını döndü ve Rin gözlerini tam o anda açtı. Nisan’a saldırmak için başka bir şansı olmayacağını hemen anlayıp elini kaldırdı fakat harekete geçemeden mavi bir enerjiyle vuruldu.

Her şey çok çabuk olmuştu. Darbe, Rin’e doğru hızla alçalan olağanüstü büyük hatta gerçeküstü gibi görünen bir kartaldan gelmişti. Kartal, Nisan’ı şok eden vahşi çığlıklar atarak Rin’i pençeleriyle yakalayıp yükseldi ve sonra yeniden alçalarak donup kalmış bir halde olanları izleyen Nisan’a yakın bir yere indi. Biraz sonra da baygın haldeki Rin’in bedenini pençeleriyle ezmeye başladı.

“Dur!” diye bağırdı Nisan panik bir halde.
Kartal durmadı, tam tersine bu defa daha tehditkâr bir şekilde gagasını Rin’e iyice yaklaştırdı. Onun ne yapacağını anlayan Nisan neden olduğunu bilmediği bir şekilde buna engel olması gerektiğini düşünüyordu. Hızlı hareket etmeliydi, derin bir nefes alarak konsantre oldu ve onun kendisini duyacağını ümit ederek kartalın zihnine seslendi, “Yapma lütfen! Neden bilmiyorum ama o yaşamalı.”

Kartal başını kaldırıp Nisan’la göz göze geldi ve Nisan az sonra zihninde onun sesini duydu,“Emin misin?”

“Evet!”

Kartal başını öne eğerek Nisan’a itaat etti ve pençelerindeki Rin’i hemen yere bıraktı sonra da, “Gitmeliyiz, Korya seni bekliyor.” dedi.

Nisan bir an için afalladı ama sonra kafasında her şey netleşti, “Demek sendin… Gregor, Faye! Rin’i uyutun! En az iki ay… Onu iyi saklayın, vaşaları bile onu bulamamalı. Uyandığında toplantı bitmiş ve ortalık temizlenmiş olur.” dedi ve eğilen kartalın boynuna tutunarak üzerine çıktı.
“Sıkı tutun!” dedi kartal zihnine.

MANASTIR SAVAŞI

Büyücüler manastıra iyice yaklaşmışlardı. Dolayısıyla çatışmanın şiddeti de artmış, ölümcül enerjiler hedeflerine kolaylıkla ulaştığı için iki taraf da giderek daha büyük kayıplar vermeye başlamışlardı. Bir süre sonra büyücülerin bir kısmı küçük gruplar halinde yanlara doğru kaymaya başladı. Yolcu şamanlar, onların bu hareketini hemen fark etseler de o anda onlara müdahale etmeleri mümkün değildi çünkü balkonun yıkılmamış tek yeri olan ve her yeri korumak için çok da yeterli büyüklükte olmayan bölümünde sıkışık bir halde savaşmak zorundaydılar. Üstelik ana gruptan kopanlara rağmen merkezde kalarak son güç saldırmaya devam eden büyücüler bile sayıca onlardan üstündü ve yolcu şamanlar bulundukları yeri korumak için güçlerinin son zerresine kadar kullanmak zorundaydılar. Büyücülerin Korya’ya ulaşmalarının önündeki tek ve son engel onlardı.

Manastırın yan duvarlarına doğru ilerleyen büyücüler savaş alanından kolaylıkla uzaklaşarak, kısa sürede yolcu şamanların görüş açılarından tamamen çıktılar. Duvarlara yeterince yaklaştıklarında da enerji toplarını eş zamanlı olarak büyüyle güçlendirilmiş eski yapıya fırlatmaya başladılar. Duvarlar, yer, tüm bina darbelerin etkisiyle sarsılıyordu ama aralardan fırlayan ufak tefek taşlar dışında yapıya bir zarar veremiyorlardı. Bina henüz geçit vermiyordu ancak bunun uzun sürmeyeceği de kesindi. Çok geçmeden mücadele içeriye taşınacaktı.

