Edebiyatta üslup, bir yazarın kimliğidir.
Ne söylediğiniz kadar nasıl söylediğiniz de önemlidir.
Kendine has, nevi şahsına münhasır bir dili olmayan edebiyatçı, ne kadar başarılı olursa olsun taklidin sınırlarını aşamaz. Çünkü edebiyat, başkalarının sesini çoğaltmak değil; kendi sesini bulabilmektir.
Üslup yalnızca edebiyatın değil, günlük hayatın da meselesidir. Eleştiriyle hakaret arasındaki ince çizgiyi fark edemeyenler, bir gün söylediklerinin ve yazdıklarının ağırlığı altında ezilebilirler. Fikir beyan etmek başka, incitmek başkadır. Eleştirmek başka, aşağılamak başkadır. Kelimeler, sahibinin aynasıdır; insan çoğu zaman karakterini seçtiği kelimelerle ortaya koyar.
Öte yandan bir yazardan, her eserinde mutlaka yeni bir şey söylemesini beklemek de haksızlıktır. Her şiir şaheser; her yazı başyapıt olmak zorunda değildir. Şairin yeni bir nefes, farklı bir söyleyiş arayışı elbette takdire şayandır. Ancak bu arayışın zorlama bir yenilik tutkusuna dönüşmesi, edebiyatın tadını kaçıran abidik gubidik eserlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Yenilik uğruna anlamı, ahengi ve estetik ölçüleri feda etmek özgünlük değil; özgün görünme çabasıdır.
Üslubun bir edebiyatçının kimliğini belirlemedeki önemini görmek için geçmişe bakmak yeterlidir. Yunus Emre Külliyatı üzerine yapılan akademik araştırmalarda, Yunus mahlasını kullanan birden fazla şairin varlığından söz edilmesi ve bu şairlerin üslup özelliklerinden hareketle birbirinden ayrıştırılması bu konunun dikkat çekici örneklerinden biridir. Demek ki üslup yalnızca bir anlatım biçimi değil, aynı zamanda edebî kimliğin tespitinde de önemli bir ölçüttür. İsimler birbirine benzeyebilir, mahlaslar ortak olabilir fakat her şairin kelimelere yüklediği anlam, ses ve söyleyiş kendine özgüdür.
Bugün amatör yazar ve şairlerin eserlerini paylaşabildikleri çok sayıda edebiyat platformu bulunuyor. Bu platformlar yazan insanlara kendilerini ifade etme, okurla buluşma ve gelişme imkânı sunması bakımından kıymetlidir. Ancak bu imkânın beraberinde bir yayın sorumluluğu da getirdiği unutulmamalıdır.
Örneğin, rastlantı ve başlantı kelimelerini kafiye yapmak adına bir araya getiren bir şiirimsi metinle karşılaştığımızda, bunun edebî bir eser olarak paylaşılmasına onay vermek ne kadar doğrudur? Rastlantı sözlüklerde karşılığı olan bir kelimedir ancak başlantı diye bir kelimeyi ne sözlüklerde bulabiliyoruz ne de bilinen bir kullanımına rastlıyoruz. Sırf kafiye uğruna kelime türetmek, her zaman şiire değer katmaz.
Şair elbette yeni kelimeler üretebilir fakat bunun bir gerekçesi, estetik karşılığı ve şiirin bütününe hizmet eden bir işlevi olmalıdır.
Aynı şekilde, asgari yazım ve noktalama kurallarına dahi dikkat edilmeyen metinlerin hiç olmazsa gerekli düzenlemeler yapılmadan yayımlanması da doğru değildir. Elbette herkes yazmaya teşvik edilmeli, amatör kalemlerin önü açılmalıdır. Ancak teşvik etmekle ölçüsüzce onaylamak aynı şey değildir. Edebiyat platformları yalnızca eserlerin sergilendiği yerler değil, aynı zamanda edebî niteliğin ve dil bilincinin gelişmesine katkı sunan mecralar olmalıdır. İyi niyet, estetik ölçülerin ve dil hassasiyetinin yerine geçmemelidir.
Şiir, dünün birikimini taşımalı; geçmişin izlerini silmemelidir. Gelenekten beslenmek, geçmişin şairlerini taklit etmek anlamına gelmez. Aksine, o birikimi özümseyerek bugünün diliyle yeniden yorumlayabilmektir. Yalnızca düne seslenen şiir, bugünün insanına ulaşmakta zorlanır. Sadece bugünün peşinde koşup dünden kopan şiir ise köksüz kalır. Asıl maharet, dünden beslenerek bugüne söyleyecek sözü olmaktır.
Sonuç olarak edebiyatta üslup, taklitten şahsiyete uzanan bir yolculuktur. Bu yolculukta gelenek birikimimiz; dil en önemli malzememiz; özgünlük ise ulaşmak istediğimiz hedeftir. Her farklı söyleyiş değerli olmadığı gibi, her alışılmış söyleyiş de değersiz değildir. Önemli olan; ne söylediğimiz kadar onu nasıl ve hangi estetik anlayışla söylediğimizdir.
Çünkü edebiyatın kıymeti, ne kadar farklı göründüğünde değil; ne kadar sahici bir sesle konuştuğundadır.
***
