Advert

Kondumuzu Yıktılar

Yazan: Ahmet Suat Düzgün - KONDUMUZU YIKTILAR

ÖYKÜ - 13-08-2022 08:39 983 kez okundu.

Kondumuzu Yıktılar
Advert

KONDUMUZU YIKTILAR

Kurban Bayramı’ndan kalan derilerin yünleri kırpılmış, kazanlara atılmış kaynatılıyor. Altına odunlardan çıkan ateş kazanın en üstüne kadar ulaşıyor, kazan büsbütün kararırken, kazanda su iyice kaynarken elleri kınalı ablalar tahta tokaçlarla yünleri kazanın içinde ters düz edip çorba gibi karıştırıyorlardı.

Hemen kazandan birkaç metre uzakta yere serilmiş geniş yer bezinin üstünde daha önceden kaynamış, kurutulmuş yünler ince uzun sopalarla birkaç kadın tarafından çırpılıyor. 
“Herif, boyun devrilsin. Gel sen bah, oklavayı başında paralayacam”. Hem yün çırpıyor hem de kocasına vurur gibi yünleri çırpıyordu.
“Ne oldu ki kızdın yine abla?”
“Ne bilim öyle ahlıma geldi. Sebebi yoh. Bu kaçıncı gün, öyle kuvvetlendi ki kollarım. Bu gece bir yerlerde kullanmak lazım gelir.” dedi gülerek.
“Hahay, ilahi ablam. Alemsin vallahi. Enişteye yazık olacak.” 
“Yoh kız! Kıyamam ona ben. Öyle tahılıyom işte. “
“Biliyorum ablam.”
“Sabahleyin oğlanı biraz tartaklamış, ohula geç kalmış diye. Ondan biraz gızdım. O da onun iyiliğini ister sonuçta. Ohusun, adam olsun ister…”
“Sebep bu olsun!” dedi başını yünlere gömüp devam ettiler yün çırpmaya.

Yukarıda evimizin hemen üstünde kadınlar iki lafın değil onlarca lafın belini kırıyorlar. Bugün evimizin ve mahallemizin neşesi dağlara, taşlara kadar yükseliyor. Yatılı olduğu okuldan abim de gelmişti. Belli ediyor zaten geldiğini. Her yer Burhan Çaçan’ın şarkı, türküleriyle inliyor. Hafız Burhan’ın takipçisi muhteşem bir ses dedi, hepimize sevdirdi Burhan Çaçanı. 

Fırının önündeki dut ağacı dallarını iyice uzatmış sanki bizi kucaklayıp bağrına basacak. Bir şeyler der gibi yapraklarını sanki dünden beri iyice yeşile boyamış, öyle can alıcı öyle huzur verici yemyeşil ve sevecen. Yeşil yaprakları altına gizlenmiş beyaz dutlar bir kadın kulağından sarkan küpeler gibi harika…
“Suat, haydi gel top oynayacağız!” dedi Birol eliyle çağırarak.
“Olur, ekmek arası bir şeyler yapıp geliyorum. Karnım aç oğlum.” dedim. 
“Çabuk oğlum. Hadi sen gelene kadar biz eşleşiyoruz o zaman. Ona göre ha!”
“Tamam oğlum, geliyorum.”

Âdettendir, bizde hep gelirim derken gider insan. Direk gelmek için kullananını görmedim. Gelirim deyip gidenlerin haddi hesabı yoktur hayatımızda.
 Evin önünden içeri girip terekteki raftan yufka ekmeği kaptım. Arasına Erzurum’dan gelmiş deri peynirinden birazda zeytin koydum, dürdüm. Yuvarlayıp iyice elle tutulur hale getirdikten sonra dışarı çocukların yanına doğru çıktım. Fırıncılar evimizin karşısında fırının önüne çıkmış terli alınlarını silip bir cigara yakmış içiyorlar…

Birol karşısında Efendi ile adımlaşıyor, Birol’un adımı Efendinin ayağı üzerine düşüyordu. Birol eşleşmede ilk beni seçti, Efendi Savaşı. Birol Barış’ı seçti Efendi Sinan’ı. Birol Bülent’i Efendi Taylan’ı. Birol Levent’i Efendi Alper’i. Ve daha birkaç seçim…
 Küçük elime aldığım koca taşları kale direği yapmak üzere fırının yanındaki boş alana yerleştirdim. Aşağısı da onların kale olacaktı. İki taş arasını adımlayıp kaleyi aynı büyüklüğe getirdim. Bu arada ekmeğim bitmiş, yufka kırıntıları kalan elimi pantolonuma sildim. Maça başlamadan önce yazı tura atıldı. Efendinin takımı kazanmış olduğu maça başlama hakkını Savaş ile kullandı. Top, Savaş’ın ayağındayken ondan o topu almak hiç kolay iş değildi. O istemese olmayacak şeydi. Öyle güzel, öyle yetenekli, öyle kıvrak ve mavi gözlü akıllıydı.

Bizde pas verdiği çocuklara saldırıp ancak öyle bir şans bulabiliyorduk plastik topu tutmak için. Yazın sıcağı vücudumuzun ısısından ıslanmış üstümüz başımız oradan oraya koşturuyorduk.

