Advert

Dudu Anne

Yazan: Seher Tanıdık - DUDU ANNE - Truva Edebiyat Dergisi 5. Öykü Yarışmasına katılan öykü

ÖYKÜ - 21-08-2022 01:21 1728 kez okundu.

Dudu Anne
Advert

DUDU ANNE

​​​​​​“Biz taşındık,” demişti telefonda. “Yeni evimiz daha büyük, iki tane odası var.” Gül bahçesine düşmüş bir bülbül şakıyordu sesinde. Tek odalı evlerinden sonra bu iki odalı ev saray gibi gelmiş olmalıydı. “Tamam Büşra, sen bana tarif et yeni evinizi,” dedim ve bülbülün ötüşünü dinlemeye devam ettim.

Üç yıl öncesine kadar tek başıma yaşamanın keyfini sürüyordum. Bir akşam telefon geldi ve o gün dünyam değişiverdi. 

Küçücüktü evleri. Hemen hiç eşyası olmayan küçük bir ev nasıl dağınık olabilir, aklım almazdı. Koltuk niyetine oturdukları minderlerin her biri başka renkte olduğu için gözü yoruyordu. Yerde halı niyetine üst üste atılmış irili ufaklı örtüler vardı.

Çoğu yerde betonun soğuk gri rengi gözüme batarken, çıkarılıp atılmış her boydan çocuk kıyafeti kalan boşlukları tamamlıyordu. Yıkama niyetine girsem, üç beş makine çamaşır çıkardı bu evden. Bir gün dayanamadım. “Şu kıyafetler yıkanacak galiba,” deyiverdim.
“Abla onlar yıkandı zaten. Kurusun diye orada duruyorlar. Kuruyanı alıp giyiyoruz biz,” demez mi? Evde giysi koyacak dolapları olmadığını o gün anlamıştım.

Ya evin kokusu… Aman Allah’ım! Her gidişimde “Buyur bir çay katalım,” ya da “Yemek yiyoruz, sen de otur,” demelerine rağmen, her seferinde ‘Başka zamana inşallah’ deyip kaçmama sebep olan o kesif koku. Evde hayvan beslendiğine dair başkaca bir alamet yoktu ama burun burkan kokuya bakarak; o odada, minderlerin altında gizli birkaç koyun olduğuna yemin edebilirdim. Zamanla ya benim götürdüğüm sabunlar, deterjanlar işe yaradı ya da ben alıştım o evdeki ağır kokuya. 

Bugün iki ayağım bir pabuçtaydı aslında ama Anne ısrarla çağırmıştı beni. Evet Anne... Aramızda sözsüz bir anlaşma vardı. Evdeki bütün çocuklar bana ‘Anne’ diyorlardı en başından beri. “Anne tüpümüz bitti. Anne süt. Anne yumurta…” Ben de onların annelerine Dudu Anne derdim. Git gide iki anneli, sekiz çocuklu tuhaf bir aile olmuştuk.
Yıllardır hayatlarındaydım bu çocukların, anneleri gibiydim. Sık sık uğrayıp alışverişlerini yapardım.

Bu, işin para gerektiren ama kolay kısmıydı. Anneleri her zaman hasta olan bu çocuk sürüsünün ne zaman başı sıkışsa, evde çetrefilli işleri halledecek yetişkin bir erkek olmadığı için beni ararlardı. Buzdolabı bozulur, çamaşır makinesi bozulur; telefonum çalar: “Anne!” 

İşin tuhafı ben de bu sorunları bir şekilde çözmeyi ya da çözecek birilerini bulmayı öğrenmiştim zamanla. Kendi evimde olsa kapıcıyı ya da yöneticiyi arayacağım dertlerle bile ben uğraşıyordum. Sobalı evde hiç yaşamadığım hâlde onlara soba bulmuştum mesela. Bir akşam evde kocaman bir fare var diye çığlık çığlığa aramışlardı beni. Gece vakti aktardan fare zehiri bulup şehrin öbür ucuna götürmüştüm. 

Yeni evlerini ararken küçük arabamın bile zor girdiği sokaklardan geçtim. Arabayı park edecek bir yer bulup yürüyerek devam ettim. Zili olmayan demir kapıya elimin tersiyle defalarca vurdum. İçeriden gelen ayak seslerinden sonra kapıyı Büşra açtı. Sevinçle gülümseyerek “Hoş geldin,” dedi. Sonra karanlıkların içinden Kübra yalpalayarak koşturdu yanıma kadar. Ayağımın altında gezinip “Bana çikolata?” diye soran bu kara kafalı çocuğu görünce, onu ilk gördüğüm geceyi hatırladım.  

