1933 berbat bir yıldı…
Bunu sadece gazeteler yazmıyordu. Caddeler, ara sokaklar da söylüyordu. Kapanmış dükkânların tozlu vitrinleri, sabaha kadar açık kalan çorba sıraları, geceleri köprü altlarında birbirine sokularak uyuyan aileler, tren raylarının kenarında ateş yakıp ellerini ısıtan adamlar da aynı cümleyi tekrar ediyordu.
Dört yıl önce patlayan ekonomik çöküş artık geçici bir sarsıntı olmaktan çıkmış, memleketin iliklerine işlemişti. Amerika Birleşik Devletleri’nde bankalar peş peşe kapanmıştı. Bir sabah insanlar maaşlarını çekmek için sıraya giriyor, öğlene varmadan kapıya “kapalı” levhası asıldığını görüyordu. Kasaların içinde duran paralar sanki buhar olup uçuyordu.
Bir adam düşünün. Adı Thomas olsun. Ohio’da küçük bir tamir dükkânı vardı. Ellerinden iş gelirdi; saat söker, bisiklet zinciri takar, radyo onarırdı. 1928’de kendine yeni bir takım elbise almıştı. 1933’te ise aynı adam, şehrin belediye binasının önünde ekmek kuyruğunda bekliyordu. Elbisesi hâlâ üstündeydi ama dirsekleri parlamış, omuzları çökmüştü.
İşsizlik yüzde yirmi beşi geçmişti. Bunu rakam olarak yazmak belki kolaydır ama gerçekte şu demekti: Her dört kişiden biri sabah uyandığında gidecek bir işi olmadığını biliyordu. Fabrika bacaları tütmeyince tren istasyonlarında erkekler umutlarını valizlerle başka eyaletlere taşımaya çalışıyordu. Kadınlar evde kalan unla ne yapılabileceğini hesaplarken çocuklar büyüklerin kendi aralarından fısıldaşmalarından kötü bir şeyler olduğunu anlıyordu.
Bazı ilanlar gazetelerin arka sayfalarına düşüyordu.
“İyi aileye satılabilecek çocuk.”
Bu cümle bir ülkenin kırılmış aynasıydı. İnsanlar çocuklarını sevmediklerinden değil, açlıktan kurtulsunlar diye durumu iyi olanlara vermeye çalışıyordu. Anneler gözyaşını mutfakta siliyor, babalar sokağa çıkarken şapkasını biraz daha aşağı indiriyordu. Gurur, çoğu evde en son tüketilen şeydi.
Ülke yalnızca yoksullukla boğuşmuyordu. On yılı aşkın süredir yürürlükte olan alkol yasağı, iyilik getireceği sanılırken gizli içki depoları, kaçak barlar, rüşvetle satın alınmış memurlar, susturuculu silahlar, karanlık takım elbiseli adamlardan oluşan başka bir canavar doğurmuştu. Yasa şarabı yasaklamış ama suçun ticaretini büyütmüştü. Sokak köşelerinde fısıltıyla isimler dolaşıyordu. “Al Capone” gibileri dönemin gölge adamları hâline gelmişti.
1933’te yasak kalktı. İnsanlar bazı şehirlerde sevinçle kadeh kaldırdı. Fakat yasağın bitmesi, korkunun hemen bitmesi anlamına gelmedi. Şiddet bir kere sokağa yerleşmişti. Kurşun sesleri, bazı mahallelerde kilise çanları kadar tanıdıktı. Polis düdükleri gecenin karanlığını yırtıyor, anneler çocuklarını hava kararmadan eve çağırıyordu.
Sonra tabiat da konuştu…
Orta Batı’nın geniş tarlalarında yıllarca yanlış sürülen toprak, köklerinden koparılmış çayırlar ve kuraklık birleşince yer kabuğu intikam alır gibi havalandı. Önce rüzgâr çıktı. Sonra gökyüzü kahverengiye döndü. Ardından toz geldi.
“Dust Bowl” dediler buna ama bu isim, yaşananı anlatmaya yetmez ancak yaşayan bilirdi.