Bir süre sonra Nolan da yanında Yanni ve birkaç büyücüyle birlikte diğerlerinden ayrılıp manastırın arka tarafına geçti. İçeri girmek için başka bir yol deneyecekti. Duvarın en zayıf olduğunu düşündüğü bir noktada durdu,
“Tam burası, yanıma gelin.” dedi.

Hepsi yan yana ellerini duvarın üzerine koyup büyülü sözleri söylemeye başladılar. Önce hafif bir sarsıntı oldu ve onlar büyüyü tekrarladıkça duvar çatlamaya başladı. Az sonra ellerini koydukları noktadaki taşlar içeriye doğru kaymaya başlamış ve sonunda ancak sürünerek geçebilecekleri büyüklükte bir geçit açmayı başarmışlardı. Hemen içeri girip etraflarındaki enerjileri taramaya başladılar. Yakınlarında kimse yoktu.

“Siz üçünüz yukarıya balkona çıkın ve herkesi öldürün! Sen ana kapıyı aç! Yanni sen benimle gel!”

Dört büyücü de yanlarından ayrılınca, Nolan ve Yanni koridorlarda dikkatlice enerjileri tarayarak yürümeye başladılar fakat tüm duyuları açık olduğu halde hiçbir enerji hissedemiyorlardı. Sanki balkondaki yolcu şamanlar dışında içerde tek bir canlı bile yoktu. Ama buna aldanmayıp devam ettiler. Nolan, bu kez koruma büyülerine ve kalkan enerjilerine odaklandı. Az sonra küçük bir enerji dalgası yakalamayı başarmıştı.

Hemen bu enerjinin peşine düşerek yeniden bitmek bilmeyen koridorlar boyunca yürümeye başladılar. Fakat bu koridorların her biri, onları bir yukarı bir aşağı götüren, daracık ve hiç sonu yokmuş gibi görünen merdivenlere götürüyordu. Bir yakınlaşıp bir uzaklaşan enerjinin peşinde zaman kavramlarını yitirmeye başlamışlardı. İkisi de delirmek üzereydi. Sonunda girdikleri bir koridorda aynı anda durdular.

“Buradan geçmiştik Yanni, aynı yerde dönüp duruyoruz. Burası tahminimden de iyi korunuyor, büyü çok güçlü. Kapana kısıldık bu lanet yerde!” dedi Nolan bıkkınlıkla ve tam o anda büyük bir sarsıntı oldu. Duvarlar çatlamaya, önce ufak kum taneleri sonra da irili ufaklı taşlar üzerlerine düşmeye başladı.

Nolan ve Yanni’yle birlikte manastıra giren dört büyücüden biri ana kapıya, diğer üçü de üst kata yöneldi. Dördü de şamanları gafil avlamak için enerjilerini saklamışlardı. Bir spiral gibi dönerek yükselen merdivenleri sessizce çıkan üç büyücü balkona varmak üzereydiler. Merdivenin son dönemecinde dondurucu soğuk hava yüzlerine çarpınca durdular. Ellerinde yarattıkları beyaz enerji topları en ölümcül haline ulaştığı anda hemen harekete geçerek son birkaç basamağı koşarak çıktılar fakat hiç beklemedikleri bir şekilde, gelişini hissedemedikleri ölümcül bir mavi enerjiyle vuruldular. Darbenin etkisiyle gerisin geriye basamaklardan aşağı yuvarlanırlarken merdivenin başında duran yolcu şamanlar onları bir kez daha vurdular. Birleşmiş enerjileri o kadar güçlüydü ki merdiven bomba düşmüş gibi patlayarak büyücülerin ölü bedenleriyle birlikte çökmeye başladı.

“Teşekkürler Korya. Diğerini de yakaladık merak etme.” dedi yolcu şamanlardan biri.

“Ana kapıya gidin! Çok zaman kalmadı.” dedi Korya.

Savaşa 150 kişi olarak başlayan yolcu şamanlardan hayatta kalmayı başaran son 25 tanesi, zihinlerinde Korya’nın uyarısını duydukları anda pozisyonlarını terk ederek içeri girmiş, onlar içerdeki büyücülerle ilgilenirlerken de balkonun tamamı yıkılmıştı. O sırada manastırın etrafı da tamamen sarılmış ve büyücüler kapıya dayanmışlardı.

