ZAMANE DERVİŞİNİN ELEĞİ
İlk nefesten itibaren hayat, bir çoğalma hikâyesidir; bilgi birikir, tecrübe katlanır, hafıza dolar. Zaman, insanın ruhuna dünyadan kalın bir kabuk örer; mülk ediniriz, isim ediniriz, haklılıklar biriktiririz.
Oysa hakiki tekâmül bir ekleme değil, eksiltme sanatıdır; o kalın kabuk çatladığında bilgi durulur, tecrübe elenir, hafıza arınır.
Bu sessiz seçişin ardında, insanın içinde çalışan görünmez bir elek vardır. Kimi ona bilinç der; kimi idrak kimi gönül... Her tecrübe o eleğe düşer; zamanın sabırlı ellerinde ağır ağır elenir. Günün sonunda, eleğin deliklerinden aşağı süzülen, fazlalıklardan arınmış o saf cevherdir; öz.
İşte insan ancak o öze ulaştığında fark eder; uğruna dünyaları yaktığı hırslar, günlerce içini kemiren kırgınlıklar, “keşke” diye diye uykularını kaçıran pişmanlıklar… Hepsi o eleğin üzerinde kalmış, zamanla ufalanıp yok olmuştur. Ne tuhaf… Kaybettiğini sandığın anda, aslında en büyük kazancına ulaşırsın. Çünkü hafiflemek, boşalmak değildir; hakikatle dolmaktır.
Üstelik hakikatle dolmak, bir kereye mahsus bir temizlik de değildir. Yaşadıkça yinelenen, her an süren bir arınma hâlidir. Öyle ki modern zamanın ortasında; metronun uğultusunda, plaza katlarının soğuk ışığında, bulaşık suyunun sıcaklığında bile durmaksızın çalışır o elek. Ve kimse görmez, kimse bilmez; zamane dervişinin hırkası yoktur, tacı yoktur, tekkesi de yoktur. Onun zikri sessizdir; çilehanesi ise kendi içidir.
İnsan, o içsel çilehanede eledikçe anlar: Sadeleşmek eksilmek değil, aksine çoğalmaktır. Kişi kalabalığın içinden sıyrılıp kendi ıssızlığına vardığında, orada bütün bir kâinatı bulur. Fazlalıklar çekildikçe yerlerine ancak o zaman mânâ yerleşir.
Belki de bütün mesele budur: Hayatın bizi döve döve öğrettiği o kadim sır. Önce toplayacaksın, sonra dağıtacaksın. Önce dolacaksın, sonra arınacaksın. Ta ki geriye senden, senden de öte bir şey kalana dek.
O vakit susarsın.
Çünkü eleğin altında kalan o saf tortu, artık kelâma sığmaz.
***


















