Mercan’ın Taşları / Gülnar Kandeyer

Yazan: Gülnar Kandeyer -MERCAN'IN TAŞLARI
Advert

ÖYKÜ - 14-05-2024 21:19

MERCAN'IN TAŞLARI 

“Anamın mezarında bir taşı yok. Mezara taş lazım.” der durur ender sohbetlerinde. Dinleyenler, hak verirler ona. Ne de olsa tek evladı annesinin. Mercan, hayal meyal hatırlıyor onu. Gözü hep yaşlı genç bir kadın. Gönlünün ayazında üşümüş gözyaşları, domur domur. Bir de unutamadığı, teninde dolaşan nazik parmakları. Belleğinin dehlizlerindeki ilk anısı. Acıyor, Mercan’a bakarken annesi. Fakat bir başka acımak bu, kahır, suçluluk ve çaresizlik giydirilmiş. Söylediği sözlerde yamalı bir acizlik ama müşfikle yıkanmış tertemiz duru bir ses. Mercan, annesini sanki ezberinde tutmak üzere dikkat kesilmiş gözlerle can kulağıyla dinliyor, anlamasa bile. Anlasaydı eğer annesinin kendi dilinde güftesiz ağıt gibi şu sözleri duyacak.

“Gözümün nuru kızım, tüm acılarını senden çekip almak isterdim. Zalim töreyi değil yüreğimi dinlerdim. Kalkardım yerimden daha sen düşmeden o çıngıya yetişir kucaklardım. Utanmayı, gelenekleri, anayı, babayı, kocayı karşıma alırdım. Senin yerine atardım kendimi o kor kuyusuna. Yiyeceğim ekmeğimden içecek suyumdan vaz geçerdim üzülme diye.”

Zaman, sanki utanıyor da gözlerini elleriyle kapatıyor; arada bir yitiyor belleğindeki görüntüler. Zihnine zifir gibi yayılan bulanıklık açılıyor yer yer. İşte annesinin cansız bedenini uzatmışlar sırtüstü sofaya, kar beyazı bir örtü. Karnının üzerinde bir bıçak. Kadınlar, ağlaşıyor hocanın yanık sesine koşulmuş gaydalarla. Mercan, daha çocuk bile sayılmaz. Sabinin teki. Bazen gidip annesinin kefenlenmiş bedenine sarılıyor, kalkmasını, kucağına almasını umuyor besbelli. Komşu ya da akraba kadınlardan biri kolundan tutup kucaklıyor, dışarı çıkarıyor. Annesi yok ondan sonraki anılarında. Aklı kemale erdikten sonra sorularına aldığı yanıtlarla dolduruyor boşlukları. Annesine son görevini yapması gerek o sebeple. Mezarda taş olmalı ki, tamamlansın hikayeleri.

Tahta bir kutuyu bir giysi bohçasıyla aracın bagajına yerleştiriyor iki yeğeni. Gülüşüyorlar.

“Hala bu kutunun içinde ne var? Ne saklıyorsun bizden?”

Mercan, mendilini ağzına bastırıyor. Gülüyor olmalı diye düşünüyorlar. Mezarlığa giden yolda, dizinde sallayıp ninniler söylediği, annelik yaptığı en küçük yeğeni Salman, aracı sürüyor. Mercan, bugün bir başka heyecan dalgasında olmalı ki sağ kolunu, seğirmesini engellemek için sol eliyle sıkı sıkıya kavramış.

Salman, bir eliyle direksiyonu idare ediyor, boşta kalan elini halasının omzuna atıyor. Gülümsüyor, ona bakarken. Ruhunu görüyor, temiz, örselenmiş ve ağırbaşlı. Yeğeninin kendisini sevgiyle yıkadığı bakışlarının farkında Mercan. Düşüncelerini silkeleyen bu şefkat, huzur veriyor, biraz dinginleşiyor.

“Neyin var Mercan halam?”

Kendi dilinde söylenen bu cümle, onu zamansız yakalıyor gibi.