Yolcu şamanlar ana kapının önünde konuşlandılar. Kapı, tüm darbelere rağmen hala sapasağlam duruyordu ama büyük kayıplarına rağmen hala sayıca üstün durumda olan büyücüler çoktan zafer çığlıkları atmaya başlamışlardı. Yolcu şamanlar ise heykel gibi kıpırtısız ve sessizdiler. Dışarıdan gelen çılgın sesleri duymuyor gibilerdi. Sonunda elleri birleşti ve duaya başladılar. Zayıf düşen enerjileri yeniden güçlenmeye başladığı sırada büyücülerin sesleri aniden kesildi. Birkaç saniye kulakları sağır eden bir sessizlik oldu fakat az sonra yolcu şamanlar hem yaklaşan varlıkları hem de büyücülerin paniğini aynı anda algıladılar. Hepsi bekledikleri bu varlıkların gelişiyle büyük bir rahatlama hissiyle dolmuştu.

Ulu yolcu şaman kartallar tam zamanında yetişmişlerdi. Onların bu ani ve oldukça sert başlayan saldırısı büyücüleri bir süre paralize edecekti. Dağılmış ve panik haldeki düşmanı yok etmenin tam zamanıydı. Fakat yolcu şamanlar harekete geçemeden Korya’dan bir uyarı daha geldi.

“Geri çekilin! İçeride kalın!”

Az sonra kapıyla birlikte tüm ön duvar, kapıdaki büyücülerin ölü bedenlerini de içeri fırlatarak patladı. Yolcu şamanlar tam zamanında geri çekilmişlerdi. Taş yığınlarının ve cesetlerin etrafından dolanarak temkinli bir şekilde dışarı çıktılar. O sırada gökyüzünden gelen saldırı büyücüleri dört bir yana dağıtmıştı. Hepsi, açık hedef oldukları bu alabildiğine uzanan, üzerinde tek bir ağaç bile bulunmayan boş araziden ve kartallardan bir an önce uzaklaşarak ormana ulaşmaya çalışıyordu.

Tüm kartallar, büyücülerin kaçmalarını engellemek için alçalmaya başlamışlardı. Bu sayede, onları dikkatle izleyen ve müdahale etmeleri gerekirse diye tetikte bekleyen yolcu şamanlar, ulu yolcu şaman kartalların sırtında oturanları görebildiler; Mete’nin tüm ekibi, oteldeki tüm yolcu şamanlar kartallar sayesinde tuzaktan kurtularak yardıma gelmişti.

Kartalların sırtındaki yolcu şamanlar da yerdekileri görmüşlerdi. O anda takibi bırakarak durdular ve sağ kollarını öne doğru kaldırarak onları selamladılar. Yerdeki yolcuların kolları da hemen havaya kalktı. Kısa bir süre hepsinin gözleri birbirine kitlendi, adeta birbirlerine güç ve cesaret veriyorlardı. Ve sonra kartallar, sağ kalan ama sayıları hala azımsanmayacak kadar çok olan büyücülerin peşinden ilerideki tepeye doğru hızlandılar.

Bu arada büyücüler ilk şoku atlatmış ve yeniden bir araya toplanmaya başlamışlardı. Enerjilerini birleştirerek ve kara büyü yaparak yarattıkları kalkan öncekilerden çok daha güçlüydü ve bu sayede yeniden savaşmaya hazırdılar. Hiç vakit kaybetmeden, ölümcül enerjilerini doğrudan kartallara yollamaya başladılar. Beyaz enerjileri kara büyünün etkisiyle kırmızıya dönüşmüştü. Bu enerjiden kaçamayarak vurulan kartallar ve onlarla uçan yolcu şamanlar geri döndürülemez yaralar almaya başlamışlardı. Az sonra korkulan oldu ve ölüm çığlıkları tüm vadide ve dağlarda yankılanmaya başladı.

