OYUNCAK / XOLİYOR SAFAROV
Anne, çorpoya -ahşap sedir- üzerindeki beşiğin kubbesine bir elini koymuş şekilde, iki döşek arasındaki yere konulmuş söğüt ağacından yapılma beşiği keyifle sallıyor, diğer eliyle ise kadife perdeyi usulca kaldırıp, yumuşak ve içine çökmüş bir tebessümle bakıp bakıp duruyordu.
Beşiğin ayağı aynı ritimde “gıyç-gıyç” diye ses çıkarıyor, sapına asılmış çıngıraklı oyuncaklar bebek gülüşü gibi hoş bir ses çıkarıyordu. O, gözlerini beşiğin kubbelerine dikmiş bir hâlde sanki sel olarak ninni söylüyordu:
“Ninni yavrum, tombişim, ninni-yo, nin-ni-i…”
Gün ağarıyor, avluya güneşin ana sevgisi gibi sıcak ve sadakatli ışıkları dökülmeye başlıyordu. Horoz sesleri kesilmiş, ağaçların üstünde ve çatıların başında kuş cıvıltıları başlamıştı. Aydınlanan avluda hayatın bir parçası göze çarptı. Büyük kapının yarı açık kapısından gece boyunca avare dolaşan köpek Olapar içeri girdi. Sonra mutfağın yanına geçip bir şeyleri çekiştirmeye başladı, galiba bir şeyleri devirdi, “takır tukur” sesler yükseldi. Anne omzunu çevirip baktı:
“Hah, alçak! Babası, bakın, Olapar bir şeyi devirip duruyor…”
Kadının sesinden, beşiğin diğer tarafında her akşam sanki diken üstünde yatarcasına tedirgin ve kederli, kalbi titreyen, tüm benliği cevapsız düğümlerle ve sabır zincirleriyle sarılı baba, arı kovanı gibi uğuldayan başını kaldırdı.
Etrafa baktı: Karısı her zamanki gibi göğsünü beşiğe yaslamış oturuyordu.
Kalbi mengene ile sıkılıyormuş gibi bir iç çekti, derin bir nefes aldı ve karısına bir kez daha baktı. Yine aynı hâl…
Dönüp beşik perdesini kaldırdı ve boğazına düğümlenen ağlamaklı havayı bu defa da içine yuttu. Sonra eşine baktı. Karısı ise başını biraz eğmiş, tüm bedeni ve düşünceleriyle beşiğe dalmış, sanki yüce arşta Bokrates’in atına binmiş geziyordu…
“Umid?” Baba karısının dikkatini kendine çekti. —Ona böyle hitap ederdi.—
- Hayırdır? Evet.
- Olapar mutfağın yanında tasırtı tısırdı ediyor, huzursuz oldum.
- Umidcan, bir bakıver lütfen… —Kadını da kocasına bu şekilde hitap ederdi.—
- Tamam şimdi…
Baba, sedirin gıcırdayan tahtalarından aşağı inerken düşündü, “Bugün morali iyi…
“Umidjon” deyişine bakılırsa kendini biraz toplamış, ama yine de…”
Bu düşünceleri daha fazla sürdürmeye yüreği dayanmadı. Ayağına terliklerini geçirip mutfağa doğru yürürken, avludan süzülüp diğer tarafa; ahır ve tuvaletin duvarlarına kadar uzanıp yayılan güneşe baktı. Sonra dudaklarını yakacakmış gibi çıkan sözleri aleme savurdu: “Ne yapalım… Allah’ım, Umid’in varı yoğu bu…”
***
... Onların evlenmesinin üzerinden bu yaz tam dokuz yıl geçmiş olacaktı.
Dokuz yıl… Söylemesi kolay; ağzından bir çırpıda çıkıverir, ama bunu yaşayıp geçirmek…Yirmi dört yaşında evlenmişti. Karısı o zaman yirmi iki yaşına basmış, güzel bir genç kızdı. Tek örük halinde inen saçları beline kadar yılankavi uzanır, köyün dedikoducu kadınlarının diline düşer, gönüllerine düğüm olan bir konu hâline gelirdi. Zarif duruşu, hilal gibi kıvrılan kaşları, nar gibi yüzü ve ışıl ışıl gözleri mıknatıs gibi büyüleyiciydi.