Kübra bir aylık bile değildi daha. Beyaz kundaktan görünen ufacık, kel kafası vardı. Yukarıdan sallanan çıplak bir ampul aydınlatıyordu odayı. Bizde olsa romantik bir hava katmış diyeceğimiz bu zayıf ışık, evin sefaletini göstermeye yarıyordu ancak. Kenarlara dizili minderlerin üzerinde bile değil; yerde, alaca renkli yaygıların üzerine yatırılmış bebek, ilk görüşte içimi acıttı. 

“Karnı aç…” dedi ince bir ses. “Ağlamaktan yoruldu, uyuyakaldı,” diye devam etti annesi olacak yaştaki kadın. Etrafında toplaşanlar da onun çocuklarıydı belli ki. O kadar sakin konuşuyordu ki, çok öfkelenmiştim kadına. Benim bebeğim açlıktan ağlasa, dünyayı birbirine katardım.

“Kucağıma alsam,” derken kadına baktım. Yere bağdaş kurmuş oturan, başındaki yemeninin uçlarını ağzında geveleyen kadın kafasını salladı. Bebeğe döndüm. Bir ziyafet sofrasına oturur gibi ağzına gözüne konup kalkan sinekleri görünce midem bulandı. Fakirliği, yokluğu anlayabilirdim ama ufacık bebeğin çaresizce yerde yattığını görünce tüm sinirim boşaldı. Ahırdaki inek olsa kuyruğunu sallar sinekleri kovalardı ama bu bebek... Ne annesinin, ne ablalarının umurunda değildi. Çok sonra anladım ki, onlar için normaldi bu sahne. Sinekler bu evde insanlarla birlikte yaşıyorlardı.

Bebeğe yaklaşıp incitmeye korkarak kucağıma aldım. Bu zavallı evdeki tek güzel şey olan bu miniğin kokusu, ellerimden önce ruhuma bulaştı. Bebekler dünyayı aydınlatan, yaşanır kılan küçük büyücülermiş meğer. O gün anladım.

Yeni taşındıkları ev iki odalı diye sevinmişti Büşra ama beni soktukları odaya bakılırsa, bütün aile hâlâ bu tek göz odada yaşıyordu. Çocukların hepsi birden sırıtarak suratıma bakıyor, kimse bir şey demiyordu. “Anne nerede?” diye sorduğumda Büşra aldı beni, yandaki odaya götürdü. Evde daracık bir hol ile birleşen küçük bir oda daha varmış gerçekten.

Evdeki bu ikinci oda sıhhiye çadırına benziyordu. Perdesiz pencerenin üst köşelerindeki çivilere boydan boya çarşaflar gerilmişti. Hastanın başucunda buruşuk bir bez parçası, bir bardak, bir de leğen duruyordu. Leğeni görünce odadaki kokunun sebebini anladım, gidip pencereyi açtım. 

Pencerenin altındaki sehpayı saymazsak, odadaki tek eşya dar uzun bir şilteydi. Bu şilte de hasta yatağı olmuştu. Yıllardır her gördüğümde biraz daha zayıflayan Dudu Anne, sivri kemiklerinin üstü ince bir deriyle kaplanmış bir iskelete benziyordu artık. Yatağında kıpırtısız yatan bu iskeleti görmemek için olsa gerek, bu sıcakta bile üstünü ince bir çarşafla örtmüşlerdi.  

Dudu Annenin yaşını hiç sormamıştım. Son çocuğunu doğuralı üç sene olduğuna göre kırk beşten fazla değildi. Yüzünün derisi, yıllarca güneşin altında bekletilerek özenle kavrulmuştu sanki. Dokunsam tahta gibi, hatta ham odun gibi sert ve pürüzlü gelirdi elime. Yıllar yüzüne derin çizgiler açarken, iyi bir şey yapmışçasına bonkör davranmıştı. 

Daha önce de fark etmiştim Dudu Annenin hasta olduğunu. “Seni doktora götüreyim,” dediğimde itiraz ederdi. “Hasta değilim ben,” derdi. Çok ısrar ettiğim bir seferinde “Kaçak göçek yaşıyoruz biz. Doktor bizim neyimize,” dediği zaman üstelemeyi bırakmıştım.

Nefes alamıyor, her kelimesinde biraz daha boğuluyordu artık. Bir el hareketi ile başına üşüşen bütün çocukları dışarıya kovaladı. “Seninle yalnız konuşmamız lazım,” dedi yavaşça. Yüzünde yorgunluktan başka bir şey vardı bu sefer. Bütün çocuklar odadan çıkınca küçük oda sessiz kaldı. Dudu Annenin yanına, yattığı şiltenin başucuna yakın bir yere oturdum.

“Kübra,” dedi usulca. “Onu ben doğurdum ama senin kızındır, bilirsin. Yeni göçmüştük buraya, yok zamanlarımızdı. Senin bizi bulduğun o gün hiç durmadan ağladıydı garibim. Komşular geldiler. “Üzüntüden sütün kesilmiş,” dediler. “Mama,” dediler. “Süt,” dediler.