Mahallemiz neşeli, kadınlar ellerindeki ipleri kondular arasına geriyorlardı. İplere yünleri asıyorlar güneşin onu hızla kurutmasını arzu ediyorlardı. Gelip geçen başını eğip kafasına birkaç damla yiyerek geçecekti ama yapacak da bir şey yoktu.
 Az ilerimizde Demirciler Sitesi’ne bakan yerde kahvehanede heyecan dışarı taşıyordu. Kahveden koca koca adamların gülüşleri dışarıya oyun oynadığımız alana kadar geliyordu. 

Kadınlar yün çırpıyor, çocuklar top oynuyor, büyükler kahvede kahkaha atıyor, küçük kız çocukları evcilik oynuyor plastik bebeklere annelik yapıyorlardı. Güzel bir günün kötü biteceğine kimse ihtimal veremezdi. 

Bir gün öncesinde kondumuzun kömürlüğü üstüne küçük bir kat çıkmıştık. Çünkü iki odalı evimizin içine beş kardeş zar zor sığıyorduk. Annem yemek yapamıyor bizi banyo ettirecek yer bulamıyordu. Bazen salonun ortasında leğen içinde yıkıyordu. Konu komşu toplanmış hızla hem mutfağı hem de tuvaleti, banyosu olan bir kat çıkmıştık. Artık normal insanlar gibi annem de tüpünü evin salonuna değil yeni yapılan kömürlük üstündeki mutfağa koyacaktı.

Orada bize nefis yemekler yapacak sonra küçük bölmede teneke sobada kaynayan suyla bizi yıkayacaktı. O zaman ne bit olurdu ne de sirke. Yer yer kafamıza elinde tuttuğu tasla vurup kendince keyiflenecekti. Her şey istediğimiz gibi olmuştu. Ne zaman çok gülsek ne zaman bir şeyden aşırı mutlu olsak ardından kötü bir şeyler yaşamaya alışıktık…

Hasan bakkalın köşeden görmekten mutluluk duymadığımız devlete ait bir araç arkasında ekskavatör ile bizim eve doğru maç yaptığımız alanın ortasından geçerek ilerliyorlardı. Birileri bizi şikâyet etmiş olmalıydı. Yoksa burada bizim yaşadığımızı bile bilmeyen bizi umursamayan bir yönetim vardı. Seçimden seçime hatırlanan bir kesimdik. O gün de bir şey vermezlerdi ya neyse… Öyle olmalıydı. Bizi biri şikâyet etmiş olmalıydı. 
 Annemin gözlerini top oynadığım alandan görebiliyordum. Leçeğini çıkarıp derledi, topladı, tekrar başına örttü. Araçların önüne atılırken görevlilerden bizim eve doğru ilerleyen adamla yüz yüze geldi. Annemin etrafı kadınlar ve kahvehaneden gelen adamlarla doldu. Çaresizliğin bir resmi olsa herhâlde bundan güzeli çizilemezdi. Elinde telsiz emir veren bir zabıta müdürü, onun önünde dimdik duran annem, memurların etrafını sarmış delikanlı ağabeyler, çalı süpürgesiyle bekleyen kadınlar, sonunda devlete teslim bir umut affeder bakışlı insanlar… 

 Maç yaptığımız yerde tahta üzerine çivilerle çakılmış oyun tahtası üzerindeki çiviler gibi kalakaldık. Sanki nefes bile almıyor gibi öyle olan biteni buradan hüzünlü gözlerle izliyorduk.  Annem adama:
“Kurbanınız olayım, ne olur dokunmayın evimize. Yıkmayın başımıza evimizin direklerini. Ne istedik sanki bu zaman kadar bu devletten. Bunu da çok görmeyin. Ne olur, ne olur görmeyin. Gömmeyin bizi diri diri. Ne olur! Ne olur.” dedi. 
“Ablacığım işimizi zorlaştırma.”
“Ne zorlaştırması kardeşim. Kadın villa mı yaptı? Küçük bir kat. Kat demek bile ayıptır. İnsan değilmişsiniz? Göt kadar yerde beş çocuk büyütüyor Hangül ablamız. Çeki gidin kardeşim!” dedi. Dul ve muhtaç dedi. Yüreği güzel genç ağabeylerden biri.

Görevlilerin sayısı birden çoğalmaya başladı. Ekskavatörün kepçesi evimize doğru ilerledi. Yeni evden yere yapışan kerpiçler, kerpiçler üzerine atılmış kalaslar… kiremitler için annem kaç evin merdivenlerini yıkamış, kaç ailenin çöplüğünü dökmüştü, kaç öğle yemeğini yemeden geçiştirmiş, dişinden tırnağından artırdıklarıyla bizim rızkımızdan kesmeden nelerden vazgeçmişti. Kaç defa rüyasında bir mutfak, bir banyo, bir oda görmüştü. Kaç defa kendini mutfakta bize yemek yaparken görmüş, kaç defa kafamıza plastik taslarla vura vura çimdirmiş gülüşlerimiz eşliğinde uyanmıştı. Kimse bilmiyor o bu küçük yapıya çok umut bağlamış, çok defa rüyalarını kapı komşumuz Zinnet teyzeye anlatmış ve kaç defa mutlu olacağını ondan dinlemişti. Mutlu olacaktı ya mutlu! Hakkıydı ama kime göre hakkı. Kocasını kaybetmiş beş çocuklu, sırtında büyük yük olan bu kadına mutluluk yakışmaz mıydı? Yakışırdı bize göre. 