Karısını onlarca değil, yüzlerce kız arasından seçmiş, binlerce kişi arasından nasiplenmişti. Hayatları tatlı, hayalleri deniz kadar engindi. Genç gelin hamile kalınca sevinçleri iki katına çıktı. İkisinin alınlarında sönmeyen bir yıldız parladı sanki... Baba adayının kalbine saadet, yüzüne tebessüm getiren; anne adayının yüreğinde şefkatli duygular kabartan, bedenine yaşam neşesi bağışlayan o mutluluğu beklemeye başladılar.
Gelin bir erkek çocuk doğurdu! O gün adeta yeniden dünyaya gelmiş gibiydiler. Herkes mutluydu; tebriklerin ve dileklerin sonu yoktu. Dualar gerçekleştiği o gün büyük bir bayram gibi kutlandı. “Bebeğin ilk adımına!” diyerek bir koyun kurban edildi. Adı “Haqberdi” kondu, o da kendisini zengin, kudretli hissetti. Yirmi beş yaşında birdenbire boyu da sanki bir karış uzamış gibiydi.
Anne babanın umutlarının yansıması olan bu bebeğe “Umidjon” adı verildi. Bebek günden güne büyüyor, yumurta kadar olan minik yumrukları gelişiyor, gözlerindeki ışıkta azim ve yaşam sevinci parlıyordu. Ağırlığı da yavaş yavaş artıyordu. Umidjon bir yaşına bastığında dedesi onun için büyük bir sünnet düğünü düzenledi. Baba, o gün bilerek mi bilmeyerek mi; annesiyle birlikte eğlensinler, oynasınlar diye, boyu neredeyse Umidjon’a yakın olan bir oyuncak bebek hediye etti. Oyuncak çocuk…
Torun düğünü günü gelinin babası damadına:
“Pazar günü torunumuzu alıp bize gelin, dedemiz olan kayınpederi de söyledim. Bir hindi besliyorum, pilavın altına koyacağım.” demişti.
Kayınpederin sözü yerde kalmasın diye, havanın kötü olmasına, kar yağıyor olmasına rağmen baba motosikletini çalıştırdı. Kayınpederin evi bir köy ötedeydi.
“Motosikletle hızla gider geliriz” diyerek Umidjon’a kalın kalın giysiler giydirip yola çıktılar.
Köy içinden geçen yoldan gidip, dere kenarındaki çamurlu yola çıktılar. Köyün tek yolu buydu. Şiddetle yağan kar, çamurlu yolu tamamen kaplamış, onlardan önce geçen araçların izlerini de örtmüştü. Şapkasını kaşına kadar indirmiş, çapanının (uzun geleneksel kıyafet) üstüne kuşak bağlamış olan baba, motosikletini dikkatle kullanıyordu. Arkada oturan anne ise oğlunu sol koluyla kucaklamış, sağ eliyle kocasının kuşağını sıkıca tutmuş, yüzünü ve gözlerini bir başörtüsüyle sarmıştı.
“Bak, köyümüze tilki gelmiş.” dedi kadın, motosikletin sesinden korkup dere kenarına kaçan tilkiyi başıyla işaret ederek.
- Nerede?
- İleride. Sen boynunu çok uzatma, Umid’e dikkat et. Motosikletin lastiği de bitmiş zaten, kayıyor.
Tam o sırada, sanki onları bekliyormuş gibi yol kenarındaki bir evden bir köpek fırladı. Baba, köpeklerin tilki kokusu alarak mı ya da onların izini sürmek için mi çıktığını bile anlayamadı. Yol üzerindeki evlerde yaşayanların köpeklerinde bir huy vardır: Yoldan ne geçerse geçsin, sanki yolun sahibiymiş gibi peşine düşerler, yakalayabilirlerse çekiştirirler.
Bazen dayak yer, “hav hav” diye kuyruğunu kıstırıp evine döner. Bugün de tilkiyi bırakıp motosiklete saldırdılar.
“Aman!” diye bağırdı anne.
“Bağırma!” dedi baba.
