Advert

Duamatik

Yazan: Ümmügülsüm Hasyıldırım - DUAMATİK

ANI - 22-08-2022 21:59 1893 kez okundu.

Duamatik
Advert

DUAMATİK

Bizim zannıyla yaşanan bu hayatın, bir sahibi olduğuna, birebir şahitlik etmenin, uyananlardan olmaya vesile olmasını diledi acizane. 

Gözlerinin önünde cereyan eden ibretlik bir olayın tanığıydılar.

Acı acı çalan telefonları yine o açmıştı her zaman ki gibi. Eşine cevap veremeden, elindeki telefonla koşturmaya başladı. Bir taraftan elindeki kıyafetleri giymeye çalışıyor, bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyor, diğer yandan da eşine ‘hadi!' diye bağırıyordu. Yorgun olduğu için o gün erken uyumuştu. Uykudan uyanan eşi, anlam veremedi onun telaşına. Belli ki ciddi bir durum vardı. Hemen kalkıp giyinmeye çalışırken tekrar sordu ‘ne oluyor?' diye. ‘Türker Hoca bayılmış, kendinde değilmiş. Ambulans çağırmışlar. Acil gelin dedi oğlan’ derken, çoktan elindeki yazmasıyla kapıya koşmuştu.

Kardeşten öteydiler. Birbirlerini ‘bizimkiler’ diye çağırırlardı. Birçok ilkleri Türker Hoca’yla yaşamışlardı. İlklerin mimarı, kardeşliğin simgesiydi onlar. İlk otel deneyimi, ilk kamp, ilk Türkiye gezisi, ilk deniz turu, ilk aile içi oyunlar oynamayı birlikte yapmışlardı. Hasılı umre planları bile ilkleri arasındaydı. Gecenin bir vakti arayıp ‘ abi hazırlanın, kar şerbeti yemeye gidiyoruz’ der, onlarda hiç itiraz etmeden çıkarlardı. Yine bir gün aramış ‘abi umreye gidiyoruz’ demiş, Ali Bey’de ‘hayırlı olsun’ deyince ‘abi, birlikte gidiyoruz’ diyerek o mübarek beldelere davetkâr olmuştu. O kadar çok paylaşımları vardı ki etle tırnak gibi olmuşlardı.

Canlarından çok sevdikleri kardeşlerinin rahatsızlığı onları çok korkutmuştu. Karı koca ne olduğunu bile anlayamadan, ellerinde kıyafetleriyle koşuyorlardı arabaya. Zamanı yakalamak istercesine hızla sürdüler arabayı sevdiklerine doğru. İbre yüz ellilere dayanmıştı ama gitmiyor gibiydi. Şaka olmasını istediler. Yine her zamanki gibi çay içmeye çağıyor olmaları için yol boyunca öyle çok dua ettiler ki.  ‘Allah’ım sen emanetine sahip çık, evlatlarına, bizlere bağışla’ dediler gözyaşlarıyla.

Meydanı dönüp, ziraat bankasından aşağıya sallanınca, mavi kırmızı ışığı yanan ambulansı gördüler. Yürekleri ağızlarına geldi. İnanmak istemedikleriyle yüzleşmek çok zordu. Evin önüne vardıklarında, Türker Hoca’nın ambulansa alınmış olmasına rağmen hala bekletiliyor olması sinirlerini iyice germişti. Bir türlü hareket etmeyen ambulans yetkililerine, kendi arabalarıyla götürmek istediklerini söyleseler de vermediler. En uygun hastaneyi bulmaya çalışıyorlarmış. Saniyelerin dahi hayati önem taşıdığı o anları, neden bekleyerek geçirdiklerini anlamak mümkün değildi. Oysa saniyelerle yarış, çoktan başlamıştı.

Uzuz uzun yapılan telefon görüşmeleriyle geçen dakikalar senelere bedeldi. Gözyaşlarına boğulan Sultan, dudakları tir tir titreyen, ağlamaktan gözleri şişen Mustafa, ambulansı yumruklayarak ‘indirin, biz kendimiz götürürüz. Ambulansta öldüreceksiniz’ diye bağıran babası Ferhat Bey, oradakilere destek olmak ve sükûneti sağlayabilmek için koşturup gelen ama pek de beceremeyen Ali Bey ve eşi, çaresizliği yudum yudum içiyorlardı.

Doktorluğun verdiği bir metanet mi, eş olmanın dayanma gücü mü yoksa şoka girdiğinden mi bilinmez, iç dünyasıyla büyük bir savaş yaşarken, bilinçli davranıp, en iyi şekilde, en hasarsız eldeki olanakları değerlendirmeye çalışan Sermin, titreyen çenesine, buz gibi olmuş ellerine aldırmadan, olaylara hakim olmaya çalışıyordu. Öyle kolay olmayan o duruşuna hayran kaldılar Ali Bey ve eşi Gülsüm Hanım.

