Köşklü Basri Efendi'nin Günlüğü-5. Bölüm / Hüseyin Mıngıroğlu

Hüseyin Mıngıroğlu -KÖŞKLÜ BASRİ EFENDİ'NİN GÜNLÜĞÜ-5. BÖLÜM
Advert

ÖYKÜ - 11-09-2026 13:10

KÖŞKLÜ BASRİ EFENDİ'NİN GÜNLÜĞÜ-5. BÖLÜM
"Tababet Müdürü, 6.Mazhar Osman!”
Tefrika öykü: Hüseyin Mıngıroğlu 

— Said ben bugünü dün yaşamışım, tekrar yaşıyorum oğlum…

— Abi senin tahtalar iyicene yongaya düştü; gıcırtılarına tüm mahalle elinde yağdanlık dolaşır oldu... Nerden çıkardın bu saçmalığı? Elli yıllık mühendis adamsın!Unuttun galiba, anti yer çekimi aradığın günleri… Kuantum SP ile dünya değiştirecektin hani!

— Oğlum, bir dinle ya! Elbet bir nedenimiz var! Haybeye konuşmuyoruz!

— Yok arkadaş; benim güvenim kalmadı sana! Neydi o geçen günkü Farfara Necla’nın lafına kanıp “Nazlı beni ona buna çekiştirip, şikayet ediyormuş o tarafta!” diye yana yakıla gelişin! Tutmasak iki gözün iki çeşme ağlaya ağlaya o tarafa gidip hesap soracaktın!

— Amma abartın be oğlum! Senin dilin de Elmalı Cadı’nınkini aratmıyor hani!

— Tamam tamam. Ee,neymiş evrekanın hikmet-i gailesi, hele bi anlat bakalım! Ama söyleyeyim, bu çaysız gitmez!

“Zıkkımın kökünü iç, pis beleşçi!” sesimle kafenin ocağında Seco’yu arıyorum: “Secoo! Oğlum bize iki tavşan, Said’inki zehirli olsun!”

— Ben her sabah kalktığım gibi testlerimi yapar, değerleri kaydederim. Yıllar süren bir ritüel… Hangi gün, tansiyonum, şekerim neymiş bellidir. Doktora da giderken zaten bu değerlerin tablosuyla trend grafiği elimde gider, ona rapor veririm. O da bana ölümüme kaç çeyrek kaldıysa onu söyler!

— Son gittiğinde ne dediydi, söyle de saatleri  ayarlayalım. Mahalleli artık o haftayı milli yas mı ilan eder, toplu tatil bahanesiyle evleri mi terk eder, Allah bilir! Tabii bu arada palamutlar da derin bir soluk alırlar! Bir türlü karar veremedin çünkü, onlara mı gideceksin normal mi öleceksin!

— Len ister turp sık, istersen içine işe, yine de anlatacağım işte; yoksa çatlarım!

— Bırak be oğlum; bu kadar da eğlentimiz olsun. Akşam keyfi bu. Yalnızlıkların limanı, acıların bağımlısı olduk! Günlerimiz hastane kapılarıyla musalla taşları arasında; kolonyacılarla, helvacı dükkanlarında geçiyor!

— Yahu bi sus, dinle! Yarın zaman makinama kurulduğumda, yanıma gelip yalvarırsın, “Beni de al.” diye, almam valla!

— İnşallah bu laflarının ardından elinde beş benzemez çıkmaz!

— Her halde dostum! Plak takıldıysa bile bunun kanıtı gerek… Feynman ne diyordu bize: “Bu hayatı ilk sürüyor olmamız imkansız! Belki milyon keredir aynı plak dönüyor; ama en az birden fazla!” 
Adam haklı diyorduk da kanıtımız yoktu ortada. Artık benim var…

— Basri beyciğim, seni ben ilkokuldan beri tanırım. İlk kez bu kadar akıldışı davrandığını görüyorum… Anlat bakalım iğnenin takıldığı yer neresi? Plak nerde patinaj yapıyor?