Bir çiftçi sabah verandaya çıkıyor, ufuk çizgisinin kaybolduğunu görüyordu. Güneş puslu bir kandil gibi görünüyordu. Toz, kapı aralıklarından eve giriyor, tabakların içine doluyor, beşiklerde uyuyan çocukların ağzına kadar ulaşıyordu. Kadınlar pencere aralarına ıslak bez sıkıştırıyor, erkekler ağızlarını mendille kapatıyordu. Toprak artık ekmek vermiyor, sadece boğaz yakıyordu.
Oklahoma’dan, Kansas’tan, Texas Panhandle’dan binlerce aile yola düştü. Kamyon kasalarına yatak, tava, İncil, birkaç battaniye ve kırılmamış ne varsa yüklediler. Çocuklar arkaya oturdu. Büyükler direksiyona geçti. Batıya, California yönüne sürdüler. Yol boyunca lastikler patladı, motorlar hararet yaptı, umutlar eksildi ama yine de gittiler.
1933’ün geceleri uzundu. Birçok evde elektrik kesikti. Birçok sofrada et yoktu. Birçok adam sessizleşmişti. Fakat aynı yıl, insanların içinde başka bir şey de doğuyordu: dayanma inadı.
Franklin D. Roosevelt göreve geldiğinde radyodan konuştu. İnsanlar mutfaklarda, dükkânlarda, komşu evlerinde toplanıp sesi dinledi. O ses, hemen mucize yaratmadı. Boş cepleri doldurmadı. Ama korkunun mutlak olmadığını hatırlattı.
Çünkü 1933 yalnızca berbat bir yıl değildi. Aynı zamanda insanın dibe vurduğunda bile tamamen batmadığını gösteren yıldı. Bankalar çöker, tarlalar kurur, şehirler kararır, sofralar boşalır. Ama yine de bir anne çocuğunu uyutur, bir baba ertesi sabah iş aramaya çıkar, bir yabancı diğerine çorbasını paylaşırdı.
Hayır. 1933 berbat bir yıldı…
Yalnızca ekmek azalmıyor, özgürlük de azalıyordu. Yalnızca bankalar çökmüyor, hukuk da çöküyordu. Dünyanın birçok yerinde insanlar henüz neyin başladığını tam olarak anlayamamıştı; fakat havadaki acımasız sertlik hissediliyordu. Sanki görünmez bir kapı kapanıyor, ardından uzun ve karanlık bir koridor başlıyordu.
Almanya’da bir adam kürsüye çıktı. Sesi öfkeliydi, cümleleri kesindi, vaatleri basitti. Adolf Hitler 1933’te iktidara geldiğinde birçok kişi bunu sıradan bir hükümet değişimi sandı. Oysa devletin kapısından içeri yalnızca bir siyasetçi değil, bir ideoloji girmişti.
İlk günlerde bazıları rahatladı. İş bulunacağını düşündüler. Sokakların düzene gireceğine inandılar. Bayraklar asıldı, marşlar söylendi, törenler yapıldı. Fakat çok geçmeden düzen denilen şeyin, korkunun başka bir adı olduğu anlaşıldı.
Muhalifler susturuldu. Gazeteler hizaya sokuldu. Sendikalar dağıtıldı. Kitaplar meydanlarda yakıldı. Üniversitelerden bazı isimler sessizce uzaklaştırıldı. Komşular birbirinden şüphe etmeye başladı.
Sonra kamplar kuruldu.
İlk başta bunlara geçici yerler dendi. Devlet güvenliği için gerekli olduğu söylendi. Tel örgüler çekildi, kuleler dikildi, listeler hazırlandı. İnsanlar numaralarla fişlendi. Bir kapıdan girenlerin çoğu, eski hayatlarına bir daha dönemedi.
Yahudilere yönelik dışlama da hızlandı. Dükkânların camlarına işaretler kondu. Memuriyet kapıları kapatıldı. Meslekler ellerinden alındı. Çocuklar okul sıralarında, aşağılanmayı öğrendi. Bir halk, önce yasalarla yalnızlaştırıldı; sonra nefretle hedef hâline getirildi.