Kartalların çığlıkları yolcu şamanların çığlıklarına karışıyordu. Yolcu şamanlar için de kartallar içinde bu dayanması çok zor bir durumdu. Birbirleriyle bağları o kadar güçlüydü ki birbirlerinin çektiği acıyı bile aynı güçte ve derinden hissedebiliyorlardı.

Yerdeki yolcu şamanlar savaş alanından uzakta Korya’nın talimatlarına uyarak bekliyorlardı ama duydukları sesler ve hissettikleri acı artık dayanılmaz bir hal almıştı, daha fazla bekleyemezlerdi. Hemen elleri birleşti ve ölümcül gücüne ulaştığı anda da mavi enerjilerini onların üzerine yolladılar fakat enerji, tam o sırada yerden tuhaf bir şekilde havalanmaya başlayan büyücülerin altından geçerek uzaktaki arabaların üstünde patladı.

Yolcu şamanlar ne olduğunu anlayamamış ve gördüklerinin şokuyla oldukları yerde donup kalmışlardı. Ama en azından şimdilik tehlike geçmiş gibi görünüyordu çünkü büyücüler tamamen kendi kontrolleri dışında havada asılı kalmışlardı. Görünmez iplerle oynatılan kuklalar gibi kollarını bacaklarını sallıyor ve bu durumdan kurtulmak için çeşit çeşit sonuç vermeyen büyüler deniyorlardı. Kartallar onların etrafını sarmışlardı ama artık savunmasız kalan büyücüleri vurmaya yeltenmiyorlardı.

Yolcu şamanlar, ilk şaşkınlıkları geçince bunun nasıl olduğunu anlamak için dikkatle etraflarındaki enerjileri taramaya başladılar ve tam o anda yükseklerden yavaşça alçalarak yaklaşan kartalı algıladılar. Bu bir ulu yolcu şaman kartaldı ve yalnız uçmuyordu, çok geçmeden üzerindeki ufak tefek güzel sarışın kadınla yere indi. Kartal eğildi ve Nisan inanılmaz bir çeviklikle yere atladı. Hemen havadaki büyücülere doğru ellerini kaldırıp onları yavaşça yere indirdi. Sonra hepsini içine alacak büyülü bir küre yarattı ve ancak ondan sonra dönüp yolcu şamanları selamladı,  “Üzgünüm, daha önce gelemedim.” dedi.

Sağ kalanların bu kadar az olması canını çok sıkmıştı. Yeterince çabuk gelemediğini düşünüyordu ama olan olmuştu. Yolcu şamanlar da Nisan’ın selamına karşılık verdiler fakat hala olayın şaşkınlığı içindeydiler. Onun bu yaptıklarını nasıl yaptığını çözmeye çalışırlarken kelimesiz kalmışlardı. Sonunda içlerinden biri, “Teşekkür ederiz.” dedi, fakat Nisan aniden manastıra doğru koşmaya başlayınca devam edemedi. Tüm yolcular duraksamadan onun peşinden koşmaya başladılar.

                                    ***

“Artık çıkabiliriz.” dedi Korya. Sesindeki hüzün büyüktü. Mete, onun da ölenler için yasta olduğunu biliyordu. Kutsal salondaki bekleyişleri hiçbiri için kolay olmamıştı. Bir şey yapmadan beklemek en zoruydu ama olması gereken buydu.

Koruma büyülerini kaldırıp mühürleri açtılar fakat bu defa duvarda geçit açılmadı, onun yerine bir kapı belirdi önlerinde. Mete, temkinli bir şekilde etraftaki enerjileri tarayarak dışarı çıktı. Koridorlar toz bulutu içindeydi, merdivenler, duvarlar yer yer çökmüş, bina oldukça büyük hasar görmüştü. Mete, etrafında tek bir enerji bile algılayamayınca rahatladı, tehlike yok demekti bu ama sonra bir anda hüzünlendi; yoksa herkes ölmüş müydü? Derin bir nefes alıp kendini hemen topladı, bu duyguya esir olamazdı. Şimdilik en önemli şey, bir an önce buradan çıkmaktı.