Bu sırada çay bahçesinin sarmaşıklı çitine yakın masalarından birinde Udi Kör Nedim amca oturmuş, kılıfından çıkardığı udunun tellerine dokunmaya başlamıştı. 

“Böyle mi esecekti son günümde bu rüzgar”

Söz, kesiliyor bahçede; okunan bir hüzzam, ah ile dem eyliyor! Tabaklarda oynaşan bardaklar, dudaklara yapışmış sigaralar, caddede unutulmuş eski adımlar… 
Akşamın ilk morlarına yürüyen hayaller karışıyor ve kırık dökük bir ses…

“Bütün kuşlar vefasız mevsim artık sonbahar”

Ruhum yokluğunun yoksulluğunda sürünürken kendine dargın günlerimin suskunluğunda havam hep poyraz!

“Unutmuş ellerimi eşim dostum sevgilim
Kalbim acılarla bölünmüş dilim dilim “

Kör Nedim amcanın masasına bir kutu yaptıydık Said’le; daha doğrusu kutuyu o yaptı, montajı ben… O, bizim bahçenin farikasıdır. Ne zaman gelse insanların selamını alır; o anki havasına göre ud çalıp şarkı söyler; müziği ile bize dokunup içlendirir, çayını içip gider. İşte o kutu, onun bizim gönlümüze bıraktıklarının karşılığı olamayacağı kadar mütevazı; gönül kırıntılarımız için. O çalarken bahçedekiler sessiz sedasız masasına yaklaşıp o kırıntıları bırakırlar. Masadan kalkarken de Seco yanına gidip onları toplar, Nedim amcanın cebine koyup uğurlar. Yalnız, giden Nedim amcadır; yoksa masaya bıraktıkları ardı sıra kımıl kımıl gecenin geç saatlerine dek bahçeyi dolaşıp dururlar; ateşböceği misali hayaller, düşler, ılgımlar halinde dans ederler. Bahçenin sönen neonlarıyla birlikte onlar da toplanıp bir kuyruklu yıldız halinde süzülüp yükselerek yıldızlara karışırlar.

Seco; tepsisinde tuzlular, cipsler eşliğinde iki küçük bardakla masaya geldi.
“Amcalarım, size birer shut Sibirya gazozu getirdim; ancak hazmettirir Nedim amcanın şarkılarını diye düşündüm…” diyerek servis yaptı…
Onu birkaç kucak teşekkürle gönderdikten sonra kaldığımız yere döndük.

Said, evvel-i hüzzamdan devamla:

— Anlaşılan, sen yine dün akşam Wells’in zaman makinalarına takıldın dostum! Şu romana gösterdiğin yakınlığı tereyağına göstersen tavaya girmeden erirdi mübarek! Ne zaman eline  alsan o kitabı, ertesi gün kayıpsın ihtiyar! Geçenkini hatırlıyor musun, evin kapısını başıma yıkarcasına gecenin bir vakti ramazan davulu gibi gümlettiydin. Rahmetli bile kabirden başını çıkarıp, “Said şu kapıya bak, burada bile rahat yok; seninki yine bi haltlar karıştırdı, başını dertten çıkar diye seni arıyor olmalı.” dediydi. “Said, ben sanırım çok kötü bir şey yaptım.” diye söze girmiştin. Efkârlı efkârlı denize doğru bakıp iç çekerek, “Ama suç benim değil, şu martıların…” diye de masumiyet karineni ilan etmiştin. “Adam çıldırtma beni, ne yaptıysan söyle de düzeltebileceğimiz bir şeyse düzeltelim.”dememe, “Ben evlat katili oldum!” deyip ağlamaya başlamıştın... O an neye uğradığımı şaşırmış, birden yerimden fırlayıp, 2. Tarzan gibi çığlık atmıştım!

— 1.Tarzan’a ne oldu?