“Hiç!”

“Ne götürüyorsun ememin mezarına?”

“Töresini götürüyorum.”

Salman, anlamıyor ama üstelemiyor da.

Mercan ilk kez aynada yaşıtlarıyla kendini karşılaştırdığı ve onlardan aykırı bir görüntüye sahip olduğu güne dönüyor. Yüzünün sol yanağının derisinin yılanın kav attığı gibi bir gün soyulacağını ve yaşıtlarının teni gibi tazeleneceğini umuyor. Ancak acıdan başka yenilenen bir şey olmuyor hayatında. Kadim acısıyla tanıştığı o gün, hep taze. Üzerini örttükçe bir hamur gibi mayalanıp çoğalıyor, kabarıyor, basıldığı kaba sığmayıp zamanlı zamansız taşıyor. Kurban olmak, suçlu olmayı sollayacak kadar zehirli.

Köstebek yuvasını kucaklar gibi tel örgülü kollarıyla davetkar köy mezarlığı tam karşılarında. Mercan, kabuslarını besleyen gerçeklerle yüzleşeceğinden olsa gerek, tedirgin. Hangisi annesinin yattığı toprak? Yalnızlığın esintisi, gelenlerin tenine değiyor. Az sonra olacaklardan bihaber, kaygısızca ağızlarını otlara gömmüş üç beş keçi; çayırlığa abanıp geviş getiren gamsız iki üç inek, gelenlere bakmak için rutin işlerine ara veriyorlar umarsızca.

Mercan, araçtan inerken yeğenlerinin yardımını istemediğini gösteren mimiklere bezeli yüzü allak bullak. Salman, abisiyle aracın bagajından tahta kutuyu indirip emelerinin mezarının başına götürüyor.

“Beni yalnız bırakın anamla.” diyor Mercan.

Delikanlılar, onun dediğini yapıp aracın olduğu yere yöneliyorlar. Ağabeyi, Salman’a duyulmasından korkan bir ses tonuyla: “Allasen, ne var kutunun içinde Salman? Sana dedi mi?” diye soruyor.

“Yok abi. Taş deyip duruyordu yıllarca. Sanırım taş.”

“Saçmalama oğlum. Baksana çevrene bir. Her yan taş. Kilometrelerce uzaktan taş taşımış olamayız. Bence paraları var kutunun içinde.”

“Paralarını buraya mı gömecek yoksa?”

İyi ki Mercan’ın anı kırıntıları var, bir bedene bürünmek için. Kimseye anlatmadığı, anlatmak istemediği, yine de muhasebesini denk getiremediği, hep borçlu kaldığı hesaplaşma. Beklemeyecek daha fazla. Altmış yıl bekledi zaten. O halde suskunluğu hangi merhalede?

Hiç evlenmeden bunca çocuk sahibi olmasına kendisi bile şaşırıyor Mercan. Selman’ın ilk doğduğu günü anımsıyor. Şimdi koca delikanlı. Yakında evlenecek. Ağzı çarpılarak gülümsüyor. Sonra zarından çıkan bir sürgün gibi görüntüsü zihninde.Yalnızca ömrünü harcayıp büyüttükleri değil, mahallenin çocukları da onu görünce kaçacak delik arıyorlar. Kimi uzaklaşır uzaklaşmaz taşlıyor Mercan’ı kimi nanik yapıp kızdırmaya çalışıyor. Atılan taşlara gözyaşı çukurunun bulanıklığıyla bakıyor, bazen eğilip yakından inceliyor iyiden iyiye. Kızmıyor ama kahrı yalnızca yaşanmışlığına. Keşke deli olsa. Aklı yerinde olup da bu muameleyi görmek daha acı verici.

Orta yaşı çoktan savuşturmuş, hatta yaşlı sayılır. Kendine ait bir evi yok. Göç ettiklerinden beri üvey kardeşlerinin evlerinde yaşar durur. Kâh onda kâh bunda. Varı yoğu bir bohça eşyasını bir evden diğerine sürükler aksayan bacağının beraberinde. Ha, bir de doğduğu, kimsenin yadırgayarak bakmadığı köyünden-köylüsünden uzak yaban ellerde edindiği şu alelade tahta kutu.