Berlin’de bir terzi düşünün. Kırk yıldır aynı sokakta takım elbise diken yaşlı bir adam olsun. Bir sabah dükkânına geldiğinde vitrinin camına boyayla bir hakaret yazıldığını görüyor. Karşı kaldırımdaki eski müşterisi gözlerini kaçırıyor. Bu adam işte o anda anladı yıkımın bazen taşla değil de bakışla başladığını.
Japonya ise başka bir yolda yürüyordu. Askeri yayılma, ulusal gurur diye sunuluyordu. Mançurya’nın işgali eleştirilince Milletler Cemiyeti’nden ayrıldılar. Bu, yalnızca diplomatik bir karar değildi. Dünyaya verilen; “güçlü olan isterse kuralları terk edebilir” mesajıydı.
Uzak bir köyde ise Çinli bir çiftçi, tarlasının üstünden geçen askerî kamyonları izliyordu. Ne Tokyo’daki kararları biliyordu ne Cenevre’deki toplantıları ama toprağın artık kendisine ait olmadığını hissedebiliyordu.
İtalya’da Benito Mussolini çoktan iktidara gelmişti. 1933’te ise üniformalar, kortejler, selamlar, balkon konuşmalarıyla demir pençesini daha da sıkıyordu. Kalabalıklar coşkulu görünüyordu. Muhalefet zayıflatıldı, basın denetlendi, devlet tek bir iradenin gölgesine sokuldu.
Biraz daha doğuda ise başka bir sessizlik vardı…
Sovyetler Birliği sınırları içinde, özellikle bugünkü Ukrayna topraklarında açlık dolaşıyordu. Tarlalar vardı ama ekin yoktu. Ambarlar vardı ama anahtar halkta değildi. Köyler vardı ama içinde ses azalmıştı. Stalin yönetiminin zorlayıcı politikaları milyonları kıtlığa sürüklüyordu.
Bir anne düşünün. Masanın üstünde boş bir tas duruyor. Çocuğuna suyu biraz daha yavaş içmesini söylüyor; çünkü verecek başka şeyi yok…
Aynı yıllarda sürgün trenleri de işliyordu. İnsanlar geceleri kapıları çalınarak alınıyor, uzak yerlere gönderiliyordu. Bazıları suçunu bilmiyordu. Bazılarının suçu yalnızca yanlış düşünmekti. Bazılarının ise yalnızca yanlış zamanda doğru şeyi söylemek…
1933 berbat bir yıldı...
Çünkü o yıl dünyada yalnızca kriz yoktu; karakter sınavı vardı. Devletler güç ile adalet arasında seçim yapıyordu. Birçok yerde güç seçildi. İnsanlar güvenlik ile özgürlük arasında bırakıldı. Birçok yerde korku kazandı.
En kötüsü ise bütün bunlar olurken hayat devam ediyordu. Trenler kalkıyor, düğünler yapılıyor, çocuklar doğuyor, gazeteler satılıyor, kahvelerde iskambil oynanıyordu.
1933 yılı, yaklaşan fırtınanın ilk gerçek uğultusuydu.
Henüz şehirler bombalanmamıştı. Henüz milyonlar cephelere sürülmemişti. Henüz kampların dumanı göğe tam yükselmemişti ama gelin görün ki taşlar döşenmişti. Nefret örgütlenmiş, propaganda kurumsallaşmış, hukuk eğilmiş, vicdan susmaya başlamıştı.
İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, işte o yıl birçok sokakta duyuldu. Bazıları duymadı. Bazıları duyup inanmadı. Bazıları ise duydu, anladı ve korktu...
Tarih bazen felaketleri yazar ama asıl hikâye, o felaketlerin içinde yaşayan insanların nasıl ayakta kaldığıdır. 1933’ün gerçek romanı da John Fante’den “1933 Berbat Bir Yıldı” romanıdır.