Ama tam o sırada koşarak gelen köpeklerden biri motosikletin önüne atladı. Baba frene bastı, çarparsa motosiklet devrilirdi, arkada çocuk vardı. Yine de motosiklet o büyük köpeğe çarptı. O an baba korkudan mı endişeden mi bilinmez, kendini kaybetti. Ellerinin titrediğini, ayağının hâlâ frende olduğunu unuttu. Arka tekerleği kayan motosiklet dere kenarına doğru savruldu ve ardından devrildi.
“Ay!”
Kadın korkudan çığlık attı ve ciğerparesini elinden nasıl bıraktığını fark etmedi bile. Küçük çocuk ise çığlık atarak dere kenarına doğru fırladı ve karla çamurun karıştığı kıyıdan kayarak suya düştü. Her şey bir göz açıp kapayıncaya kadar olup bitti. Köpek, “ang-ang” diye inleyerek topallaya topallaya evine kaçtı.
“Vah Allahım!”
Kendisinin düşmesi bile gözüne görünmeyen anne, başını kaldırıp çocuğunun suya düştüğünü görünce feryat kopardı:
- Umidjoon! Oğlum!
Dere suyu sakince akıyordu, derinliği tahminen bir, bir buçuk metre kadardı.
Çocuk ağırlığıyla biraz suya battı ama kısa süre sonra tekrar yüzeye çıktı.
Ancak hiçbir ses çıkarmadı.
- Umidjoon?! Umi-id!..
Kadın dere kenarından dört-beş adım attı.
Ciğerparesi suda sürükleniyordu!
Başka çaresi olmadığından kendini suya attı.
Su buz gibiydi, canı iliklerine kadar dondu. Kadın suyun içinde ilerledi, sendeleyerek çalkalanan çocuğunu kucakladı ve korkudan, soğuktan zangır zangır titreyen vücuduna bastırdı. Vücudu tamamen donmuş gibiydi. Çocuk sadece bir kez, duyulup duyulmadığı belli olmayan bir şekilde inledi. Bebeğin sırılsıklam olmuş kıyafetlerinden şarıl şarıl su akarken, kadın bedeninin de ıslanmasına aldırmadan onu göğsüne bastırmış şekilde suyun içinde yürümeye çalışıyordu. O an suyun kaç derece soğuk olduğunu değil, sadece evladının sağ kalmasını düşünüyordu.
Kıyıya ulaşmak istiyordu ama ayakları tutmuyordu. Vücudu tamamen soğuğa teslim olmuş, damarları kasılmıştı. Bebeğini göğsüne bastırmış şekilde zangır zangır titriyor, gözyaşlarıyla ağlıyordu:
- Babası? Babası!
Bu sırada baba, motosikletin altında sıkışıp kalan ayağını çıkarmaya çalışıyor, fakat başaramıyordu. Eşinin çaresiz, bütün köyü sarsacak güçteki feryadını duyunca, yattığı yerden var gücüyle homurdanarak sönmüş motosikleti hafifçe kaldırıp ayağını çekip çıkardı. Kalkmaya çalıştı ama ayağını yere basamadı.
Dizinden çıkmıştı. Ağlamaya başladı, ağzına dolmuş karları öfkeyle tükürdü.
Bir daha kalkmaya çalıştı ama bacakları kendisine itaat etmiyordu.
“Ih-hh!” diye inledi.
Anne tüm gücüyle sudan çıkmaya çalışıyor, ama bazen beline, bazen göğsüne çarpan suyun akıntısından yola ulaşamıyordu. Bir elinde çocuğu, diğer eliyle tutunacak bir şey arıyor ama neye sarılacağını bilemiyordu. Derenin kenarı çamurdu. O sığ bir yer aradı. Böyle bir anda çocuğu yere bırakıp sudan çıkmak akla gelir miydi? Şansı yaver gitti, tam o anda pazardan dönen komşuları – Mardi kasap – çıkageldi.
Traktörün kabininden atladı, önce komşusuna, sonra suyun içinde çırpınan geline baktı. Koşarak gidip kadının elinden çocuğu aldı. Ardından kadını da sudan çıkarttı. Kadın titreyerek, bir Mardi kasaba, bir motosikletin yanında vah vahlayarak yatan eşine, bir de elindeki cansız, nefes alıp almadığı bile belli olmayan evladına bakıyordu. İçini çekerek ağladı.