Ama hiçbiri “Al bu süt, bu da para,” demedi. Yoksul mahallede komşular da yoksul olur diye avuttum kendimi. O akşam nasıl oldu hâlâ bilmem, sen yetiştin Hızır gibi. Bir aylık bebeliğinden bu yana mamalar, sütler taşıyarak sen doyurdun, sen büyüttün o kızı. Ben daha büyüklerin eline verecek ekmek bulamazken, sen olmasaydın bu sabiyi ne yapardım? O gece acından ölürdü zahir,” dedi.

Durdu, yutkundu, nefeslendi, devam etti:
“Sonra biri yetmedi hepsini yedirdin, giydirdin. Şimdi emanetleri sahibine teslim etme zamanıdır. Benim canımı, senin çocuklarını...”

Zaten zor duruyordum. “Olur mu hiç öyle şey?” diye lafa daldım. Ben konuşunca yüzü buruştu, sustum. Canının son gayretiyle elini yukarıya kaldırdı: “Dinle beni Şeyda kardaşım. Zaten pek az kelimem kaldı,” dedi. Her kelimede yüzü biraz daha beyazlıyordu. 

“Şimdiii…” dedi yine sakin sakin. “Ben gidince gel burada kal desem, olmaz. Bugünden tezi yok Kübra’yı alıp götüresin.” Ben daha ağzımı açamadan, Dudu Annenin çatılmış kaşları dikildi karşıma. Önümdeki beton zemine mıhladım bakışlarımı.
“Bebe bakmak zordur bilirim. Onun için de ablalarından hangisini dilersen yanında götür. Bana sorarsan Büşra'yı al. Benden çok o bakmıştır küçük kardaşına. Uysaldır, sözünü dinler. Sen yokken evini de çekip çevirir. İkisi bir arada olursa yalnızlık çekmezler.”

Ağlayacaktım neredeyse ama o benden daha güçlü görünüyordu: “Kalanlar iyi kötü büyüdüler. Abileri var zati, başlarının çaresine bakarlar. Bir tek bu en küçüğüm göynüme dert olduydu, onu da sana verdim; şimdi içim rahattır.” 

Dudu Annenin veda konuşmasıydı bu. Ölmek üzere olduğunu sezen kediler gibi tenhaya çekilirken en küçük çocuğunu bana miras bırakıyordu. Ayak bağı olur diye evde köpek beslemeyen ben, iki çocukla mı çıkacaktım bu evden? Yok daha neler? 

Gözlerim Dudu Annenin gözlerine çivilendi. “He mi?” dediğinde nutkum tutuldu. “He!” deyiverdim. O zaman kasılmış yüzü azıcık gevşedi. Bir nefesçik sevindi.

“Sen kızlarını al da git artık Şeyma kardaş,” dedi bana. “Bir daha da gelme sakın. Diğerleri sana ümit bağlarlarsa kendi ayakları üzerinde duramazlar. Kedi enceği değil onlar, büyüdüler artık. Hem...” dedi ve durakladı. Söyleyeceği için güç toplar gibi dinlendi. Başını biraz dikleştirip: “Belediye gömer beni nasıl olsa. Çok çektin kahrımızı. Bir de ona masraf etmeyesin.”

Yüzü ifadesizdi artık. Acı, yorgunluk ve çaresizlikten eser yoktu. Ölmek üzere olan birinin son arzusunu yerine getirmekten çok, bir emre uyar gibi ayağa kalktım. Kapının ardından sesler geliyordu. Dışarıda her boydan sekiz tane çocuk vardı, kapıyı açınca birkaç adım geriye çekildiler. Küçük Kübra'yı aradı gözüm. Her zamanki gibi Büşra ablasının etekliğine asılmış, merakla bana bakıyordu. 

Her birinin gözlerine tek tek bakıp gülümsedim. Diğerleri ile vedalaşmam gerekiyordu ama yapamazdım. Dayanamayıp birkaç hafta sonra geleceğimi biliyordum ama Dudu Annenin dediğini dinlemeliydim şimdilik. On dört yaşındaki abilerini yanıma çağırdım ve cüzdanımdaki tüm parayı avucuna sıkıştırdım.
“Kardeşlerin sana emanet Mustafa. Bu evin babası sensin artık,” dedim. Gururla öne çıkardı ufacık göğsünü ve “Öyleydim zaten,” dedi. 

Gülümsemeye çalışarak “Hepinizi çok seviyorum, hoşça kalın,” dedim ve arkamda her boydan altı kedi yavrusu bırakarak dışarı çıktım.

 

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Koltuk Şeklindeki İnsanlar / Şadan Köse

Koltuk Şeklindeki İnsanlar / Şadan Köse

30-05-2026 - ÖYKÜ

Aman Kedi Girmesin / Nevin Aktekin Gülfırat 

Aman Kedi Girmesin / Nevin Aktekin Gülfırat 

23-05-2026 - ÖYKÜ