Ancak John Fante’nin bu romanında asıl yıkım, gazetelerin manşetlerinde değil, bir çocuğun aynaya bakarken hissettiği sessiz utançta saklıdır. Dünya bazen ekonomik buhranlarla ya da büyük savaşlarla değil, genç bir insanın kendi bedeninden nefret etmeye başlamasıyla da çöker.
Dominic Molise, on altı yaşındadır. Fakat yaşıyla ruhu arasında mesafe vardır. Takvim ona genç der ama hayat ise onu çoktan yormuştur. Daha lise bitmeden yenilgiyi tanımış, daha ilk aşkı yaşamadan reddedilme korkusunu öğrenmiş, daha para kazanmadan parasızlığın ne demek olduğunu anlamıştır.
Bu yüzden John Fante’nin “1933 Berbat Bir Yıldı” romanı bir büyüme hikâyesi değil, büyümeye zorlanma hikâyesidir.
John Fante, Dominic’i kahraman gibi yazmaz ama onu zavallılaştırmaz da. Olduğu gibi bırakır yani kıskanç, arzulu, kırılgan, kibirli, komik, utanmış, umutlu ve umutsuz. Diğer bir ifade ile, tamamen gerçektir. John Fante’nin en büyük mahareti, karakterlerini edebiyatın vitrini için parlatmaması, hayatın içinden alıp masaya koymasıdır.
Dominic’in boyuna duyduğu öfke, çarpık dişlerinden utancı, kepçe kulaklarını saklama çabası yalnızca fiziksel meseleler değildir. Bunlar aslında sınıf meselesidir. Çünkü yoksulluk, ergen bir genci sadece parasız bırakmaz, ona eksik beden hissini de verir. Yüksel ergen genç kendini olduğu gibi değil, olamadığı şeyler üzerinden görmeye başlar.
Nasıl mı?
Mesela zengin çocuklar ona daha uzun görünür. Ya da temiz giyinenleri yakışıklı zanneder veya cebi dolu olanların rahatça güldüklerini düşünür.
Dominic Molise de böyle bir ergen gençtir. Bu nedenle onun beyzbol hayali bir spor hayali değildir. O eldiveni takıp sahaya çıktığında, yalnızca top yakalamak istemez; kaderi de yakalamak ister. Tribünlerin kendisine bakmasını, adının anons edilmesini, yoksul mahalleden çıkan çocuk olarak alkışlanmayı ister. Çünkü bazen başarı arzusu, yetenekten değil görünmez olma korkusundan doğar.
John Fante burada “Major League Baseball” hayalini Amerikan mitolojisinin bir parçası gibi kullanır. Beyzbol, o dönem Amerika’da sadece sıradan bir oyun değildir; aslında bir kabul edilme törenidir. Göçmen bir çocuğun bu oyuna tutunması da yaşadığı bu ülkeye aidiyet istemesidir.
Ancak Dominic Molise’nin evinde başka bir oyun da oynanmaktadır...
Babasının elleri çatlak ve nasırlıdır. O eller bir zamanlar duvar örmüştür ama şimdi işlevsizdir. İşsiz bir adamın gururu kolay yaralanır. Yaralanan gurur da çoğu zaman sevgiyi saklar, öfkeyi gösterir öyle değil mi?
John Fante’nin “baba” figürleri hep böyle, sevmesini bilen ama göstermeyi beceremeyen erkeklerdir. Bu romandaki baba figürü, İtalyan göçmeni, taş ustası, gururlu, dindar, öfkeli, savruk ama vazgeçmeyen bu erkek tipi, John Fante’nin kendi babasından izler taşır.
Amerikan edebiyatında birçok “baba” yazılmıştır, fakat John Fante’nin romanlarındaki babaları kadar hem sinir bozucu hem acınası olanı azdır. Çünkü onlar zalim değil; ezilmiş adamlardır ve ezdikçe küçülürler.
Diyebiliriz ki John Fante, Sigmund Freud’un otorite çatışmasını Karl Marx’ın sınıf mücadelesiyle örer ve “baba”yı ideolojik bir metafor olarak ortaya koyar.