— Onu küstürdün geçende! Hatırlamıyor musun? O gün bugündür aramıyor beni… Kendini içkiye vermiş; o sarmaşık senin bu sarmaşık benim ormanda kayıp!

— Sen benden zırvasın be oğlum!

— Ha şunu bileydin de onca saçmalıklarına beni alet etmeyeydin!

— Bak ben onu unutmuşum, hangi evladımı katletmiştim o gün?

— Senin alzemır testin ne zaman? Bir görünsen iyi olacak… Bostancı sokaklarında Bekçi Murtaza’ya mesai çıkarma!

— Daha çok beklersin; paralel evrenden mektup yazarım sana!

— İyi yaz! Unutma: Adres: Karacaahmet 5.blok, kat:4…

— Oha, yer üstünden sonra yer altını da mı parselledin paragöz! Diğer katlarda kimler var?

— 1. ve 2. Katlar annemle babama ait,3.katta Feride var… Beni onun üzerine gömmelerini vasiyet ettim…

— Benim yerim hem belli, hem değil. Nazlı’ya söz verdim gerçi ama kızı orda olsun huzursuz etmeyim diyorum. Tek şansım palamutlardı, onu da gitmeden elimden aldı…

— Aha da bulutlandı yine hava… Yağacak anlaşılan; gözyaşı şişen yanında mı, zayi olmasınlar! 
— Sen bana bugün yaşayamadığım günü anlattırmayacaksın anlaşılan…

— Sen önce o geceyi anımsa; “Oğlanı kendi ellerimle ölümün kucağına attım!” diye ağladığın geceyi…

— Tamam, hatırladım! Yahu benim ne suçum vardı o gün? Bilinmeyen bir numaradan biri kalkmış mesaj atmış bana: “Ölü mü, diri mi? Dirisini zor getiririz, ona göre.” diye… Yani, herifler insanlarla iletişim kurmayı çoktan unutmuşlar: Okulları, hastaneleri bombalayıp öldürdükleri çocuklar üzerinden bahis tutuşuyorlar… Sapığın biri klasörleri tecavüz ettikleri çocuk resimleriyle doldurmuş. Biz zar zor şiir antolojileri yaparken bunlar tecavüz ettikleri çocukların antolojilerini dağıtıyorlar… “Gitti bizim oğlan!” dedim…

— Eee, sonrasını hatırlıyor musun peki?

— Hatırlamam mı? Tam bir yüz karasıydı gece! Etrafa bakıyorum, bir bahane bulsam hemen kaçacağım masadan. Said utancımı yüzüme vurmaktan keyif alır çünkü.

— “Evet.” deyip itiraf ettim...

— Ya, ben sana “Mesaj kimden geliyor, baktın mı?” diye sormuştum. Sen de, “Ona bakmadım, yazılanların şoku içinde fırladım, sana geldim.” dediydin…

— Yahu uzatma işte, bir ufak bilgi eksikliğinin kurbanı olmuşum!

— Amma da ufak yaa! Adam sana mesajı ruh sinir hastanesinin kim bilir nasıl ele geçirdiği bir bilgisayarından hasta kaydına girip yazıyor. Bunun adı deli. Sen ise akıllım, mesajı bile tam okumuyorsun! Ne diyordu mesajın altındaki imzada? 
“Tababet müdürü: 6. Mazhar Osman…”

— Hadi yine yakaladın bir makaralık açık; dola babam dola! Yahu, adamcağız bir asır öncesinde kalmış; arasını yaşamamış, ne suçu var? Bak, ben de önceki günde kaldım, dün yok! Onun bir asırı kayıp, benim bir günüm! Ben “kayıp dünün” merakından duramıyorum; o bir asır için kafayı yemiş, çok mu?
Beni kimler uyuttu? Onu bulalım! Senin bu işte parmağın var mı? Farfara Necla’yı bulmalı! O bilir benim günüm nerede kayboldu? Kadın mezarlık postacısı, iki dünya arası tüm bilgiler ilkin onun elinden geçiyor… Acaba öte tarafa mı gittim, Nazlı’yı görmeye? kesin bilir masalların cadısı!