Mete'nin işaretiyle Korya, Katya ve Olga da kutsal salondan çıktılar. Mete önde diğerleri onun peşinde tek sıra halinde, çöküntülerin ve üst üste yığılmış taşların etrafından dolanarak bir çıkış yolu aramaya başladılar. Birkaç dakika bile geçmemişti ki Korya, hemen önündeki Olga’yı eteğinden çekiştirerek herkesi durdurdu. Huzursuz, hatta dokunsalar ağlayacakmış gibi görünüyordu. Olga, telaşla dizlerinin üstüne çöktü; torunuyla göz teması kurmaya çalışarak,
“Ne oldu yavrum, bir sorun mu var?” dedi ama ne bir cevap alabildi ne de onun kendisine bakmasını sağlayabildi. Hepsi iyice huzursuz olmuştu. Mete, etraflarında yabancı biri var mı diye bir kez daha enerjileri taramaya başladı ama olsa zaten hissederdi. Orada kendilerinden başka kimse yoktu, Korya’nın bu durumuna bir anlam veremiyordu.

“Merak etme Korya, bir sorun yok, devam edelim.” dedi fakat tam o anda Korya’nın “Nisan yardım et! Yalnız değiliz!” diye çaresizce haykıran iç sesini duydu, saniyeler içinde de orada olmaması gereken enerjiyi algıladı. Fakat harekete bile geçemeden, Korya’ya doğru hızla ilerleyen kırmızıyla kirlenmiş beyaz enerjiyi, kendi bedenini ona siper eden Olga’yı ve Olga’nın anında can vererek yere yığılışını izledi. Her şey o kadar hızlı gerçekleşmişti ki Mete, değil müdahale etmek, enerjinin nereden geldiğini bile görememişti.

Katya, soğukkanlı kalmayı başarmıştı. Canından çok sevdiği Olga’nın ölümüyle yıkılarak Korya bu kadar büyük bir tehlike altındayken işe yaramaz hale gelemezdi. Bu yüzden, Olga vurulduğu anda inanılmaz bir hızla harekete geçmeyi başardı, Korya’yı kucakladı, hemen bir taş yığınının arkasına atladı ve tüm gücünü kullanarak ikisinin etrafını saran bir kalkan yarattı.
Düşman, koridorun uzak bir ucunda kendini göstermiş, iki elinde birden yarattığı ve en ölümcül haline ulaşmak üzere olan enerji toplarını yeniden fırlatmaya hazırlanıyordu. Bu düşman Yanni’ydi, hedefi de Korya’ydı. Az evvel gafil avlanan Mete bu defa hazırdı, bir an bile duraksamadan Yanni’ye en ölümcül enerjisini yolladı ama onun kalkanının üzerinde patlayan enerji, zeminin bir kısmını daha paramparça ederken ona hiçbir zarar vermedi.

Yanni korkmuyordu, karşısında baş edemeyeceği bir güç görmüyordu, o çarpık gülümsemesiyle aynı anda iki elini de kaldırdı ve enerji toplarını hiç beklemeden aynı anda hem Mete’ye hem de Korya’ya fırlattı. Fakat çok tuhaf bir şekilde iki enerji topu da anında havada asılı kaldı. Yanni’nin gülümsemesi yüzünde dondu, Mete’yse yaşadığı şaşkınlık yüzünden dondu kaldı ama bu durum yalnızca bir an sürdü; koridorun diğer ucundaki bir patlamanın hemen ardından Mete’nin kulağının dibinden hızla geçen başka bir enerji Yanni’yi ve etrafındaki her şeyi saniyeler içinde yok etti...

Mete sırtına vuran soğuk havayla ürperdi, arkasındaki patlama tüm duvarı paramparça etmiş olmalıydı, yeni doğan günün ilk ışıkları içeri sızıyordu. Yavaşça arkasını döndü ve bir ulu yolcu şaman kartalın üzerindeki Nisan’la göz göze geldi. Dili tutulmuştu, hiçbir şey söyleyemedi. Nisan anlayışla ona gülümseyerek kartalın üzerinden, birazdan yıkılacakmış gibi görünen yere yavaşça indi. 