Peki ya anne figürü?
Anne figürü, bu romanın görünmeyen omurgasıdır. Çoğu yoksul evde olduğu gibi burada da aileyi ayakta tutan görünmeyen emektir. Kadınlar o dönem tarih kitaplarında az görünür, ama mutfaklarda, dikiş masalarında, dua ederken, çocukları yatıştırırken tarihin gerçek taşıyıcılarıdır.
Huysuz babaanne, kardeşler, dar ev, sıkışmış odalar da romanın içinde birer dekor değildir. Bunlar Dominic Molise’nin ruhunun mimarisidir.
Nihilist bir üslupla yazılmış bu romanın erotik damarında bile utanç vardır. Dominic Molise’nin arkadaşının ablasına duyduğu arzu, keşiften çok uzaktan bakıştır. Arzuladığı kadın kadar, arzulama hakkını da sorgular. Çünkü yoksulluk, insanın romantizmini bile elinden alır, başkasına verir.
Bu nedenle “1933 Berbat Bir Yıldı” ekonomik kriz romanı değildir. Bu roman; “Tanrım, ne iş? Bu mu istediğin? Bunun için mi getirdin beni dünyaya? Doğmayı ben istemedim, benim parmağım yok bu işte ama buradayım ve sana önemli sorular yöneltiyorum, nedenlerini bilmek istiyorum, yanıtla, bir işaret ver; iyi bir Hıristiyan olmanın, on iki yıllık Katolik doktrininin ve dört yıllık Latincenin karşılığı bu mu?” diyen genç Dominic Molise üzerinden yoksulluğun ergenlik üzerindeki etkisini anlatan sert bir romandır çünkü asıl çöküş, ekonomik değil, duygusaldır. Yoksulluk aynı zamanda varoluşsal bir yoksunluk hâlidir.
Fakat bunu John Fante bunu sloganlarla anlatmaz. Bir bakışla, eski bir ayakkabıyla, mezuniyet kıyafeti alamama korkusuyla, boy aynasının karşısındaki sessizlikle anlatır. Birçok yazar yoksulluğu teorileştirken John Fante duygusunu bire bir verir. Odaya giren mentollü merhem kokusunu, ucuz sabunu, duvar ustasının ceketine sinmiş kireci, mutfaktaki kaynamış patatesin tadını hissettirir.
John Fante’nin dili bu yüzden etkileyicidir. O, sade cümlelerle derin yaralar açar.
John Fante’nin tüm romanlarını dilimize çeviren Avi Pardo da önemlidir. John Fante’nin sert, doğrudan, duyguyu süslemeden aktaran tonunu Türkçeye taşımak kolay değildir. John Fante fazla detaylı çevrilirse bozulur; eksik çevrilirse de sönük kalır. Mutlaka denge gerekir ki Avi Pardo bunu ustalıkla kurar.
Belki de şimdi John Fante neden bu kadar geç keşfedildi, diyeceksiniz.
Haklısınız ama unutmayın, edebiyat dünyası çoğu zaman gösterişli anlatılan acıları sever. John Fante ise acıları büyük manifestolar yerine mutfakta sıkışmış hayatlar olarak ya da kahramanlık yerine mahcubiyet olarak veya zafer yerine sürünerek devam etme hâli olarak daha sade bir şekilde yazdı.
John Fante’yi büyük bir tesadüf eseri ilk keşfeden Charles Bukowski oldu. Onun kitaplarından gerçek edebiyatın nelerden ilham aldığını öğrendi ve John Fante’yi “Tanrı”sı ilan etti.
“1933 Berbat Bir Yıldı” romanı ölümünden sonra 1985 yılında yayımlanmıştır. İlginç olan şudur ki bu romanın yazarıyla birlikte tamamlanamamış olması aslında bir eksiklik değildir. Tam aksine, tamamlanmamışlığı da hayatın da çoğu zaman yarım kaldığını, hayallerin çoğunlukla gerçekleşmediğini ve büyümenin tam da bu kırıklar sayesinde mümkün olduğunu anlatan romanın ruhuna uygun düşen ilahi bir yarım kalmışlık gibidir.
