Pusun Ardındaki İz / Sebahattin Polat

Sebahattin Polat -PUSUN ARDINDAKİ İZ
Advert

DENEME - 10-09-2026 20:11

PUSUN ARDINDAKİ İZ

Gökten dökülen kor alevlerin vadinin nem perdesinde donup kaldığı, sıcağın en ağır vakti…

Bu saatlerde yaşam, koca durgun bir denizi andırıyor. Işık hüzmeleri atmosferde süzülüp yiterken zihnimin diplerindeki her his, kıyılarını arayan öksüz bir sis gibi sürüklenip duruyor.

Mekânın ve zamanın felce uğradığı bu kıpırtısız dünyada beni hâlâ diri kılan, evrene kafa tutan tek bir kıvılcım var: Göğsümün derinliklerinde ritmini arayan o tekinsiz, asi çarpıntı.

Nasıl taşımalı bu canı?
O tek kıvılcımı ve o asi çarpıntıyı avuçlarında boğmadan…
Bundan daha yalın ve ruhun kabuğunu daha derinden kanatan bir bilmece var mıdır?

Belki de hayatın bazı anlarda durması gerekiyor. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Uğultunun bir anlığına susması, zamanın kum taneleri gibi havada askıda kalması, beni bu sessizlikle sarsması gerekiyor ki yaşadığım şeyin içinden kendime bakabileyim.

Neresinden başlamalı bu hayatın, neresine ulaşmalı?

Üzerindeki tülle öylece yatan vadinin kımıltısızlığı bir sonu fısıldıyor. Fakat sonu düşündükçe hayat daha da güçleniyor içimde.

Pusun ardında belireceğini düşlediğim hayali vahalar ateşi körüklüyor, tadılabilecek her duyguyu kaçırmadan yaşama arzusu ruhu oburlaştırıyor.

İnsanın yaşama iştahı belki de sonunun geleceğini bilmesinden!

Sonsuz sandığımız şeylerin kırılganlığını ancak kaybetme ihtimali kapıyı çalınca anlıyoruz. Bu yüzden aynı anda hem sevmeye hem kaçmaya, birine sarılırken birden çekip gitmeye açız.

Zamanın aşındıramayacağı bir hakikatin parçası olma arzusu bu.

Kendi varlığını bir başka ruha, çaresiz bir tutsaklıkla ya da görkemli bir isyanla mühürlemek, öz benliğe ait ne varsa ateşe vermek…

Bunun için, duygularını zamanın elinden söküp geleceğe bırakan sarsılmaz bir irade gerek. İnsan bazen kendi içindeki tapınağın hem mimarı hem de yıkıcısı olmak zorunda kalıyor.

Zaten insanın kendinden geriye ne kalacağını düşünmesi kadar büyüleyici ve bir o kadar tehlikeli ne olabilir ki?

Durgun bir gölün sessizliğiyle Manş Denizi’nin fırtınasını, kavurucu sıcakla buz tutmuş zirvenin ayazını aynı bedende taşımak hep bundan.

Bütün bu çelişkileri, hiç sönmeyecek hisleri diri tutmak uğruna gözü kapalı göze alıyoruz.

Çünkü insan, huzurunu ararken kendinden; kendini bulurken huzurundan vazgeçen bir muamma.

Heybemizde ayrı yanıtlar taşıyor, hiçbirinden bütünüyle razı olamıyoruz. Ne yaşadığımızın farkındayız ne de neyi tükettiğimizin, payımıza düşenlerin lütuf mu yoksa ceza mı olduğu belirsiz.

Zaman geliyor adımlarımızı suçluyoruz, zaman geliyor talihin kendisine öfkelenip başka bir hikâyeye sığınmak istiyoruz.

Oysa kaçmaya çalıştığımız o roller zamanla öyle üzerimize dikiliyor ki başka bir patikada yürümenin imkânsızlığını kavrayarak susuyoruz.

Bir başkasının elbisesi oturmuyor üzerimize.

Ömrümüz berrak tercihlerden ibaret değil zira.

Mahzenlerimizde sakladığımız arzular, eski korkular ve yarım kalmış hevesler…

Susturduğumuzu sandığımız her şey, bir sapakta yeniden yüzeye çıkıyor. Açıkça seçtiğimiz yol başka yere uzansa da içimizdeki eski bir iz, adımları çağırıyor.

Neden insan tam da kaçmak istediği yere doğru yürür?

En çok kurtulmak istediği şey, nasıl olur da zamanla en tanıdık sığınağına dönüşür?

Kimi durağanlıktan korkuyor, kimi sızıdan.

Bazen kaçtığımız uçuruma doğru koşmak,  canımız yandığında ise sakin ama renksiz bir kıyıya sığınmak istiyoruz.

Fakat o kıyıda beliren huzursuzluk bizi yeniden ateşe itiyor.

Korktuğumuz alevi görünce geri çekiliyor, kendimizden uzaklaşmaya çalışırken yine kendi izimize basıyoruz.

Olduğumuz kişiyi terk etmek büyük bir arzu belki de…

Ama kendi derimizden başka ne giyebiliriz ki üzerimize?

***


Editör: Deniz İmre

Günün Diğer Haberleri