“İyi misiniz? Korya nerede?” dedi fakat yerde hareketsiz yatan Olga’yı görünce telaşlandı. Hala konuşamayan Mete’yi kendine gelsin diye kolundan tutup sarsmak zorunda kaldı.

“Korya iyi, bak oradalar. Yerdeki kadın anneannesi, Korya’yı korurken öldü.” dedi Mete sonunda, fakat aklı hala başka bir yerde gibiydi, Nisan’ın gücü biraz kafasını karıştırmıştı.

“Çok üzgünüm, Korya yıkılmıştır… Mete, başka büyücü görmedin mi içerde? Nolan’ı bulmak, öldüyse de bilmek istiyorum.” dedi Nisan, bir yandan da dikkatle etrafındaki enerjileri tarıyordu.

“Nolan’ı bilmiyorum, bir tek bu adam vardı ama onu bile çok geç algılayabildik. Saklanan birileri olma ihtimali var…Nisan…”

“Evet?”

“Sen tüm bunları nasıl yaptın?” 

“Bilmiyorum, her şey benim için de çok anlaşılmaz… Mete, buradan bir an önce çıkmalıyız, içimden bir ses tehlikenin tamamen geçmediğini söylüyor.”

“Haklısın, tamam.”

O sırada Korya’yla Katya perişan bir halde Olga’nın başında ağlıyorlardı.

“Korya, hadi canım, gidelim artık.” dedi Nisan. Korya ona cevap vermedi ama ağlamayı kesti. Eğilip anneannesini iki yanağından da öptü, 
“Üzgünüm anneanneciğim. Seni kurtaramadım. Çok istedim ama sonuç hep aynıydı.” dedi ve ayağa kalktı. Annesine elini uzattı fakat Katya ona bakmadı bile, “Biliyordun değil mi?” diye sordu, sesi bir fısıltıydı, cevap beklemiyordu zaten. Korya onun sırtına dokunmak istedi ama Katya o anda ayağa kalktı ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Onu durdurmaya çalışan Nisan’ı görmezden gelerek,onları oradan almak için binaya yanaşan kartallardan birine üzerindeki yolcu şamanın yardımıyla çıktı ve onlarla yere indi. 

Nisan, Mete’yle göz göze geldiğinde onun da Korya’nın bugün verdiği kararlar yüzünden hayal kırıklığı içinde olduğunu fark etti. Hatta oldukça öfkeliydi. Anlamıyordu Mete. Katya da anlamıyordu. İkisi de sanki bugün olan her şey Korya’nın suçuymuş gibi davranıyordu. Elbet sonunda anlayacaklardı…

Gün ışığında savaşın sonuçları daha da korkunç görünüyordu. Bembeyaz kar, kanla kırmızıya boyanmıştı. Büyücü, şaman ve kartal bedenleri her yerdeydi, ilerde duran arabalar hala yanıyordu. Yangın, orman girişindeki ağaçlara sıçramak üzereydi. Nisan bunu görür görmez kartalın zihnine seslendi ve birlikte yangının olduğu bölgeye uçtular. Nisan ellerini yere doğrulttu ve karlı toprağı yerden yükseltmeye başladı. Az sonra tüm arabalar karla kaplanmış ve yangın sönmüştü.

Tüm ölüleri gömmeden yola çıkmak istemiyorlardı ama Nisan, Nolan’ı ölü ya da diri bulamadıkları için hala tedirgindi, onların mezar kazmalarını bekleyemezdi. Ellerini bir kez daha toprağa yöneltti, önce küçük parçalar halinde yerden yükselttiği toprağı, geniş bir hacim kazandığı anda yana kaydırıp tekrar yere bıraktı. İlk mezar hazırdı. Aynısını büyücüler ve kartallar için de yaptıktan sonra ölüleri dikkatle mezarlarına taşımaya başladılar, kartallar da kendi ölülerini taşıyorlardı.

Nisan ve yolcu şamanlar, önce büyücülerin mezarının üzerini kapadılar, sonra diğer herkesle birlikte onlar için dua ettiler. Nisan’ın yarattığı kürede tutsak olan büyücüler, şamanların düşmanlarına gösterdikleri saygıyı hayretle izliyorlardı; hiçbir büyücü aynısını şamanlar için yapmazdı. 

