TÜNELİN DİĞER UCU
Aylin, alnını soğuk cama yaslamış dışarıdaki manzaranın yeşilden griye dönmesini izliyordu. Derken her yer aniden karardı. Tren, dağın göğsünden çıkan karanlık bir tünele dalmıştı.
Vagonun içindeki sarı ışıklar titreyerek söndü. Dışarıdaki manzara kaybolunca cam, puslu bir aynaya dönüştü. Aylin, karanlığın ortasında camda kendi aksini gördü.
Yüzündeki yorgunluk çizgileri, tünelin karanlığında daha belirginleşmişti. Gözleri, camdaki yansımasıyla buluştuğunda yabancı birine bakıyormuş gibi irkildi. Dudaklarının kenarına, düşünceli ve acıyla kıvırdığı bir tebessüm yerleşti. Bu bir kabullenişin gülüşüydü.
Elleri çenesinde, dirseklerini masaya dayandığında damarlarında ince sızıyı hissetti; gözleri ise akıp giden kararmış manzara ve zamana takılıp kalmıştı. Bir süre sonra göz kapakları ağırlaştı.
Birden sıçrayarak uyandı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Hemen cama, az önceki o karanlık yansımaya dikti bakışlarını. Kendi aksinin hemen ardında beliren o gölgeyle gözleri irileşti. “Hakan... “ dedi, titreyen sesiyle “Sen, nasıl?”
Elleri, camdaki o tanıdık silüetin ellerine uzandı ama parmak uçları buz gibi sert bir yüzeye çarptı. Ürpererek elini geri çekti. Tam o sırada tok bir sesle irkildi. Aylin, sanki elektrik çarpmış gibi koltuğunda doğrulup arkasına yaslandı. Gözleri hiç tanımadığı, mavi kazaklı, orta yaşlarda bir adamla buluştu.
Adam, Aylin’in az önce elini uzattığı camın hemen yanındaki askılığa paltosunu asmaya çalışıyordu. Kadının dehşet dolu yüzüne bakıp hafifçe geri çekildi; "Korkutmak istememiştim.” dedi mahcup bir ifadeyle. "Sadece paltomu asıyordum. İyi misiniz? Birine benzettiniz sanırım."
Aylin adamın yüzündeki o nazik ama yabancı ifadeye bakarken boşluğa düştüğünü hissetti. Camdaki o silüet, zihninin ona oynadığı acımasız bir oyundan ibaretti.
Işıklar geri gelmiş, vagonun normal uğultusu tünelin gizemini yutmuştu. Hakan yoktu. Hiç olmamıştı.
Adam, Aylin’in sarsılmış halini görünce duraksadı. "Su ister misiniz? dedi.
Aylin titreyen ellerini dizlerinin üzerine koyup derin bir nefes aldı. Gözleri, adamın uzattığı su şişesine sonra da adamın meraklı gözlerine kaydı. Bu yabancı, farkında olmadan onu geçmişin tünelinden çekip çıkarmıştı.
"Hayır" dedi; Aylin’in sesi hâlâ zayıf ama daha kararlıydı, "Sadece... çok uzun bir rüyadan uyandım. Teşekkür ederim."
Tren yavaşlarken istasyon ışıkları, vagonun içine dolmaya başladı. Yeni bir şehir, hiç tanımadığı bir adam ve acısı taze bir geçmiş.
Tren, perona yaklaşırken yavaşladı; vagonun içindeki hava sanki biraz dağılmıştı. Aylin, yanındaki yabancıya nazikçe başını sallayıp çantasını eline aldı. Artık camdaki o kederli yansıması kaybolmuştu, vagonun kapısından süzülen gerçek dünyaya çevirdi yüzünü.
Perondaki insanlar, telaşlı adımlar ve şehrin gürültüsü… Hepsi yeni bir hikâyenin cümleleri gibi önünde uzanıyordu. Hakan’ın gölgesi; o karanlık tünelde, buz gibi camın ardında kalmıştı. Geçmişin ağırlığı, yerini henüz adını koyamadığı bir hafifliğe bırakıyordu.
Dudaklarının kenarındaki o meşhur hüzün, bu kez yerçekimine yenik düşmedi. Aksine ağır ağır yukarı, elmacık kemiklerine doğru tırmandı. Bu başkasına verilen bir söz değil, kendine tuttuğu bir aynaydı.
İstasyonun soğuk ama taze havasını ciğerlerine doldururken “Ah kalbim, ilk kez bu kadar net duyuyorum sesini.” dedi. Adamın “Bir kahve içelim mi?” diyen melodik sesi kulağından içine doğru ılık ılık akıyordu. Kalabalığın arasına karışmadan hemen önce, sadece kendisinin duyabileceği bir fısıltıyla; “İyi yolculuklar Aylin.”
Gülümsemesi yüzüne tam oturduğunda artık sadece bir yolcu değil, kendi hikâyesinin yazarıydı.
***