Aynı mahallede birbirine yakın evlerde oturuyorlar akrabalar. Kapalı bir tarikat gibi ilişkileri. Göç ettikleri şehirde yabanıl bir kenetlenme onlarınki. Kimin bakılacak bebesi var, Mercan’ı buyur ederler evin bir köşesine. Can simidi misali. Çok titiz olduğu için de ayrı bir tercih sebebi. Gelinleri ve enişteleri onu el üstünde tutarlar Allah var. Bayramda seyranda bir araya geldiklerinde Mercan derler, ağızlarından bir Mercan daha çıkar. Hakkını yememek lazım, bu övgüler az kalır, herkesçe bilinen bir gerçek. Acımadan çok, minnet sezilir bu övgülerde.

Üstü başı mis gibi sabun kokar. Ellerini hep temiz tutar ya kara derisi neden hiç ağarmaz Mercan’ın? Belki çok ve uzun süren yıkanmaları bu sebepten. Hoşuna giden bir şey olduğunda güler ama ağzı sol yana doğru çekilir, tükürüğünü tutamaz, salya gibi akar. Esmer buruşukların yansıması aynalarda. Ya gülmekten vaz geçecek ya da kontrol edecek. Nasıl? Gülerken apak mendilini çıkarır cebinden bastırır ağzına, kimse tiksinmesin diye.

Umutları, hangi iklimde kalmış bilmez ki. Sanki daha kendini inşa etmeden dünyanın kederleri onun üzerine inşa edilmiş. Kimsenin yapmak istemediği işleri gocunmadan yapar. Pek konuşkan sayılmaz. Konu komşu sohbeti aramaz. Çünkü dil bilmez, beş altı yıl geçtiği halde bu coğrafya, ona el gibi. Ne kadar yaşarsa yaşasın bu uzak diyarda inattan değil ahde vefasından değişmez dili. Beraberinde yüklenip getirdiği bulutlar, güneşini hep engeller durur. Sokağa çıkmak zorunda kaldığında sanki kaybolacakmış gibi el yordamıyla gidip gelebileceği kadar kısa ve tanış yoldan ayrılmaz. Güzergahındakiler ona; o, güzergahtakilere aşina. Daha az zedeleyici bakışlar. Sülalede onun ender isteklerini yerine getirmek vefalarının bir göstergesi. O sebeple onca yolu geldi yeğenleri. Sonunda annesinin mezarı başında.

Mercan’ın hiç olmadığı kadar bedeni dik, gönlü yıkık. Biraz daha yanaşıyor, yılları şikâyet edercesine örselenmiş ahşabı yan yatmış mezara. Altmış yıldır sürüyerek taşıdığı bacağını kırıp diz çöküyor Mercan. Sağlam olan koluyla sandığı çekiştiriyor yanına. Kapağını açıyor, ters çeviriyor hırsla.

Şahin yüreğindeki sözleri, ürkek güvercinlerin bakışlarıyla diline dökülüyor, kutudaki taşlarıyla birlikte.

“Al anacığım, törenin bana biçtiği hayatımı getirdim sana. Bana atılan taşları getirdim, mezarının başına yığmak için.”

Önce sandıktan dökülürken dağılan taşları kucaklayarak öbek yapıyor mezarın başındaki ahşabın dibine. Sonra yüzüne, koluna ve bacağına, zavallı bedeninin sol yanına sıvanan eskimiş mitili andıran derilerini açıyor. Anası yeni ölmüşçesine hönkürerek ağlamaya başlıyor, yumruğuyla çökmüş mezarın toprağını döverek.

“Töreniz batsın ana! Töreniz batsın!”