Şaman ve kartal mezarlarını da kapattıktan sonra hep birlikte yeniden duaya başladılar. Gökyüzü kanatlanmış gibiydi; yalnızca kartallar değil, yüzlerce başka türdeki kuş da gelmiş, onlar da bu hüzünlü veda törenine katılmışlardı. Kartallar ve ulu yolcu şaman kartallar ise şaman mezarının tam üzerinde daireler çizerek uçuyorlar, onlar da dua ediyor gibi melodik sesler çıkarıyorlardı. Onları seyreden herkes bir süre sonra şaman mezarından yukarıya kartallara doğru belli belirsiz bir enerjinin yükseldiğini gördü ama bu enerji akışı uzun sürmedi. Duanın sonunda altı tane kartal şaman mezarının tam üstüne indiler. Sanki bir şey arıyor ya da bekliyor gibiydiler. Mete, kartallarla iletişim kurarak onları göndermek istedi ama Korya onu durdurdu,

“Onlar ölen yolcu şamanlar Mete ve biri de Marcus. Ruhları, kartalların ruhlarıyla birleşti. Bu altı kartal, onlarla bir olmayı ve başka bir varlığa dönüşmeyi kabul ettiler. Onlar, artık ulu yolcu şaman kartal oldular.” 

Mete, ulu yolcu şaman kartalların nasıl var olduklarını biliyordu ama ilk kez kendi gözleriyle şahit olmuştu. Diğer yolcu şamanlarla birlikte o da bu altı kartala yaklaştı. Yaslarını tuttukları dostlarının yüce varlıklara dönüşmelerini mutlu gözyaşlarıyla kutlayarak hepsi birer birer onları selamladılar. Kartallar da onların selamına karşılık verdiler. Oradaki herkes bu büyülü anı asla unutmayacağını biliyordu.

Az sonra Marcus havalanıp Korya’nın yanında yere indi ve hafifçe başını öne eğerek ona selam verdi. Sonra doğrudan gözlerinin içine bakarak onun zihnine konuştu, “Görevim henüz bitmedi Korya. Tekrar karşılaşacağız.”

Marcus, ona son bir selam verdi ve diğer beş ulu yolcu şaman kartalla birlikte bu karanlık güne bir umut ışığı katmış olarak gökyüzündeki yüzlerce kardeşinin arasına katıldı…

Katya, boşluğa düşmüştü. Etrafında olup bitenleri boş gözlerle izliyor, hiçbir şey hissedemiyordu. Sanki kalbinde kocaman bir delik açılmıştı. Fakat yavaşça uzaklaşan kartalların ardından bakarken birdenbire kendine geldi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Korya onu biraz geriden izliyor ve tam da bu anı bekliyordu. Hemen yanına gidip yumuşacık sıcacık bir dokunuşla onun elini tuttu. Katya utanç içindeydi, bir süre oğlunun yüzüne bakamadı ama sonunda dayanamayıp ona sımsıkı sarıldı,  “Affet beni oğlum, sana haksızlık ettim. Affet beni!” 

Mete de Katya’yla aynı utancı yaşıyordu, Nisan’la birlikte bu duygu yüklü anı sessizce izlerken bir daha kimseye karşı bu kadar önyargılı olmayacağına dair kendine söz verdi. Ne var ki kısa bir süre sonra aynı duyguyu bir kez daha yaşayacaktı… Gözünden bir damla yaş süzüldü, kendisini bıraksa o da hüngür hüngür ağlayacaktı. Onu kendine getiren Nisan oldu, 
“Korya, artık yola çıkmalıyız. Bir an önce İstanbul’da olmalıyız ve yolumuz oldukça uzun.” dedi. 

Korya, bundan hiç emin değilmiş gibi bir süre suskun kaldı fakat sonra Nisan’a bakıp gülümsedi. “Deneyebiliriz Nisan…Evet, deneyebiliriz.”

-Devam edecek 

***

Editör: Deniz İmre

Neler Söylendi?