“Ne oldu?” dedi Mardi kasap. Ardından birden toparlanıp kadının elinden tekrar çocuğu almak istedi, ama kadın vermek istemedi.
Bunun üzerine Mardi kasap çocuğu kadının elinden çekip aldı ve olduğu gibi başını yere doğru çevirdi.
“Ne yapıyorsunuz?” diye bağırdı kadın.
Çocuk bir anda kusar gibi yaptı, bolca su çıkardı. Su karı eriterek toprağa yayıldı. Mardi kasap çocuğu tekrar salladı ama bu kez çocuk kusmadı, halsizce inledi.
“Gelin!” dedi kasap;
traktör yağı bulaşmış, kabalaşmış çapanını çıkararak: “Al, çocuğu sar!”
Kadın oğlunu çapana sardı.
- Kurban olayım sana... Umidjon...
Kadının eteğinden oluk suyu gibi şarıl şarıl su akıyordu.
- Gelin, sen römorka çık! Ben şimdi...
Mardi kasap sanki bu işleri kendisi başlatmış gibi başını sallıyor, durmadan soluyarak etrafa çaresizce bakınıyordu.
“Hey, yardım edin! Yardım!” diye bağırdı. Etrafında kimse yoktu. Umut veren bir ses duymayınca, yerda yatan komşusunun yanına gitti.
“Mardi amca, gelininizi alın. Bacağım... Amca...”
Ağrıdan dişlerini sıkarak inleyen adamın başka bir şey söylemeye gücü yoktu.
- E, bacağını kırmışsın!”
Kasap adamın bacağına baktı. Hemen anlayarak, bağırmalarına aldırmadan bacağını düzeltti ve kendine doğru çekti. Dizinden "kırr" diye bir ses geldi.
“Şükürler olsun, biraz yerine oturmuş gibi oldu.”dedi ve kemerini çözerek, komşusunun bacağına bağladı.
Sonra etrafa bakıp traktöre doğru koştu ve kabininden iki tane traktör anahtarı ve yağa bulanmış eski pijamasını getirdi. Bacağının iki tarafından anahtarları yerleştirip, üstünü pijama ile sardı. Komşusunun kemerini de çözüp üstünden bağladı. Sonra onu kucaklayarak römorka götürüp yatırdı. O sırada adamın vücudu ısındı, ancak kısa bir süre sonra birden üşümeye başladı.
Ağrıyı unutarak karısı ve çocuğunun halinden perişan oldu, ama çaresizliğinden dudaklarını ısırarak sessizce ağladı. Mardi kasap, römorkta titreyerek duran gelinine bir göz attı ve ardından kocasının kemersiz, sallanan ceketini çıkarıp onun omzuna örttü. Kadın hâlâ titriyordu, elindeki hareketsiz çocuğuna bakarak “Bebeğim, canım yavrum...”diyerek ağlıyor, çocuğunun donmuş ellerini avucuna alıp, huh-huh diye ısıtmaya çalışıyordu.
Kasap, çocuğu tekrar gelinin elinden aldı ve annesinin "hay-hay"lamalarına aldırmadan kabinine çıktı. Çocuğu biraz olsun sıcacık olan göğsüne aldı.
Traktörün gürültüsü tüm köyü sarstı. Kasap, evine kaç dakikada geldiğini bilmemekteydi. Bugün traktörü öyle hızlı sürmüştü ki römorkta birkaç koyun ve yine en önemlisi ise talihsiz bir çiftin olduğunu bile unuttu. Zihni, kucakladığı hissiz bebekteydi. Mardi kasap, traktörü kapı önünde durdurduğunda, kadın römorktan yere sıçradı.
Kasap, elinden çocuğu alıp evine girdi. Girdi ve iki adım atar atmaz tekrar geri çıktı. Tabiri caizse, bacağını alıp, kasabın evine doğru koştu. Mardi amcanın yaşlı bir annesi vardı. İhtıyar kadın, hırıltılı bir şekilde bekleyen kadının elinden baygın olan çocuğu alırken gözyaşlarını tutamadı.
