ÖZÜMÜZDEN GELECEĞE BÜYÜKANNE’NİN HATIRLATTIKLARI - BÜYÜKANNE / BOŽENA NĚMCOVÁ
Bazı kitaplar, aradan yıllar ve yüzyıllar geçmesine rağmen bize hiç yabancı gelmez. Çünkü anlattıkları, belirli bir coğrafyanın sınırlarını aşarak insanın ortak hafızasına dokunur. Bozena Nemcova’nın Büyükanne’si de böyle bir eser. Çek toplumunun gündelik yaşamını, geleneklerini, aile ilişkilerini ve doğayla kurduğu bağı anlatırken aslında hepimizin aşina olduğu bir dünyayı yeniden hatırlatıyor.
Kitabı okurken farklı bir kültürün içinde dolaşıyoruz fakat bir süre sonra fark ediyoruz ki insanı insan yapan bazı değerlerin dili, dini, ırkı ya da yaşadığı coğrafyası yok. Sevgi, merhamet, dayanışma, büyüklere saygı, çocuklara yol gösterme, iyiliği çoğaltma ve yaşanmışlıkları gelecek kuşaklara aktarma arzusu, farklı toplumlarda farklı biçimlerde karşımıza çıksa da özünde birbirine benziyor.
Özellikle “Büyükanne” karakteri, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş güçlü bir köprü gibi duruyor. Onun dünyasında hayat yalnızca bugünden ibaret değil. Geçmişte öğrenilenler, yaşanmışlıklar, atasından duyduğu sözler, gelenekler ve insan ilişkilerinden süzülen tecrübeler bugünün hayatına anlam katıyor. Bu yönüyle kitap bana; bizim kültürümüzdeki nine ve dede hikâyelerini, aile büyüklerinin etrafında şekillenen sohbetleri, sözlü kültürümüzü ve kuşaktan kuşağa aktarılan hatıraları düşündürdü.
Çünkü bizde de geçmiş, yalnızca geride bırakılmış bir zaman değildir. Bir büyükannenin anlattığı hikâyede, bir dedenin nasihatinde, eski bir evin eşyasında, bir bayram geleneğinde ya da çocukluğumuzdan kalan küçük bir hatırada geçmiş bugüne seslenmeye devam eder. Bazen tek bir hikâye, bir ailenin hafızasını yıllarca taşıyabilir.
Burada “öze dönmek” fikri de önem kazanıyor. Özümüze sahip çıkmak, geçmişte yaşamak ya da her eski olanı olduğu gibi korumak anlamına gelmiyor. Aksine geçmişten iyiliği, dayanışmayı, insanı insana bağlayan değerleri ve bize anlam katan kültürel mirası alıp geleceğe taşıyabilmek anlamına geliyor.
Farklı kültürlere baktığımızda da bunu görebiliyoruz. Her toplumun kendine özgü dili, geleneği, hikâyeleri ve yaşam biçimi var. Bu farklılıklar insanlığın zenginliği... Fakat bütün bu çeşitliliğin altında ortak bir arayış saklı: İyi bir insan olmak, sevmek, sevilmek, ait olmak, çocuklarına güzel bir gelecek bırakmak ve yaşadığı hayata bir anlam katmak.
Belki de edebiyatın en güzel taraflarından biri tam olarak burada ortaya çıkıyor. Başka bir ülkenin, başka bir dönemin insanlarını anlatan bir kitabı okurken kendimizden bir şey buluyoruz. Çünkü iyi edebiyat, sınırları kaldırıyor. Bizi “onlar” ve “biz” ayrımından çıkarıp insanlığın ortak hikâyesine yaklaştırıyor.
Büyükanne’yi okurken geriye dönüp kendi kültürümüze de bakma ihtiyacı hissettim. Biz çocuklarımıza ne bırakıyoruz? Sadece maddi imkânları mı? Yoksa anlatacak hikâyeleri, yaşatacak değerleri, hatırlayacakları güzel anıları da bırakabiliyor muyuz?
Çünkü bir kültür yalnızca kitaplarda, müzelerde ya da eski yapılarda yaşamaz. İnsanların birbirine anlattığı hikâyelerde yaşar. Bir çocuğa aktarılan aile anısında, birlikte sürdürülen bir gelenekte, büyüklerin sözünde, sofrada, bayramda, komşulukta ve iyiliğin sessizce elden ele aktarılmasında yaşamaya devam eder.
Belki de gelecek kuşaklara bırakabileceğimiz en kıymetli miras, yalnızca nereden geldiğimizi bilmeleri değil; geldiğimiz yerin güzel taraflarını geleceğe taşıyabilmeleridir.
Büyükanne, bana tam da bunu düşündürdü:
Köklerimizi bilmek, dünyaya kapanmak değil; kendi özümüzü kaybetmeden başka kültürleri anlayabilmektir. Farklılıklarımızla birbirimizi tanırken ortak insanlık değerlerimizi de hatırlayabilmektir.
Ve sonunda insanın elinde kalan belki de şudur:
Bir ömür boyunca biriktirdiği iyilikler, başkalarına dokunan sözleri ve kendisinden sonra anlatılacak güzel hikâyeler.
Çünkü insan geçer ama güzel bir hikâye, onu anlatacak biri olduğu sürece yaşamaya devam eder.
***



