Nihayet hastane ayarlanıp yola çıkılmıştı. Bitmeyecekmiş gibi gelen yolların nihayetinde, acildeki o duyarsızlık hepsinin kopma noktasıydı. Hem dakikalarca güya en doğru yere götürmek için beklenmiş, hem de en yanlış yere getirilmişti hasta. Ne MR cihazı çalışıyordu ne de doktor vardı hastanede. Kim kime, tun tunaydı açıkçası. Türker Hoca acilin bir köşesine öylece atılmış bekliyordu. Bilinci kapalıydı. Herkesin elinde telefon, tanıdığı doktorlara ulaşmaya çalışıyor, herkesten medet umuyorlardı. Yaradan’dan başka medet umulacak varmış gibi. Diller ve yürekler duada, eller telefonda çözüm ararken, kendinde olmayan Türker Hoca’nın ‘Sermin’in şekerine bakın’ tümcesi dudaklarında tutuklu kaldı. Bilinci kapalı olmasına rağmen hep aynı sözü sayıklaması, oradakilerin gözyaşlarının bendini yıkmıştı.

Çaresizliğin doruğa çıktığı o anlar, her birinin yüreğini patlamaya hazır bombaya dönüştürmüştü. Saatler sonra nihayet bir karara varılmış, nakil işlemleri başlamıştı. Yakalayamadıkları zamanın selinde, bitmeyen yollara yeniden revan olmuşlardı.

İkinci durak devlet hastanesinin acili idi. MR için gönderilen hastanedeki evrak eksikliği traji komik bir durumdu. Saniyelerin önemli olduğu o anlarda, görevlilerin on metre yan tarafta olan MR servisine saniyeler içerisinde geçirebilecekken, binanın içinden dakikalarca dolaştırarak götürülmesi de manidardı doğrusu. MR servisine nihayet ulaşmışken bir türlü çekime alınamıyordu. Diğer hastaneden sevki yapan biçare doktor, evrakları eksik yapmıştı. Bekleme çilesi bitmek bilmezken, gönül sofrasında sabır kısır kalmıştı.

Reprezant yani ilaç mümessili olan Mehmet Bey, hastane içerisinde oda oda doktor arıyordu. Ali bey, eşi ve Sermin giriş yaptırabilmek için her yolu deniyorlar ancak hiçbir sonuca ulaşamıyorlardı. Sermin. Hüznün ve acziyetin ete kemiğe bürünmüş halini yansıtıyordu gözlerinin önünde. Zaman durmuş, sabır tükenmiş, artık patlama noktasına gelmişlerdi. Gülsüm Hanım kardeşinin çırpınışlarına çare olamamanın ızdırabını içiyordu kana kana. Sermin’in çenesindeki her gözeneğin çukurlaşıp, gözlerinden ateş fışkırarak, ellerinin kontrolünü kaybetmiş bir vaziyette, yumruğunun bomba olup kayıt masasına düşüşünü, anlatmaya sözcükler aciz kalırdı. Duygularını, sevgisini, öfkesini, korkusunu metanet çemberine sarıp; kontrol edebilmek..  Cümleyi tamamlayacak kelimeler öksüz, biçare, eksik, neticesiz.

Saatler sonra MR çekilmiş, acilde müdahale başlamıştı. Lakin hasta yakınlarımı sabırsız, personel mi duyarsız anlamak mümkün değildi. Personel alışkın oldukları bu durum karşısındaki rahatlığı, kaygısızlığı akıl alır gibi değildi. Hasta yaşamış, ölmüş umurlarında değil gibiydi. Akabinde yorgunluktan ve uykusuzluktan bitap düşmüş, konuşmaktan aciz, hayattan bıkmış bir doktorun; durumu izaha gerek görmeyecek kadar duyarsız bir şekilde ‘hastayı üniversiteye götürün. Ben alsam bile servise alırım. Oysa hastaya acil müdahale edilmesi gerek. Burada yapılacak pek bir şey yok. Hastanız çok genç. Burada çok zor’ deyip, insiyatifi yakınına bırakıp dönmesi şimşek çakması gibiydi..

Hem acil müdahale, hem götürün. Bu ne çelişkili ifade. Bu ne alışılmışlık. Bu ne kayıtsızlık. Doktora verilecek tepkili ifade, yeni bir serüven demekti. Hemen alttan almaya çalıştılar. ‘Siz en iyisini bilirsiniz. Biz size güveniyoruz’ diyerek yumuşatmaya çalışarak servise alınıp ilk müdahaleye başlanmasını sağladılar. Lakin sabaha kadar ancak kalabilecekler, sonra gönderileceklerdi. Buna da şükür. En azından ilk müdahale yapılacaktı.