- Hah, talihsiz! Evin yanmış! Ne oldu, soğuktan donmuş bu çocuk?
Kadın, çocuğun kıyafetlerini tek tek çıkarıp attı. Sonra, altına oturduğu deve yünü yorganı çıkarıp, yorganı kaldırarak sıcak sandal koydu. Sıcacık ellerini çocuğun yüzüne ve göğsüne bastırarak, kulaklarını tuttu...
- Soğuk! Çocuk nefes almıyor.
Ağzına sıcak çay damlatmaya çalıştı. Çocuk hiç tepki vermedi...
- Hah, canın çıksın!
İhtiyar o genç kadını azarladı.
- Evin yansın, senin!
- Anne? Canım anne...
Kadın, onun eteğine yapışıp ağlamaya başladı.
- Bir şey yap, canım anne...
İhtiyar kadın, bir şey yapmadan önce, çocuğa biraz dikkatlice baktı. Bir şeyler fısıldadı ve çocuğun çenesini bağladı... Bebek başında çırpınan kadının bu hareketinden sonra, her şeyi anladı...
- Anne!
- Gelin, ağır ol artık...
- Umidjo-on-n! çocuğuuum!
Kadın, soğuktan donmuş vücuduyla evladının yanına düştü:
- Im-mm...
O gün Umidcan'ı, erken çıktığı mekanına iki dünür ile birlikte Mardi kasap, mezara; yerine koydu.
Sonra, adamın çıkmış bacağını bir hekime gösterdi, bir koyun sadaka verdi. Baba, görmemiş gibi oldu; ancak anne ise kaderine boyun eğemeyerek yanıp bitti. Bir ay boyunca vilayet hastanesinde tedavi edildi. Bedeni iyileşti, ama ruhu hâlâ yaralı kaldı.
O, kendi babasına “Yemekleriniz başınızdan eksik olmasın!” diyerek beddua etti. “Siz çağırmasaydınız, evde oturuyor olurdum. Böyle olmazdı...” dedi.
Babası ise “Ben böyle olsun diye mi istedim, kızım?” dedi ve dudaklarını ısırarak, ses çıkaramadan, sessizce ağladı. Annesi de…
O zaman... Canı yanan anne, erken kaybolmuş yıldızını, yüzündeki gülümsemesini, kalbindeki hayat isteğini, gözlerindeki umudu alarak, varlığını titreterek, içini boşaltarak giden oğlunun adıyla kocasını çağırdı.
- Umidcan?
Baba, evet deyemeden evden bahçeye çıktı, uzak gökyüzüne ve sert yere baktı, ağlamamak için gözlerinden yaş gelmeden, dişlerini sıkarak sustu. Gözlerini kapatarak başını eğdi, boynunu iki eli arasına alarak oturdu. Uzun süre oturdu. Gece yarısı olduğunda, mutfak duvarına yaslanan motosikleti dışarı çıkarıp, nehri geçene kadar götürdü. (Motosikleti o gün Mardi kasap nehirden götürüp mutfak duvarına yaslamış ve o günden bügüne kadar binilmemişti.) Çamur yola çıktığında, motosikleti sürükleyerek koştu.
“Uğursuz!” diye bağırdı.
Ardından, motosikleti çamurdan nehire itti. Motosikletin üstünde birinin doğruca yürür gibi suya daldığını gördü. O sırada motosikletle birlikte babanın arzuları, kederleri de sanki boğulmuş gibi o nehirde akıp gitti...
Baba, biraz rahatlayarak eve döndü. İçeri girdiğinde, heykel gibi kaldı. Baksa ki Umid beşiği sallayarak ninni söylüyordu.
- Alla, oğlum, alp oğlanım, alla-yo, alla...
Baba, şarkı söyleyen eşine tek kelime bile etmeden, dert ve kederini içine atarak beşiğin örtüsünü kaldırdı. Kaldırdı ve bir kurbağa gibi kaldı.
- Umid?
Kadın, onun soru dolu bakışına cevap vermedi, kendini beşiğe sararak ninni söylemeye devam etti. Beşikteki oyuncaklar gıcırdadı
- Al, al... Al…
Başına bir şişle vurulmuş gibi beyni uğuldayarak kaybolan adam, beşiğin karşı tarafına koyulmuş yatağa yorgun bir şekilde uzandı.