Yeğenleri, yerlerine ayaklarından çivilenmiş. Mercan’a söyleyecek sözleri yok. Kaç kez dinleyip ezberledikleri hikayesini unutmak mümkün değil. İç çekişlerle, gözlerinin önünde yaşanıyormuşçasına etkilendikleri o olayı bilip de bilmezden gelmek ne acayip bir durumdur. O dönemlerde, köy yerinde ekmek tandırı her evin vazgeçilmezi. Zengin ailelerin bile yere eşilmiş kuyuya gömülen adam boyu toprak küpün içinde ateş yakılır, alevi yutup emen iç duvarlarına rapatayla vurulan hamur pişirilir. Sakız gibi tandır ekmeği, mis kokusuyla doldurur tandır damını.

Mercan, daha emeklerken annesi ekmek yapmak için tandırın başına geçer. Hamur beklemez çünkü. Mayası geldi mi vurmak lazım tandıra. Bir gözü Mercan’da, elleri hamur teknesinde. Marabalara ekmek yetişecek. Bu hayhuyun arasında tandır damının kapısında kayınpederi belirir.

“Gelin, ekmek hazır mı?”

Cevap vermez gelini. Töreyi uygulamakta. Başını sallar, yaşmağını kapatırken. Kaynana ve kayınbabaya saygıdan yanında yemek bile yemez gelinler. Çocuklarını kucaklayamazlar. Hatta oğullar bile evlatlarını sevemezler ana babasının yanında. Mercan, emekleyerek tandırın başına gitmekte. Annesi görür, içine bir çıngı düşer, uzansa yetişecek mesafede Mercan. Kayınpeder, tandırın kapısında durur ancak olayın farkında değil. Fark etse elbet koşup kucaklar Mercan’ı. O, ekmek teknesine odaklanmış. Buğusu tüten ekmekler kalburun içinde. Marabalar, aç kalmasa bari. Zavallı yeni gelin, töre ile canından parça olan Mercan’ın arasında sıkışır kalır. Zaman aceleci, durmaz, dizleriyle tandıra sürünen Mercan, kaşla göz arasında ateş közünün kuyusuna yuvarlanır. Sol tarafına düşen çocukcağızı kimin, nasıl çıkardığı önemsiz bir ayrıntıdır.

Firkat, kulakları sağır, gözleri kör eder. Mercan ölmez ancak annesi her gün ölür, yanıklarına merhem sürerken. Bu dert, onu daha fazla ölmekten mahrum bırakmaz. Ağladığı kadar gülmeden göçer gider Mercan’ı akrabalarının merhametine bırakıp.

Mercan, tüm kuvvetini bugüne saklamışçasına hırpalar kendini mezarın başında.

“Töreniz batsın! Töreniz batsın!”

Keçiler, kopardıkları otları gevemeden korkup yekinirler yerlerinden, ağır aksak gevşemiş gövdelerini kaldırmaya çalışır geviş getirmeye ara veren inekler. Az önce esen meltem, yükünü  rüzgâra devrederek muzip bir çocuk gibi mezarlık otlarını yalayarak sıvışır. Rüzgâr, cümle recm edilmiş hayatları terkisine atarak bulutlardan uğrun firar etme eğilimindedir. Bulutlara yüklemek istemez bunca ağırlığı, güç bela alçaktan esip yolunu bulmak için divaneler misali sağa sola savrulur.

Mercan, kök salarcasına sarılır toprağa. Yeğenleri, annelerinden çok kendilerine annelik yapan Mercan’ı güçlükle kaldırırlar, emelerinin mezarının toprağından. Araca doğru koltuk altlarından tutarak taşırlar, incitmemeye özen göstererek.

Bu dünyadaki varlığı, sevenleri için ödül; kendisi için tam bir felakettir. Aracın içine bindirilene dek, hiç olmadığı kadar güçlü sesini duyurmaya çalışır gibi hâlâ bağırmaktadır. Sanki tandıra şimdi düşmüştür.

“Töreniz batsın! Töreniz batsın!”

Günün Diğer Haberleri