— Basri beyciğim, eminim yine bir şeyi görmedin, atladın… Onu gerekçe diye bu efkara kapıldın.

— Elimde birkaç delil daha var... Fırsat vermiyorsun ki anlatayım!

— Hadi anlat bakalım… Sabah test tarihlerindeki atlamayı anladık. Diğerleri neymiş?

Biz Said ile kayıp günün peşine düştük, pertavsız elde masanın üstünde o yaşanmamış kayıp günü arıyoruz. 
O sırada çay bahçesinin kapısında bir kadın belirdi. Gözleri çekik; Çinli mi, Japon mu ne; oralardan olmalı… 
Gözüme takıldı: Bahçe kapısında durdu tüm masaları gözleriyle tarıyor… Birisini aradığı belli. Seco kadının arayışını fark ettiği gibi yanına gitti. 
Kadın avucunda tutuğu bir kâğıt parçasını Secattin’e verdi ama konuşmuyorlar. Ortak bir dil yok, demek ki... Seco kâğıdı okuyor… Bir kâğıda bir kadına bakıyor…Sonra başını iki yana sallayarak bizim masaya dönüp kadına bizi işaret ediyor. Sonra kadını yedeğine alıp bizim masaya geliyor. Tam yanımıza  geldiğinde, o kötü bir şey söylemeden önceki alıştırma huyundan dolayı beni yumuşatmak için,

— Basri amca, sen, “Oğlanı Amerikalı klonculara kaptırdım.” diye yıllardır yanıp yakılıyorsun, değil mi?

— Evet de… Mutlaka bulacağım namussuzları!

— Geçen ay da bir Sınır Tanımaz Doktorla kızı baş göz edip, Afrika’ya gönderdin, değil mi?

— Evet, o da doğru…

— Oğlan, Nazlı yenge, üstüne kız… Sen farkında değilsin ama son günlerde biz Basri amcayı göremez olduk! Nerde o yeri göğü inleten kahkahaları? Nerde o, gecenin karanlığında burada ocak yakıp hüzzamı nihaventle sarıp piknik yaptıran Basri amcamız? Ben babamı kaybettiğimde bir hafta nerdeyse benle yatmıştın! Biz seni geri istiyoruz, Allah da biliyor bunu! Ve az önce haber aldık, dualarımızı kabul etmiş!Sana bir kız göndermiş. Senin kanından, canından… Allah analı-babalı büyütsün, buyur! deyip sözün girizgahını tamamladığı gibi hanımı kolundan tutup benim önüme getiriyor. Hanıma dönüp, onu bana göstererek:
“Bak Allah sana bir yeni evlat gönderdi. Bu hanım senin kızınmış. Kore’de unuttuğun genlerden olmalı…” dediği gibi, Said ile ben Ay  yolculuğuna çıkan uzay mekiği gibi masadan fırlayıveriyoruz…

— Nee? Sen ne diyorsun Seco? 

Secaattin beni dinlemiyor, kadına dönüp,
“Basri Tulga… Yor fadır!” deyip yüzüme bile bakmadan ocağına gidiyor. Karşımda kıpkısa boylu, yaşını kestiremeyeceğim bir minyonlukta, gözleri sonsuzluğa açılan bir perde gibi iki yana dalgalı; sevilmek, okşanmak için yaratıldığı belli ip ince saçlarıyla tazecik bir hanım duruyor. Biz hala ayaktayız Said ile… 
Gayriihtiyari elimi uzatıyorum. İki elini bir araya getirip, rükuya gidercesine eğilip selamlıyor bizi; önce beni, sonra Said’i, sonra tekrar beni… Kıyama geçtiği gibi de;
“Ay em Lee Ti-su, may madır Lee Ji-su…” diyor ve her şey gün gibi kafamda ışıyıveriyor…
(devam edecek)

***


Editör: Deniz İmre

Günün Diğer Haberleri