Annemi kollarına girmiş Güzel yenge ve Zinnet teyze dut ağacının oraya çektiler. Sürüklediler desek daha doğru olur. Onu oradan almak hiç kolay olmadı. Dut ağacımızın dili yoktu ama ne çok şeyimize şahit oldu. Ne çok budakları arasından çam sakızı akıttı ağlar gibi. Biz biliriz. Annemin ağzından kelimeler dökülüyor gökyüzü yırtılıyordu. Ama kimse bu feryadı duymuyordu. Bundan sonra buna alışmamız mı gerekiyordu? İnsanoğlu ne kadar acımasız diye bakıyordum olduğum yerden titreye titreye…

Mahallemiz ancak bir düğün olduğunda bu kadar kalabalık olurdu. Şimdi bu kalabalık öyle büyük bir kalabalıktı. Kepçenin üstüne çıkmış ağabeylerimiz operatöre ne yapacağını söylüyorlardı. Az hasar vermesi için taktik, telkinler veriyorlardı.

Annem komşulardan kurtardığı elleri ile saçlarını yolarken içim koptu. Zinnet teyzeden yediği tokatla bayıldı. O sırada kepçe gecekondumuzun dibine girdi. Bir gün önceki yapılanların üzerine o ağır, insan eli gibi demir yığını indirdi. Kiremitler tuzla buz oldu. Altındaki kalaslar kaburgam gibi acıttı canımı. Çatırdadılar, çatırdadılar, kırıldılar. Onunla bizde yıkıldık zaten. Duvarda devrildi. Hayaller, rüyalar bir anda yerle bir oldu. Benim gözlerimden yaşlar akarken vücudum tir tir titriyordu. Sonra resim oynatır gibi arkadaşlarım yanıma yaklaştılar. Elimizden topumuz düştü. Kimse peşine koşmadı ama kimse…

Annemin yüzüne çarpılan su ile gözlerinin önüne düşen sırma saçları görüşünü kapatıyordu. Elleri ile her teli paha biçilmez saçlarını araladı. Gözleriyle etrafını süzdü. Ne bir araç ne bir adam kalmıştı. Devlet görevini yapmıştı. Yıkmış gitmişti. Çinçin’de devletin yokluğu varlığından daha kıymetliydi maalesef. Islanmış eteğini toparladı. Dizleri üzerine kalktı. Yüzündeki ıslaklık sudan mı yoksa gözyaşlarından mı? Anlaşılamıyordu. Doğruldu. Yıkılmış duvarın dibine gitti yanındaki kadınlarla. Sağlam olan kiremitleri ayırdı. Kiremitleri aynı bir yap boz gibi birbirine tutuyor kullanılabilir mi diye hıçkıra hıçkıra ağlayarak kontrol ediyordu…

Mahalleli bu manzara karşısında dumur olmuştu. Bu kadar kalabalık ve koca koca adamlar varken elleri kolları sıvadılar. Biz de çocuklarla yardıma koştuk elbette. 

Aynı gün akşamına yıkılan evimizin daha güzelini yaptık. Kadın, erkek, çoluk çocuk hep birlikte kir pas içinde de olsa evimizi yaptık. Zinnet teyzenin dediği gibi mutlu olmuştu annem. 

Akşam bitmiş eve renkli entarisini toparlayıp dut ağacının dibine bizi de yanına alarak geçti. Oradan uzun uzun baktık. Ne kimsenin villası ne kimsenin havuzlu evleri bunun yanında daha değerli değildi. Bizimdi. Bizim kirli ellerimizin eseriydi ve paha biçilmezdi. Rahmetli babamın emanetiydi. Oradan baktı, baktı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Kirpikleri elmacık kemiklerine değecekti neredeyse, ağzından ‘güzel olmuş’ lafı çıktı. 

İşte o hengamede ve evimizi yıktıklarında, kargaşada bütün hayatım boyunca unutamayacağım gördüğüm en güzel şey annemin başarmış olmanın verdiği güzel yüzüydü. Çok fazla harika yok dünyada kendinizi aldatmayın. Bir harika varsa eğer o da yüzünü güldürebildiğimiz annelerimizdir.

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Ağaçların Dili / İsmet Hayri

Ağaçların Dili / İsmet Hayri

06-08-2026 - ÖYKÜ

Bak Bir Varmış Bir Yokmuş Cahide Sonku / Ümit Şevki Somyürek

Bak Bir Varmış Bir Yokmuş Cahide Sonku / Ümit Şevki Somyürek

03-08-2026 - ÖYKÜ