TOMRİS UYAR
(15.03.1941 – 4.07.2003)
Tomris, bekleme odalarını sadece amacına hizmet eden mekânlar olarak görmemişti. O alanlar zamanın ağırlaşarak insanların omuzlarına çöktüğü, gündelik hayatın özenle giydirilmiş kimliklerinin birer birer çözülmeye başladığı tanımlanamayan tuhaf eşiklerdi. Beklemekten rahatsız olmuyordu aslında. Onu huzursuz eden, bekleyişin insana fark ettirmeden yaptığı o sessiz darbeydi. İnsan acele ederken karakterini gizleyebilirdi belki. Konuşurken kendine yeni bir yüz takınabilirdi, hatta başarılarının, unvanlarının, alışkanlıklarının arkasına saklanabilirdi ama susmuş beklerken bütün bunlardan yavaş yavaş sıyrılır; sabırsızlığı, kibri, korkusu, umudu, çaresizliği ve en çok da yalnızlığı hiçbir çaba göstermeden yüzüne yerleşirdi. Belki de bu yüzden bekleme odaları ona hayatın en dürüst mekânları gibi görünürdü. Doktorun kapısının önünde profesörle işçi, zenginle yoksul, şehirliyle köylü, güçlüyle güçsüz aynı sessizliğin içine oturur, birbirlerinden ne kadar farklı hayatlar yaşamış olurlarsa olsunlar, aynı belirsizliğin içinde sıralarını beklerlerdi. Orada ne cüzdanın ağırlığı ne de kartvizitin üzerindeki unvan bir anlam taşırdı. İnsan, beklerken yalnızca kendi bedeniyle, kendi acısıyla ve kendi fâniliğiyle baş başa kalırdı. Tomris'in asıl dikkatini çeken de buydu: Hayatın başka hiçbir yerde bu kadar açık etmediği eşitliği, bekleme odaları en sıradan hâliyle gözler önüne seriyordu...
Turgut'un kalça kırığından sonra yolu bir fizik tedavi uzmanına düştüğünde işte böyle bir odanın içine girdi. İçerisi, Türkiye'nin küçük bir özeti gibiydi. İpek eşarplı, pahalı parfümlü kadınlarla yamalı pantolonlu köylüler aynı sırayı bekliyordu. Felçli yaşlılar, oğullarının omzuna yaslanmış, gençler telefonlarına bakıyor, çocuklar sıkıntıdan ayaklarını sallıyordu. Kimsenin zenginliği ya da eğitimi ağrısını hafifletmiyordu. Acı, herkesi aynı hizaya getiriyordu.Tomris'in gözü önce insanlara değil, eşyalara takıldı. Kaydıran kirli Yozgat kilimi, güneşte rengi kaçmış plastik sandalyeler, yıllardır kimsenin açmadığı eski dergiler... Bir ülkenin estetik anlayışı, çoğu zaman bekleme odalarında ele verirdi kendini. Bakımsızlık yalnızca duvarlarda değil, insanların birbirine gösterdiği özende de eksiliyordu. Saatler ilerledikçe öfkelenmeye başladı. Dört hastaya aynı saate randevu verilmişti. Bu sadece kötü bir organizasyon değildi. Bu, insanların zamanını değersiz sayan bir zihniyetin vurdumduymazlığıydı. Muayenehanenin sahibi, içeride dakikaları paraya çevirirken dışarıda bekleyenlerin ömürlerinden eksiliyor, zamanlarından çalınıyordu.
Tomris, hayatı boyunca insanın sömürülmesinin yalnızca fabrikalarda ya da siyaset meydanlarında gerçekleşmediğine inanan bir kadındı. Edebiyat dünyasında genç yazarların umutları sömürülüyor, gazetelerde kalemler, yayınevlerinde emekler, gündelik hayattaysa hastaların çaresizliği... Şekiller değişiyor, düzen aynı kalıyordu. Belki de bu yüzden bekleme odasında yaşadığı öfke, tek bir doktora yönelmiyordu. Karşısında, fırsat bulduğu her yerde insanın zayıflığından nemalanan büyük bir düzen dikiliyordu. Onun bu duyarlılığı rastlantı değildi. Çocukluğundan beri bedenin ne kadar kırılgan olduğuna tanıklık etmişti. Hayat, ona beden kadar ruhun da sakatlanabileceğini öğretmişti. En ağır yaraların bedende değil, ruhta açıldığını acı bir şekilde deneyimleyerek çok genç yaşında öğrenmişti. Henüz anne olmanın sevinciyle, bir buçuk aylık bebeğini büyümesi için emzirirken kucağında kaybetmesi, onu geri dönüşü olmayan bir sessizliğin girdabına bırakmıştı. O günden sonra insan acısına karşı duyduğu hassasiyet takıntıya dönüşmüştü. Başkasının çaresizliğine kayıtsız kalamıyor; acının ticarete dönüşmesini kişisel bir hakaret olarak algılıyordu.
