BEDEL ÖDEMEK
Erzincan’ın kavurucu yazı, sanki göğün ateşle mühürlenmiş bir kapısıydı o gün. Güneş yalnızca yukarıdan değil, yerden de vuruyordu insana. Kurumuş toprağın üzerinden yükselen o titrek sıcaklık dalgaları, s harfi gibi kıvrıla kıvrıla göğe doğru uzanıyor, uzaktaki Kazankaya Dağı’nı bir hayal perdesinin ardına gizliyordu. Sanki hakikat oradaydı ama göz ona ulaşamıyordu.
Biz de o perdenin altında, nasibimizin peşindeydik.
Ağaoğlu Tuğla Fabrikası’nın geniş arazisinde hayat, toprakla yoğruluyordu. Elevatörün homurtusu, makinenin metal çığlığı, güneşte kuruyan çamurun keskin kokusu… Hepsi görünmeyen bir imtihanın sesleriydi. Yaş toprağı makineye atıyor, çıkan tuğlaları kafeslere diziyor, sonra “ayak” denilen ocaklarda kömürle pişiriyorduk.
Ama asıl pişen tuğla değildi. Asıl pişen bizdik. Güneşin altında kavrulan bedenlerimizle birlikte içimizde bir şeyler eriyor, dönüşüyordu. Ellerimiz nasır tutarken kalbimiz de başka bir şekle giriyordu.
Bir yanda biz vardık… Toprağın, sıcağın ve emeğin içindeki insanlar.
Diğer yanda fabrikanın sahibi… Aynı arazinin içinde ama bambaşka bir dünyada. Villasının bahçesinde, yeşil çimlerin üstünde, Alman eşiyle birlikte tenis oynarken görünürdü bazen. Biz ateşin içindeydik, o serinliğin.
Ve o manzara, insanın içine bir kıvılcım düşürüyordu: “Bu adil mi?”
Arkadaşlardan bazıları isyan ediyordu: “Gelin grev yapalım… Bu böyle olmaz…”
Bu sözler, sadece bir tepki değildi. Bu sözler, insanın fıtratındaki adalet arayışının haykırışıydı. Çünkü zulüm karşısında susmak, kalbi karartır. Ve şunu açıkça görmek gerekiyordu:
Emeğin karşılığını vermemek bir haksızlıktır.
Alın terini küçümsemek bir zulümdür.
Fakat o arkadaşlar bedel ödediler, herkes küçük bir zam aldı, onlar ise işlerini kaybettiler.
Tasavvuf, sabrı öğretir ama zulme rıza göstermeyi öğretmez. Sabır, hakkını inkâr etmek değil, nefsini terbiye etmektir. Adalet ise sadece talep değil, bir duruş meselesidir.
Ama bütün bu dış dünyanın gürültüsünün içinde, insanın asıl imtihanı içindedir.
Toprak nasıl yoğrulmadan şekil almazsa insan da sıkıntı görmeden olgunlaşmaz. Tuğla nasıl ateşte pişmeden sağlam olmazsa insan da yanmadan kemale ermez.
O günlerde anladım ki:
Güneş sadece bedenimizi yakmıyordu.
İçimizdeki şikâyeti, öfkeyi, sabırsızlığı da yakıyordu.
Her tuğla dizerken aslında kendi içime bir düzen veriyordum.
Her kömür atışımda, içimde bir sabır kıvılcımı yanıyordu.
Ve sonra kalbimde şu soru yankılandı:
“Ben bu işi sadece para için mi yapıyorum yoksa bir terbiyeden mi geçiyorum?”
İşte tasavvuf burada başlar. Dışarıdaki adaletsizliği görürsün ama içindeki yolculuğu da ihmal etmezsin. Zulme karşı dururken bile nefsine yenilmezsin.
Bu yol, yeni bir yol değildi. Bu yol, asırlar önce yürünmüş bir yoldu. Bilal-i Habeşi kızgın çöllerde taşların altında “Ehad! Ehad!” diye haykırırken bedel ödüyordu.
Ammar bin Yasir işkenceler altında imanını korurken bedel ödüyordu.
Ve sonra o büyükler…
Hz. Ebubekir… Peygamberin yanında her şeyini verdi. Malını, rahatını, huzurunu…
Peygamberimizin vefatından sonra ise ümmetin dağılmaması için en ağır yükü omuzladı. Ridde olaylarıyla mücadele etti. Sevdiklerine karşı bile hakkı savundu. Bu, sadece bir yönetim değil, ağır bir bedeldi.
Hz. Ömer… Adaletiyle dünyaya nam saldı ama geceleri aç yatan bir çocuğun hesabını omuzlarında hissetti. Koca bir devletin yükünü taşıdı. Ve sonunda, namaz kılarken bir hançerle şehit edildi. Adaletin bedelini canıyla ödedi.
Hz. Osman… Yumuşak kalbiyle ümmeti bir arada tutmaya çalıştı. Ama fitneler büyüdü. Kendi evinde kuşatma altında kaldı. Kur’an okurken şehit edildi. Sabırla ödedi bedelini.
Hz. Ali… İlmin kapısıydı. Ama en çetin fitnelerin ortasında kaldı. Cemel, Sıffin… Kardeşin kardeşe kılıç çektiği günleri yaşadı. Ve o da bir sabah namazında şehit edildi.
Onlar sadece yaşamadılar…
Onlar bedel ödediler.
Hem de ağır… Çok ağır…
İşte o gün, tuğla fabrikasının ortasında, güneşin altında, kömürün ateşiyle yüz yüze dururken şunu anladım:
İnsan ya bedel ödeyerek yükselir…
Ya da kaçtığı her bedelin altında ezilir.
Ama bir şey daha vardı: Zulüm zulümdür. Onu süslemek, küçültmek, görmezden gelmek doğru değildir.
Fabrikanın sahibinin yaptığı haksızlık, bir imtihan olduğu kadar bir vebaldi de. Bu kadar düşük ücret olur muydu?
Birinin imtihanı, diğerinin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Tasavvuf, zalimi mazur göstermez. Ama mazluma, zulüm karşısında bile kalbini kaybetmemeyi öğretir. Sonunda şunu gördüm: Biz tuğla pişirdiğimizi zannederken aslında Rabbimiz bizi pişiriyordu.
Ve bu dünya…
Kimi için bir oyun sahası kimi için bir imtihan ocağıydı.
Ben o gün ateşin içindeydim. Ama artık biliyordum ki: Ateş; yakmak için değil, olgunlaştırmak içindi.



