1933 berbat bir yıldı…
İnsanlık, gelecekte başına gelecek felaketlerin provasını yapıyordu. O yıl sokaklarda dolaşan açlık, birkaç yıl sonra kıtalarda dolaşacak kana dönüşecekti. O yıl meydanlarda yükselen nefret, sonra şehirlerin üstüne bomba gibi yağacaktı. O yıl bir çocuğun pencereden dışarı bakarken hissettiği korku, ileride milyonlarca çocuğun ortak mirası olacaktı.
Gerçekten de öyle oldu…
Önce II. Dünya Savaşı geldi…
Şehirler yandı. Trenler artık umut değil, ölüm taşıdı. İnsan eliyle kurulmuş kamplardan duman yükseldi. Anneler çocuklarının isimlerini kalabalıkta kaybetti. Babalar geri dönemedi. Denizler ceset gördü, ormanlar çığlık duydu.
Sonra bir sabah gökyüzü iki kez yarıldı…
Hiroşima and Nagasaki’ye atılan iki atom bombası ile insan, güneşi taklit etmeye kalktı. Bir şehirde gölgeler duvarlara yapıştı. Bir çocuk elindeki oyuncağı bırakacak zaman bile bulamadı. Bir annenin saçlarına bir anda küller yağdı. Bilim ilerlemişti belki ama vicdan gerilemişti.
Savaş bitti dediler ama bitmedi…
Bu kez ormanlara girdi. Çamurun içine saklandı. Pirinç tarlalarında dolaştı. Helikopter pervanelerinin sesiyle birleşti.
Vietnam Savaşı boyunca gençler başka kıtalarda ne için savaştıklarını bilmeden öldü. Napalmın altında koşan çocukların görüntüsü, modern çağın utancı olarak hafızaya kazındı.
Yine bitti dediler ama bitmedi…
Çöllere geçti sonra.
İran - Irak Savaşı sekiz yıl sürdü. Genç adamlar mayın tarlalarına sürüldü. Şehirler siren sesleriyle uyandı. Anneler aynı ağıdı farklı dillerde söyledi. Sınırlar değişmedi belki ama mezarlıklar büyüdü.
Yine bitti dediler ama bitmedi…
Bu kez Avrupa’nın kalbinde, herkesin bir daha olmayacağını sandığı yerde kapıyı çaldı. Bosna Savaşı sırasında komşular birbirine silah doğrulttu. Aynı sokakta büyüyen insanlar, birbirinin adını hedef listesine yazdı. Srebrenica Katliamı, yüzyılın sonuna bırakılmış kara bir imza gibiydi.
Yine bitti dediler ama bitmedi…
Filistin topraklarında çocuklar doğduklarından itibaren taş, tel örgü, siren, enkaz ve bekleyiş gördü. Bazıları denizin birkaç kilometre ötede olduğunu duydu ama hiç göremedi. Bazıları gökyüzüne baktığında yıldız yerine insansız hava araçları ve drone gördü.
Ve şimdi yine insanlar ekranlara, sosyal medya ağlarına bakıyor…
Yeni gerilimler, yeni saldırılar, yeni misillemeler; Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran ekseninde büyüyen korkularla eski hikâye yeniden sahneleniyor. Güçlüler konuşuyor, sıradan insanlar bedel ödüyor.
Ama bütün bunların arasında değişmeyen bir şey de vardı. John Fante, o berbat yılın içinden bir çocuğu çekip çıkarmış ve onu sayfaların içinde özgür bırakmıştı. İşte o çocuk hâlâ pencereden dışarı bakıyordu.
1933’te Dominic Molise penceredeydi.
1945’te Hiroşima’da başka bir çocuk.
1968’de Saigon’da bir başkası.
1986’da Basra’da.
1993’te Saraybosna’da.
Bugün Gazze’de, Tel Aviv’de, Tahran’da, Kiev’de, dünyanın başka bir sokağında yine bir çocuk pencereye gidiyor.