Adeta engeller pusuya yatmış gibiydi. Sabırları mı sınanıyordu ne. Sabahın ilk saatlerinde maraton tekrar başlamıştı. Bu kez yolculuk Ege hastanesineydi. Ancak buradaki misafirlikte birkaç saat sürecekti. İmtihan üstüne imtihan yaşıyorlardı. Ege hastanesine varılıp giriş işlemleri başladığında, yine evrakların eksik olduğunu fark ettiler. Taburcu hastanız diyerek çıkarılan hastanın, henüz taburcu edilmediğini anlayınca tekrar git geller başlar. Giriş yapılamayınca doğal olarak tedavide başlayamamışlardı. Traji komik bir durumdu.

Ege’de de çabalar sonuçsuz kalınca, üniversiteye doğru yola çıkılır. Son durak üniversiteyle bir gecede dördüncü hastaneye nihayet yerleştirilebilir. Sayılı nefesin bitmeyişliğine şükürler olsun ki bunca ihmale ve engele rağmen, sabit bir hastanede tedavi başlar. Sermin, bizimkiler ve doktorlar pervanedir artık etrafında. Bölümünün en iyi hocasını aratıp buldurmuştu Mevla. Bunca koşturmaca, engel zannettiğimiz olaylar meğer en doğru sebebi bulmak için Hakk’ın yönlendirmesiymiş. Arada yaşanan sıkıntılar, sabrın ve teslimiyetin derecesiymiş. Elinden geleni yaptıktan sonra tevekkül libasını giyebilme becerisiymiş.

Bütün bunların yanında bu kadar seviliyor olmak, bu kadar çok dua almak, bu kadar çok aranır olmak lütuf olsa gerek. Yaradılanı Yaradan adına sevmesinin meyveleri olmalı. Herkes ne yapabilecekse seferber olur. Dolar taşar sevenleriyle hastane. Duyan, tanıyan tanımayan, yurt içi, yurt dışı okunan hatimlerin, duaların haddi hesabı olmaz.

Hatta Kâbe’de şahsa münhasır dualarla hatimler indirilir. Bildik bilmedik herkes duaya iştirak eder. Bu ne güzel sevgi, bu ne güzel vefa örneği. İstikametin doğruluğu, Allah rızası doğrultusunda olmanın mükâfatı olmalıydı bu sevgi. O kadar güzel dualara muktedir olmak, şaşırtır doktorları. Hatta bölüm hocası yanına gelip Türker Hoca’ya “İyileşmeniz mucize. Dramatik bir şekilde hiç hasarsız atlattınız” der. O koca yürekli adamın cevabı manidardır. “Yok Hocam dramatik değil, duamatik o’ diyerek duanın öneminin farkındalığını vurgular.

Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmenin dile nüfuz edişine şahitlik etmenin hazzı, yine yüreklerine acziyet olarak düşmenin burukluğunu yaşar Ali Bey ve ailesi. Türker Hocayı tanıyan her gözde hüzün, her dilde dua olmanın tatlı tebessümü, her geçen gün dudaklarından yüreklerine ılık ılık aktı. Dualarında “Rabbim yolunuzu daim etsin. Daha nice karanlık yollara ışık olursunuz inşallah” temennileri ısıttı mutmain gönüllerini.

Gidilen yol doğruydu. İstikamet belli. Onca yüreğe saltanat kurmak, her yüreğin harcı değildi. Yaradan adına atılan adımlar, Yaradan adına dua dua gökyüzüne yükselişiydi yaşananlar. Sevenlerinin ondan aldığı her güzel haber, yüreklerdeki yangına bir damla su olma hazzını sunuyordu.

Hep yanlarında olmaya çalışan Ali Bey ve eşi, onun telefonunu açarak, arayıp soran herkesi bilgilendirmenin hadleri olmadığını biliyorlardı. Ancak Türker Hoca, güzel haber bekleyen hiçbir sevenini bekletmek istemezdi. İyi haber ümidi ile arayanlara, sevenlerine de duyarsız olamazlardı.
Gülsüm Hanım telefonları kapattıktan sonra gıyabında “aldığım emanet selamlarınızı alın. Adınıza verdiğim cevaplar içinde hakkınızı helal edin. İlk günden bu güne, hiç bilmediğim kişilerin selamını sakladım zaman haznesinde. Dualarına ‘amin’ dedim acizane. Emanetleriniz emanetimizdi, iade ederiz” dedi.

Günlerce süren tedavinin ardından, hiç hastalanmamış gibi taburcu oluşu, ibretlik bir süreçti. Derdi verenin, dermanını da göndermesi; tam teslim olup, yürekten tevekkül etmenin mükâfatıydı aslında.


                                          

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Ayşe / Vahap Acar

Ayşe / Vahap Acar

25-05-2026 - ANI

Sel / Vahap Acar 

Sel / Vahap Acar 

24-05-2026 - ANI