Gelincik çiçeğini topraktan kopardığınız anda çok kısa süre sonra yapraklarındaki o kadife parlaklığı kaybolur ve solar gider. Bu sebeple en narin kişiler için yakıştırılır gelincik adı. Doğada kendi kendine yetişmesinin özgürlüğünü, kırlarda alabildiğince yayılmasının neşesini, o narinliğinin, inceliğinin verdiği kırmızı renginin asaletini paylaşabilmeyi istiyorsa üzerine titrenilmesi gereken bir çiçek, kadın.
Edebiyatta gelinciği aşk içkisiyle dolu bir kadeh olarak düşünüp onu elde tutarken bu anlayışla hareket etmenin zaruretiyle, ta ki erkeklerin başı o badenin sarhoşluğuyla hoş olsun.
Gelincik çiçeği gibi çok az çiçek mitolojide, politikada ve tıpta bu kadar önemli bir rol oynadı. Genellikle yol kenarında ve tarlalar boyunca yetişen bu çiçekler, şairlerin etkileyici şiirlerine konu oldu ve aynı zamanda doktorların yüzyıllarca hastalarını tedavi etmelerine yardımcı oldu. Gelincik çiçeği, tıbbi olarak kullanılabilir olmasının yanı sıra, bazı çok derin duyguları da sembolize etmektedir.
Osmanlı divan edebiyatı içerisinde kendine güzel bir yer bulan gelincik, Roma kültüründen gelmiştir. Kara sevda ile özleşmiştir edebiyatımızda gelincik. Dev tarlaların ortasında kendiliğinden biten bu siyah–kırmızı çiçeklerin suyu çıkarılıp kara sevda çekenlere içirilirmiş. Onların acılarını dindireceğine inanılırmış.
Gelincik ismi gerçekten kelimenin de çağrıştırdığı gibi halk ağzındaki “küçük gelin” anlamındadır. Eski Türk gelinlerinin kırmızı gelinlik giymesi ve onların güzelliği bu narin çiçeğin güzelliğine benzetilmiştir. Küçük yaşta ailesinden ayrılıp da kendi ailesini kuran, küçük ve güzel kalbine dünyaları sığdıran gelincikler, topraklarından ayrıldıklarında bambaşka kişiler olurlar elbette. Onların kırmızı kıyafetleri, kırmızı yanakları ve zarif güzellikleri tıpkı bir gelincik gibidir.
Gelibolu’da bu çiçek “kan çiçeği” olarak adlandırılır. Bunun sebebi de şehitlerimizin savaşta dökülen kanlarının ardından Gelibolu’da çokça yetişen gelincik çiçeklerinin tarlasının “şehit kanına” benzetilmesidir. Biraz buruk bir addır bu sebeple, buruk bir çiçektir…
Ankara’da oldukça yaygın olan kırmızı siyah gelincikler, Gençlerbirliği takımına renklerini vermiştir.
Ayrıca 1. Dünya Savaşı’nın simgelerinden biridir gelincik çiçeği.
Yaklaşık 20 milyon kişinin hayatını kaybettiği bu savaş, sonrasında 11. ayın 11. gününde ve 11. saatinde İtilaf Devletleri ve Almanya arasında 1918 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasıyla sona eriyor. Birleşik Krallık 1. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenleri onurlandırmak her yıl 11 Kasım’da Ateşkes Günü’nü tertip ediyor ve herkes yakasına gelincik çiçeği rozeti takarak bu kişileri anıyor.
Gelincik çiçeğinin mitolojik hikâyesi ise bunlardan çok başkadır. Mitolojiye göre Smyrna olarak bilinen Myrrha bir mür ağacına dönüşürken yaşadığı yasak aşkın meyvesi olarak içinde Adonis’i taşıyordu.
Doğuma yardım eden orman perileri güzelliğini görünce Adonis’in bir peri olduğunu düşünüyorlardı. Gün geçtikçe büyüyen ve güzelleşen Adonis, Afrodit’in attığı bir ok ile yaralanır. Bu kazara yaşanan bir durum olduğu gibi bazı kaynaklar bunun Adonis’in paylaşılamamasından ötürü bilinçli yapılmış olabileceğinden bahseder. Çünkü Afrodit ilk gördüğü andan itibaren aşıktır Adonis’e.
Ardından Afrodit Adonis’i gökyüzüne taşıyor ve onu orada iyileştiriyor. Ona ormanda daha güvenli bir şekilde nasıl yaşayabileceğini, nelerden uzak durması gerektiğini ve neler yapmaması gerektiğini anlatıyor. Ama ne var ki Afrodit yanında değilken bir yaban domuzu Adonis’e saldırır ve onu öldürür.
Afrodit yanından ayrılalı çok olmamıştır ve kalbinde acısını hissederek hemen yanına döner Adonis’in. Onun cansız bedenini görünce kahrolur. Adonis’in ölü bedeninden damlayan kanlar, toprağa değdiği zaman kıpkımızı çiçekler biter. Kimi der ki beyaz biten bu çiçekler Adonis’in kanı ile kızıla bulanır. Gelincik çiçeğinin o kıpkırmızı ve kırılgan özelliğini bu hikâyeden aldığı bilinir. Ancak elbette bunları kanıtlamanın bir yolu da yoktur. Kimileri anemon çiçeği ile gelincik çiçeği arasında gidip gelir; bu hikâyeyi adamak.
Sevgi ve saygılarımla.