Belki de bu yüzden muayenehanedeki bekleyiş, bir bekleyişten çok öteydi. O odada herkes iyileşmek için bulunuyordu ama Tomris, insanların umutlarının nasıl tüketildiğini görüyordu. Doktorun geciken dakikaları, ona hastaların ömründen çalınmış zamanlar gibi görünüyordu. Yine de dışarı çıkarken gülümsedi.
-Elbette yine geliriz…
Bu cümleyi nezaketinden söyledi. Hayatı boyunca öfkesini bağırarak değil, yazarak büyütmüştü. İnsanları yüzlerine karşı mahkûm etmektense, onları satırların içine yerleştirmeyi seçiyordu. Çünkü yazının vicdanı, anlık öfkeden çok daha uzun sürüyordu. O bekleme odasından ayrıldığında yalnızca eşini doktora getirmiş bir kadın değildi artık. Bir kez daha, modern hayatın insanı nasıl yavaş yavaş nesneleştirdiğine tanıklık etmiş bir yazardı. Yazmak, onun için yalnızca estetik bir uğraş değil, vicdanın kayıt defteriydi. Dünyayı değiştireceğine inanmıyordu belki ama dünyanın hangi noktalarda insanlığını kaybettiğini unutturmamaya çalışıyordu. Bu yüzden en sıradan görünen anılar bile onun elinde, bir dönemin ruhunu ele veren sessiz tanıklıklara dönüşüyordu. Tomris Uyar'ın edebiyatı biraz da bu yüzden ayrıntının edebiyatıdır. Başkalarının önemsiz gördüğü bir kilim, eski bir dergi ya da plastik bir sandalye onun metninde karaktere dönüşür. Çünkü insan, çoğu zaman büyük felaketlerde değil; küçük ihmallerde görünür.
HAYATI
Tomris Uyar, 15 Mart 1941’de İstanbul’da doğdu. Hukukçu Celile Girgin ile hukukçu ve yazar Ali Fuat Gedik’in kızıydı. Dedesi Süleyman Sırrı Gedik, Cumhuriyet Halk Partisi’nden Trabzon milletvekiliydi. Eğitimine Taksim’deki Yeni Kolej’de başladı, ardından İngiliz Kız Ortaokulu’na ve Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne devam etti. 1961’de buradan mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü’nü 1963’te bitirdi.
İlk evliliğini şair Ülkü Tamer ile 1963’te yaptı; bu evlilik kısa sürdü. Bir süre Cemal Süreya ile birlikte oldu. 1968’de şair Turgut Uyar ile evlendi ve 1969’da Hayri Turgut adında bir oğulları dünyaya geldi.
Hayatının büyük kısmını İstanbul’da geçirdi. Çevirmenlik yaptı ve çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. 4 Temmuz 2003’te İstanbul’da, 62 yaşındayken vefat etti. Oğlu Hayri Turgut Uyar, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
ARDINDAN
Edebiyat camiasında birçok isim onu İkinci Yeni şairleriyle yakın ilişkisi nedeniyle anarken, dil ustalığı ve bireysel bakış açısıyla öne çıkan bir yazar olarak değerlendirir. Eleştirmenler ve okurlar arasında Türkçe’yi en iyi kullananlardan biri olduğu, humanist ve özgün yaklaşımıyla takdir edildiği sıkça dile getirilir.
Çetin Altan
Toprağa verildiği gün kaleme aldığı yazıda, Tomris’in özel bir yetiştirilme ortamından çıkıp Türkiye’de demir atacak bir liman bulamayan bir “yazı okyanusuna” atıldığını söylemiştir.
Füsun Akatlı
Yazar ve eleştirmen Füsun Akatlı, yakın dostu Tomris Uyar’ın ardından onun edebiyatçı kimliğinin ve Türkçesinin eşsizliğine vurgu yaptı. Onun sadece yazan değil, edebiyatı bir yaşam biçimi olarak kuran tavrını överek, edebiyat dünyasının en doğrucu ve nitelikli seslerinden birini kaybettiğini belirtti.