Hepsinin yüzü farklı, dili başka ama gözlerindeki ifade hep aynı ne yazık ki…
Belki dünya hâlâ kusurlu. Belki tarih hâlâ acımasız. Belki insan hâlâ kendi gölgesinden korkuyor.
Şimdi bir yerde hâlâ bir çocuk eldivenini eline geçirip boş arsada top bekliyor. Bir yerde bir kız çocuğu molozların arasında defterine çiçek çiziyor. Bir yerde iki düşman askerin anneleri aynı duayı ediyor.
Ama başka bir yerde biri haritaya yeniden çizgi çekiyor. Biri yeni emir veriyor. Biri sireni çalıştırıyor. Biri kapıyı kırıyor ve pencereye yürüyen çocukların sayısı azalmıyor.
Belki insanlık hâlâ kurtarılabilir…
Çünkü hâlâ enkazın altından çıkarılan bir yabancıya su uzatan eller var. Hâlâ kendi acısına rağmen başkasının yarasını saran insanlar var. Hâlâ öğretmenler savaş sabahlarında sınıf açıyor, doktorlar siren sesleri altında ameliyat yapıyor, anneler çocuklarına masal anlatıyor, birileri karanlıkta mum yakıp kitap okumaya devam ediyor. Bütün bunlar, insan türünün henüz tamamen çürümediğine dair kanıtlardır.
Belki de değildir…
Çünkü aynı eller bazen tetiğe de uzanıyor. Aynı zihinler hem şiir yazıp hem toplama kampı kurabiliyor. İnsan, merhamet ile vahşeti aynı kalpte taşıyan tek canlı gibi görünüyor. Her yüzyıl, “artık öğrendik” dediği yerden yeniden başlıyor. Harabelerin üstüne şehirler kuruluyor, şehirlerin altına yine mezarlar kazılıyor. Teknoloji ilerliyor ama öfke yerinde sayıyor.
Belki soru budur…
Yani mesele insanlığın kurtulup kurtulamayacağı değil, insanın kendisiyle ne yapacağıdır. Gücü adalete mi verecek, korkuya mı? Bilgiyi iyileştirmek için mi kullanacak, yok etmek için mi? Çocuğuna miras olarak barışı mı bırakacak, düşmanlık mı? Asıl dava, dışarıdaki savaşlardan önce içerideki savaştır.
Belki de her şey için çok geç...
Belki fırsatlar birer birer harcandı. Belki bazı eşikler sessizce aşıldı. Belki iklim, savaşlar, nefret, eşitsizlik ve yorgunluk biriktiğinde geri dönüş sandığımız kadar kolay olmayacak. Belki gelecek kuşaklar bize bakıp, “Böyle olacağını biliyorlardı ama yine de durmadılar.” diyecek.
Sanırım en korkuncu da…
Dünyanın sonunun büyük bir patlamayla değil, insanların yavaş yavaş kötülüğe alışmasıyla gelecek olmasıdır.
Her şey yerle bir olurken bir çocuk pencereden dışarıya baktı ve hâlâ hayal kurmaya çalıştı. İnsanlığın masumiyeti kaybolduğundan, dünya onun hayallerini çoktan rehin almıştı.
Dominic Molise büyümenin aslında bir yıkım olduğunu fark ettiğinde çoktan büyümüştü. Beyzbol eldiveni hâlâ elindeydi ama top çoktan başka bir sahaya fırlatılmıştı.
Yani…
1933 berbat bir yıldı…
***




Öznur Demir
1933 Berbat Bir Yıldı, Serhat Poyraz anlatımıyla, mükemmel bir analiz, harika bir kitap tanıtımı olmuş. Bir kez daha hayranlıkla okudum. Edebiyata katkılarından dolayı teşekkür ederim 4 hafta önceümit şevki somyürek
sisyanı nereden almalıyım SUNA arkadaşım4 hafta önce
ÜMİT ŞEVKİ SOMYÜREK
1933 kitabı; tıpkı kızım sana söylüyorum gelinim sen anla kitabı gibiydi.1 ay önce