KADININ ADI YOK
Bu metni niye yazdım? Beni doğuran bütün cehaletine rağmen içgüdüsel duygularıyla beni barındırıp besleyen, sağlıklı kılan müteveffa annem için; aynı karındaştan gelip beni esirgeyip kollayan üç ablama; benim gibi buyurgan, asabiyetli bir insana şikayetsiz, pazarlıksız gönüllülükle her gün serpme kahvaltılı günle buluşturan, tertemiz beyaz çarşaflarla huzur uykusuna yatıran eşime tükenmekte olan ömrümün hissettirdiği hassasiyetiyle bir minnet borcum var.
Henüz yeterince çevre bilinci gelişmemiş yıllarda duvarlara yazı yazmış; bir bayram günü coşkusuyla elde bayraklarla akın akın nümayişlerden gelen bir jenerasyondan geliyorum. Buna bir yenisini eklemek mümkün. Bunu yanlış da bulmuyorum. Bütün bu yüksek volümlü ortamda toplumsal izdüşüme baktığımızda sorun gerilemiyor; mütemadiyen ilerliyor…
Toplumsal değişim, toplumsal sözleşme yükselmiyor. Sekiz sütuna manşet kadın cinayetleri çoğalarak artıyor. Sorun belli coğrafyada hapsedilemiyor. Dünyanın pek çok ülkesinde sıklıkla kendini hissettiriyor. Cehaletle, az gelişmişlikle, gelir düzeyi ile feodaliteyle; korelasyonu var ama yüzde yüz değil. Entelektüel, eğitimli ve gelişmiş ülkelerde de rastlanıyor. Hem de kadını koruyan bütün pozitif ayrımcılıkla yapılmış mevzuat ve işleyişlere rağmen. Nedeni, biçimi ve sıklığı değişiyor yalnızca…
Ne yapmalı? Kısa, orta ve uzun erimde… Uzun vadede yeni bir nesil ile yeni bir toplumsal sözleşme yazmalıyız. Örgün, yaygın, kitle eğitim gerçekleştirmeliyiz. Akran zorbalığından uzak, özürlü insanlarla bir arada kaynaşarak yaşayabilen, çevreyle barışık, kıt kaynakları duyarlılıkla tüketen, onurun zenginlikle ifade edilmediği, kendi iradesi dışında karşı cins bedenine dokunmama amentüsü olan bir eğitim hedefi…
Öncelikle okul öncesi öğretimde ana sınıflarında, anaokulunda başlayan yeni bir sözleşme ile yeni bir mefkûreli insan yaratmak örgün eğitimde hedef olmalı. Toplumun Ergenekon'un da bir kızıl elması olmalı. Amaçlı, hedefli, istendik davranışlar kazanan. Köy Enstitülerinde köy kalkınma liderleri yetiştirmek gibi… Yeni hassasiyetleri olan bir nesil. Asımın nesli de deseniz olur. Bence bir beis yok… Adları, sözcüklerin zihinlerde yarattığı çağrışımları değil içeriğe odaklanın. Japonya, Almanya başarmış biz de heybemizde onlar kadar yükümüz de olmadığına göre başarabiliriz.
Tabii ki ben bir bilim adamı değilim. Tespitlerim bu hassasiyetle ele alınmalı. İnsanlık tarihinin başlangıcında eşit iki cins var. Kadın ve erkek… Kadının iki stratejik kaybı var. İlki; avcılık dönemi üretim ilişkilerinde iri cins avları avlamak için kollektif bir çabaya ihtiyaç varken kadının çadırda, kovukta, mağarada kalması. Ev düzeni ve çocuk bakımını üstlenmesi, üretimden kopması, ikincil rollere rıza göstermesi… Diğeri bilginin artması ile Tanrı gibi görünen (Kibele) kadının doğurganlık sırrının öğrenilmesi ile sıradanlaşması, erişilir hâle gelmesi…
Burdan çıkan sonuç bence şu; hızla erkek egemen üretim ilişkilerine kadının da aynı oranda katılması. Kaybı düşünün bir toplumun bütün yaratıcı değerlerinin yarısı; tarlada, ahırda, pazarda, fabrikalarda, laboratuvarlarda yok. Erkeğin zihninde eşin "eşitim" düzeyine indirgenmesi gerek. Kadınlar çalışıp katma değer yaratırsa dış dünyada binbir meşakkatle kan ter içinde rekabetçi ortamda kazanılan değerin, paranın; erkeği de örseleyen sosyal psikolojisinin kadınlar tarafından fark edilmesi ile empati duygusunun yükseleceğini düşünmekteyim.
Bütün bunlar; sorunu ortadan kaldırmaz ama sürdürülebilir, yönetilebilir hâlde tutar. Kadın cinayetleri sorununu gelişmiş ülkeler düzeyine çekebilir. Gelin birlikte bir düş kuralım. Birazdan okuyacağınız metinden hareketle kadın ve erkek; Sartre ve Beauvoir gibi veya ona yakın bir akitle; yeryüzüne baktığımızı düşünün… İlkin zihinlerimizdeki problemleri çözeceğiz. Beyindeki düğümleri çözemedikçe toplumdaki sorunları çözemeyiz.
Felsefi analizler, varoluşsal sorgulamalar, Antik Çağ filozofları üzerine yazıların yayınlandığı Paloetos isimli felsefe, edebiyat, psikoloji ve düşünce odaklı içeriklerin paylaşıldığı platformdan sayfama şu bilgi anektodu düştü:
"Filozof Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, Paris’in ünlü Café de Flore’unda, kahve fincanlarının başında yalnızca hayatı ve felsefeyi tartışmıyorlardı. İnsanlığın en eski çıkmazların birine de cevap arıyorlardı. Bir insanı, onu kendimize ait kılmadan sevebilir miyiz?
Sartre, Beauvoir’in özgürlüğüne, Beauvoir ise Sartre’nin sınır tanımayan düşünce dünyasına hayrandı. İlişkileri kıskançlıklardan, çelişkilerden, ayrılıklardan ve acı veren itiraflardan bağımsız değildi. Onları bir arada tutan, birbirlerine sahip olmaları değil, bütün bu zorluklara rağmen birbirlerini yeniden seçmeleriydi. Çünkü onlar, kendilerini tamamlayacak birer yarım aramıyorlardı. Her biri kendi başına bir bireydi ve diğerine hayatında yer açmayı seçmişti."
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, kaybetmekten korktuğu kişiyi özgürlüğünden mahrum bırakarak yanında tutabileceğini sanmasıdır.
***



