Selim İleri
Tomris Uyar ile uzun yıllara dayanan bir dostluğu olan Selim İleri, onun vefatının ardından derin bir hüzünle konuştu. İleri, Tomris Uyar’ın öykücülüğünün yanı sıra Türkçeye kazandırdığı muazzam çevirilere (başta Küçük Prens ve Virginia Woolf çevirileri olmak üzere) değinerek, onun yokluğunun edebiyat ortamını "daha çorak ve heyecansız" bıraktığını dile getirdi.
Murathan Mungan
Mungan, Tomris Uyar’ın edebi disiplinine ve bağımsız karakterine hayranlığını gizlemeyen isimlerdendi. Onun ardından yaptığı değerlendirmelerde, Tomris Uyar'ın popüler kültürün sığlığına asla prim vermeyen, her zaman niteliği ve sanatsal derinliği savunan o asil ve ödün vermez duruşunun altını çizdi.
Doğan Hızlan
Eleştirmen Doğan Hızlan, Tomris Uyar’ın öykücülüğündeki modern ve yenilikçi damara dikkat çekti. Hızlan, onun günlük türüne getirdiği "Gündökümü" tarzı yeni soluğu ve sıradan insanların iç dünyasını anlatmaktaki ustalığını vurgulayarak, Türk edebiyatının en seçkin kalemi olduğunu ifade etti.
Ayrıca hatırlanması gereken bir nokta: onunla ilgili en dokunaklı “konuşmama”lardan biri Cemal Süreya’ya ait ayrılıklarının ardından onun hakkında hiçbir şey söylemeyeceğine dair söz vermiş ve gerçekten de bir daha yazmamıştı.
Ölümünün Ardından Hatırlanan O Büyük Gerçek:
Medya ve popüler kültür onun ölümünün ardından sıklıkla Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Edip Cansever’in ona yazdığı şiirleri öne çıkarsa da dostları ve edebiyat dünyası ısrarla onun kendi başına devasa bir edebi güç olduğunu savundu. Tomris Uyar’ın hayattayken söylediği şu söz, ölümünün ardından adeta onun hayata karşı bıraktığı bir manifesto gibi nitelendirildi: "Sevgililik ya da aşk duygusu zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu Edip Cansever öğretti bana."Onun ardından yazılan yazılarda ortaklaşan tek bir duygu vardı: Türk edebiyatı hem çok titiz bir dil ustasını hem de Beyoğlu sokaklarından eksilen o duru, samimi ve entelektüel aydın kadın siluetini kaybetmişti.
ESERLERİ
1971: İpek ve Bakır (Bilgi), 1973: Ödeşmeler (Sinan), 1975: Dizboyu Papatyalar (Okar), 1976: Gündökümü 1975 (Koza), 1979: Yürekte Bukağı (Okar) - Sait Faik Hikâye Armağanı, 1981: Yaz Düşleri/Düş Kışları (Ada), 1981: Sesler, Yüzler, Sokaklar (Hür), 1983: Gecegezen Kızlar (Ada), 1984: Büyük Saat (Can), 1985: Rus Ruleti- Dön Geri Bak, 1985: Günlerin Tortusu 1980 - 1984, günce (Ada), 1986: Yaza Yolculuk (Ada) - Sait Faik Hikâye Armağanı, 1989: Yazılı Günler 1985 - 1988, günce (Can), 1990: Sekizinci Günah (Can), 1992: Otuzların Kadını (Can), 1992: İki Yaka İki Uç (Gendaş), 1995: Tanışma Günleri, Anları, günce (Can), 1997: Aramızdaki Şey (Can), 2000: İstanbul'da Zaman (Büke), 2003: Gündökümü I - II (YKY)
Ödülleri
1980 - Sait Faik Hikâye Armağanı (Yürekte Bukağı ile)
1987 - Sait Faik Hikâye Armağanı (Yaza Yolculuk ile)
2002 - Sedat Simavi Edebiyat Ödülü (Güzel Yazı Defteri ile)
KAYNAKÇA
K4, Mynet, Hürriyet, Edebiyat Haber, pazartesi14.com, Wikipedia, Cumhuriyet, Bir Uyumsuzun Notları
***


















