Gerçek Olmadan Önce

Ayşe Parlar Gürkan

21-10-2026 15:19

Advert

Hayal gücümüz… Ne muazzam bir özelliğimiz. Ve biz yazarların sık kullandığı bir durum. Belki biraz oyun oynamak gibi. Özgürlüğü de içeriyor. Ve çok zevkli. Çünkü yaratıcı tarafımız ortaya çıkıyor. Ve yaratıcı taraf şu fâni dünyada insanın var olmaktan duyduğu mutluluğu pekiştiriyor. 

Bir şeyi daha var olmadan görebilir miyiz? İlk okuduğumuzda çok iddialı bir cümle olarak görünse de evet, bizlerin, öykücülerin yaptığı aslında bu. Henüz yazılmamış bir öykünün kahramanını görüyoruz, cümlelerini duyuyoruz. Sonra da bunları yazılarımıza döküyor ve hayal gücümüzü, yaratıcılığımızı herkesle paylaşıyoruz. 

İnsan zihni gerçek anlamda çok şaşırtıcı. Geçmişte yaşadıklarımızı yeniden canlandırmakla kalmıyor; bunları parçalıyor, değiştiriyor, tekrar birleştiriyor ve daha önce hiç var olmamış bir şeyi ortaya çıkartıyor. Yani hem hayal ediyor hem de yaratıyor. 

Aslında hayal gücü ile yaratıcılık aynı şey değil. Hayal gücünü yakıt olarak tanımlarsak yaratıcılığı da arabanın ilerlemesini sağlayan tekerleklere benzetebiliriz. Hayal gücü zihinsel olasılıkları üretirken yaratıcılık onları harekete geçiriyor. 

Hayal gücü yaratıcılığı besliyor. Hayal gücümüz ile henüz zihnimizde var olmayan fikirler, imgeler oluşuyor; yaratıcılık ise tüm bu fikirler içerisinden düzenleme yapıyor. İşte tüm yazılarımız, öykülerimiz bu süreçlerden geçerek çıkıyor.

Ve her öyküyü, şiiri, yazıyı bu şekilde okumak da ayrı bir heyecan hissettiriyor insana. Çünkü sayısız hayal gücü ve yaratıcılığa tanıklık etmiş oluyoruz, birbirinden farklı dünyalara eşlik ediyoruz. 

Ve insanoğlu doğuştan yaratıcı olma potansiyeli ile doğmakta.  

Hayal gücü geniş bir kavram ve tanımlaması da hem zor hem kolay. Tanım olarak zihinde var olmayan bir şeyi oluşturmak, canlandırmak kapasitesidir. Yaratıcılık ise bu hayal edilen ya da daha önceden zihnimizde var olanı dönüştürerek özgün ve yeni bir şey ortaya koymaktır. 

Hayal gücünün sonsuzluğu... Zihnimizin içerisindeki sonsuz evren.

Gözlerimizi kapatıp uzun zamandır özlediğimiz bir arkadaşımız ile sarıldığımızı canlandırabiliriz, sevdiğimiz bir şarkıyı zihnimizde duyabiliriz, bir çiçeğin kokusunu zihnimizde canlandırabiliriz, bir parça pamuğun yumuşaklığını zihnimizde hissedebiliriz.

Çok büyüleyici değil mi? İnsanın bu kapasiteye hayran olmaması elde değil. Buradan aslında çok farklı yazılar da çıkar ama şimdilik aklımdaki konuya geri döneyim. 

Zihnimizin içindeki bu sonsuz kapıların bazen sekteye uğradığını siz de hissediyor musunuz?  Hayal gücünüzün, yaratıcılığınızın azaldığı hatta durduğu zamanlar oluyor mu? Özellikle yazılarınızı yazarken bir türlü aktarmak istediğiniz duyguyu aktaramadığınız ya da kurduğunuz cümlelerde içinize sinmeyen bir durum yaşadığınız oluyor mu? Cevabınız “Hayır.” ise ne mutlu sizlere.  Cevabı benim gibi “Evet.” olanlar için ise iyi haberlerim var. 

Yakın zamanda yapılan bir araştırmada hayal gücünün yapı taşlarından olan zihinsel canlandırma ile yaratıcı yazma performansı arasındaki ilişki, davranışsal deneyler ve beyin görüntüleme yöntemleri ile araştırılmış (1). Araştırmada dokunsal canlandırmanın, anlamsal olarak birbirinden uzak kavramlar arasında bağlantı kurulmasını kolaylaştırabileceği ve bunun yaratıcı yazmaya yansıyabileceği gösterilmiş. Tıkanıklığı çözmek için güzel bir egzersiz olabilir.  

Dokunsal canlandırma dediğimizde bir şeye gerçekten dokunmadan o dokunma deneyiminin zihinde nasıl hissettireceğini deneyimlemekten bahsediyorum. 