- Ne oldu buna? Aman Tanrım...
...Kadın o günden sonra bir daha çocuk sahibi olamadı. Adam onu ünlü doktorlara götürdü, güçlü hekimlere başvurdu, fakat fayda etmedi. Onlar, gelinin soğuk almış olduğunu, ruhsal olarak da çökmüş olduğunu söylediler. Uzmanlar buna karşı tedbirler aldılar, ama kadın, kocasını her zaman ölmüş oğlunun adıyla çağırıp, beşiğine sarılıp ninni söylemeyi sürdürdü... Dokuz yıl boyunca zaman derya gibi aktı. Bu süre zarfında, onlar nehir kenarlarında asla yürümemişlerdi, kadın da ailesinin evine gitmeye niyetlenmemişti.
Eğer baba evine yola çıkmış olsa, nehrin sularından, bebeğinin yüzü görünüyor gibi bir şey olacak gibi hissediyordu. Onlar sabrı aileyi ayakta tutan temel olarak yaşadılar.
İnsanlar: “Henüz gençsiniz, her şey iyi olacak. Etekleriniz çocukla dolacak...” diyorlardı.
Bu tür zamanlarda, adam konunun fazla uzatılmasını istemeyerek, “Nasip olursa...” diye başını sallardı, karısı da bazen ona katılarak başını sallar, bazen de “Benim oğlum var... Şu an beşikte... Uyuyor...” derdi.
Baba bu tür zamanlarda dişlerini sıkarak, “Aman Tanrım, karım saçmalıyor mu?” der, ama her sabah ve her akşam karısının beşiğin başında ninni söylemesine engel olmazdı. Açıkçası, buna cesareti de yoktu. Kadın, sel gibi ninni söylerken sanki kalbi biraz rahatlamış gibi olur; bedenini, kalbinin acı veren köşelerini bir anlığına unutmuş gibi hissederdi. Kadın bundan keyif alır, gözlerini kapatarak beşiğe sarıldığı zaman, uzaklara uçuyormuş gibi hisseder, uzaklarda şarkı söyler, Umidcan ile gezintiye çıkıyormuş gibi düşünürdü... Bu yüzden adam, bu tür zamanlarda karısına engel olmazdı.
İşte bugün de, yine sessizce mutfağa yöneldi.
- E, Allah kahretsin!
Dün Mardi kasap tarafından verilen baş ve paçayı, karısı içeri sıcak diye mutfak yanındaki ağaç dalına asmıştı. “Olapar, buna sıçrayıp tasırdatmış gibi...” diye düşündü.
- Zavallı Mardi abi…
Nedenini bilmediği bir şekilde kasaba "Zavallı.” dedi.
- Allah hayır versin. Adil bir insan. İki-üç koyun kesse, bir baş-paçayı bize verir.
Olapar'ın baş ve paçayı alamadığından emin olduktan sonra, ağıl yönüne gitti. Ağzını açıp esnedi.
- Umid!
Karısını çağırdı.
- Gel, inekleri sağ. Bir kase sıcak süt içtikten sonra düğüne gideceğim.
- Kimin düğününe?
Kadın beşiğinden dönerek, kocasına soru dolu bir bakışla baktı.
- Qulqishloq'taki enfiye satıcısıTursun oğlu için sünnet düğünü yapıyormuş.
- Ha... Gidiyor musunuz?
- Gideceğiz.
- O adam, olgunlaşmamış karpuz gibi. Çok iyi bir sofra düzenler.
- Öyle mi?
Kadın düşündü.
- Tursun abinin annesi dört çocuğunu yere bırakıp sonra doğurdu, diyorlar. Yer, hiç doymazmış... İşte bu insanlar da çocuklarına düğün yapıyor...
- Umidjon?
Karısı beşiğinden kafasını kaldırarak dedi.
- Ne diyorsun?
- Biz ne zaman düğün yapacağız?
- Yapacağız, nasip olursa yapacağız...
- Büyük düğün mü yapacağız?
- Nasip olursa...
Baba, karısının sözlerinden sonra ağlamamak için kendini tutarak, başını geriye çevirdi ve ineklere yem vermek bahanesiyle dikkatini dağıttı.
- Aman Tanrım, yüzümü aydınlat...
... O gün baba, sünnet düğününden sarhoş bir şekilde döndü. Normalde böyle içki içmezdi; sadece düğünlerde... Bugün de öyle olmuştu: Herkes düğün çocuğunu, düğün çocuğuna ek olarak kendi çocuklarını övüyordu. O kişi ise her zamanki gibi önce ağzını bıçak açmadığı gıbı oturdu. Sonra biraz daha içki aldı. İşte durumun acı gerçeği bu!
Düğünden dönerken, karısı her zamanki gibi beşiğine sarılmıştı. Baba, vücudunu sarıp sarmalayan korkudan yandığı için öfkeden patladı. Aniden gidip, beşiğin bağlarını çözüp, karısının elinden acı içinde çekişmesine bile aldırmadan "çocuğu" beşikten çıkardı ve fırlattı. Kadına geriye kalan tek şey, Umidcan'ın doğum gününde getirilen oyuncak, avludaki küçük tarlaya düştü. Bunu fark eden Olapar, hemen koşarak geldi ve onun belinden ısırarak kaldırdı. Sonra onu sağa sola sarsmaya başladı. Ayaklarının arasına aldı.
- Neden böyle yapıyorsunuz?
Kadın ağlamaya başladı.
Baba, tek bir kelime etmeden başını acı içinde kuşağı ile sıkıca bağlayıp çorpoyaya yattı. Kadın, yataktan düşüp avluda bir sopa aradı; bulamayınca mutfak kapısındaki elma ağacının dalını kırarak Olapar'ın belinden vurdu. Olapar oyuncakları bırakıp "ang-ang" diyerek ağıl tarafına, yuvasına doğru kaçtı. Kadın yerdeki oyuncakları alıp bağrına bastı, okşadı, ancak aniden yıllardır beşiğe sarılıp ninni söylediği bu oyuncakla ilgili kalbinde bir nefret uyandı ve nedenini kendisi de anlamadan öfkeyle tarlaya fırlattı.
Sonra geri gelip yerine yattı ve başını yastığa sardı. Bir süre sessizce yattı. Onun uyuduğu, hatta nefes aldığı bile belli olmuyordu. Bir an, ansızın yerinden fırlayarak çorpoyadan kalktı ve mutfak yönüne doğru koştu. Birdenbire durdu, bulantıdan eğildi...
- Allah’ım! Gece yarısı...Ne bu?
Gürültü ve patırtıdan hızıyla yerinden fırlayan baba, ayakkabısını giydi ve dışarıdaki kapı ışığını yaktı. Etrafına baktı. Mutfak önünde yere çökerek bulantıdan eğilen karısını görüp bitkin bir şekilde duvara yaslandı. O sırada Olapar koşarak geldi ve kadının fırlattığı oyuncak bebeği onun ayaklarının altına koydu. Baba bir an Olapar’a, bir an da yerde yatan oyuncak bebeğe baktı. Sonra gidip karısının başını kaldırdı:
- Umid?
Kadın kocasına döndü, bir şeyler söylemek istedi; ama göğsü dolarak ağlamaya başladı.
Baba her şeyi anladı ve istemeden avucu ile eşinin sevinç gözyaşlarını sildi.
“Allah’a şükürler olsun!” diye geçirdi içinden. Sonra hızlıca arkasını döndü, çorpoyaya çıkıp, dağılmış olan beşik iplerini toplamak üzere harekete geçti. Ardından beşiğinin iki direğinden dikkatlice kaldırıp evin içine koydu.
Yazar hakkında:
Xoliyor Safarov, 21 Şubat 1983'te, Özbekistan'ın Kaşkadarya ili, Çirokçi ilçesinde doğmuştur. 2005 yılında Semerkand Devlet Üniversitesi'nin Filoloji Fakültesi'ni tamamlamış.
Bu zamana kadar yazarın "Ay Batmayan Geceler", "Kanatsız Kuşlar", "Namus ve Hayat", "Annemin Yalanları" gibi birkaç kitabı yayınlanmıştır.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
Editör: Deniz İmre


