Bunu pratik bir örnek ile anlatmak isterim. Gözlerinizi kapatarak bir çam ağacının kabuğuna dokunduğunuzu düşünün. Pürüzlü yüzeyini, çıkıntılarının parmak uçlarına dokunmasını hissedebilirsiniz. Pürüzlü yüzeyde elinizi gezdirirken parmak uçlarınızın acıdığını dahi hissedebilirsiniz. Bu sürecin sadece zihninizde çam ağacını hayal etmekten çok daha farklı imgeler (zihinsel canlandırmalar) ürettiğini göreceksiniz. Sadece çam ağacını görsel olarak hayal ettiğinizde kahverengi, kabuklu, yeşil kelimeleri gibi yakın çağrışımlar zihninize gelebilir. Dokunduğunuzu düşündüğünüzde ise pürüzlü yüzeyi, pürüzlü yüzeyinin parmak uçlarımıza batması, kabuğunun soyulması, alttan daha pürüzsüz bir dokunun çıkması gibi farklı çağrışımlar bulabilirsiniz. Bir öykücü için bunun sonucu şöyle bir cümle bile olabilir:

“Şu ana kadar yaşadığı deneyimler kendisine acı gelse de her acı veren deneyimin altından yeni, pürüzsüz bir sayfa açılıyordu hayatında.”

Bence denemeye değer.

İşin mekaniğine yeniden dönecek olursak hayal kurma esnasında beynimiz aslında yoktan var etmiyor. O güne kadar bildiklerimizin sınırlarını gevşetiyor ve bunları daha önce kurulmamış ilişkiler içerisinde yeniden kurguluyor. 
Sıklıkla günlük sohbetlerim sırasında ya da yazarlarla yaptığım çalışmalarda "Hayal kurmakta zorlanıyorum, bu becerimi geliştirmek istiyorum." şeklinde ifadeler ile karşılaşıyorum. Bana göre burada kendimize sormamız gereken asıl soru, hayal gücümüzü kullanabilmek için kendimize ne kadar özgürce izin veriyoruz?

Çocukluğunuzu düşünmenizi isterim. Ve o yaşlardaki özgür hayal gücünüzü, oynadığınız oyunları yarattığınız sahneleri. 

Ben çocukluğumu düşündüğümde zihnimde canlanan sahneler yüzümü gülümsetmeye yetiyor. Evdeki tahta sandalyeden yapılan arabalar, renkli bir örtüyü kullanıp ondan farklı mekânlar tasarlamalar ve daha niceleri. Ve o anda çocuk zihnine geçtiğimde ve bunu sürdürebildiğimde sekteye uğrayan hayal gücümün ne kadar canlandığını fark ediyorum. Çünkü çocuk olmak bir anlamda özgür olmak, zihnimize özgürce izin vermek demek değil mi? Çocukluğumuzdaki özgür zihin henüz “Bu mantıklı mı?”, “Doğru mu?”, “Başkaları ne düşünür?” gibi içsel denetimlere daha az maruz kalmakta ve olasılıklara daha açık bir zihinsel hâlde bulunmaktadır. Çocukluğumuzda, ne güzeldir ki gerçekliğin sınırlarına bağlı kalmak zorunda hissetmeyiz. Özgür düşünce de yaratıcılığın önemli bir paydası değil mi? Yazarken tıkandığımız anlarda çocuk zihnine geçerek devam etmekte bir çözüm olabilir mi acaba?

Çocuklukta daha doğal bir yapı olan zihinsel özgürlüğümüz yetişkinliğimizde -yine maalesef diyeceğim- çeşitli filtrelerle daralıyor. Bir bakıma çocukluğumuzda doğal olarak var olan yeteneğimizi yetişkinlikte yeniden keşfetmemiz gerekecek. 

Peki bir yöntem olarak zihni serbest bırakmak gerçekten yaratıcılığı arttırıyor mu? Zihni serbest bırakmak daha çok yetişkinin bilinçli olarak zihnindeki denetimi bir süreliğine gevşetmesi anlamında kullanılabilir. Yani aklımıza gelen düşünceyi hemen elememek, mantık ve gerçeklik süzgecinden geçirmeden önce gelişmesine izin vermek yaratıcılığımıza katkıda bulunabilir.

2025'te Scientific Reports'ta yayımlanan oldukça doğrudan bir deneyde katılımcılardan kısa kurmaca öyküler yazmaları istenmiş ve iki yazma dönemi arasına 10 dakikalık bir ara konulmuş.(2) Ara sırasında zihni daha fazla gezinen kişiler, aynı öykü problemi üzerinde yeniden çalıştıklarında daha yaratıcı çözümlere yönelme eğilimi göstermişler. Bu yöntem bir önceki zihni serbest bırakma alıştırmasından farklı olmakla birlikte öykülerimizi yazarken takıldığımız noktalarda ısrarlı olmak yerine ara verip farklı şeylere odaklanmak bu çalışmaya göre yaratıcılığımızı arttıracak gibi duruyor. 

Zihnimiz sonsuz üretken bir evren gibi. Zaman zaman yorulsa da sekteye uğrasa da sonsuz potansiyeli içerisinde barındırmakta.

Bırakın hayal gücünüz özgürce dolaşsın, aynı çocukluğunuzdaki gibi. Belki de henüz yazmadığınız en güzel öykünüz, o özgür zihinde kucak açmış sizi bekliyordur, kim bilir…

1. Gu, J., Wang, X., Liu, C., Yang, L., Fan, J., Sun, J., Kenett, Y. N., & Qiu, J. (2025). Cognitive and neural mechanisms of mental imagery supporting creative cognition. Communications Biology, 8, 1386.

2. McDaniel, C., Habibi, A., & Kaplan, J. (2025). Mind wandering during creative incubation predicts increases in creative performance in a writing task. Scientific Reports, 15, 24629.

***

Editör: Seher Uslu

DİĞER YAZILARI Gerçek Olmadan Önce 01-01-1970 03:00 Ah Neo! 01-01-1970 03:00 Duyguların Matematiği 01-01-1970 03:00