SON KEZ BAKSAYDIK
"İstanbul’u seyrettim Çamlıca Tepesi'nden.
Güneş sermiş kollarını köpüklerin üstüne
Yansıyınca ışıklar yalı penceresinden
Destanlar yazıyordu yeşillikler üstüne"
Abdullah Kantar, Hicazkâr Şarkı
Şehirler de tıpkı insanlar gibi; anlamak için yaşamak lazım. Hikâyeleriyle sesleriyle kokusuyla alışkanlıklarıyla oraya ait olduğunu hissettiğinde “Burada bana da bir yer var dediğin yerdir şehir” diye düşündü ardında bıraktığı şehrin ışıltıları arasından geçip giderken. Misafir gibi ağırlamıştı İstanbul onu; kısası makbuldür, der gibi.
Ayrılmak kolay mıydı? Sokağından, oturduğu apartmanın karşısında yalnız büyüyen ağaçtan, her sabah ekmek aldığı bakkaldan, üst katta onun yalnızlığını paylaşan Emine teyzeden… Mavi gözlü, beyaz tenli, pamuk gibi yumuşacıktı. “Bir gün gidersen ben de taşınırım buradan” dediğinde annesi gibi sarılıp öpmüştü yanaklarından. Çocuk sevgisini tatmamış yüreğine evladı gibi sarmıştı. Eşi ölmeden önce Çamlıca Tepesi'nde geçirdiği anılarını tekrar tekrar anlatmıştı bir gün. “Uzak ama İstanbul'u bir de oradan izle, geçmişte hatırlatacağın yazılı bir anın olsun yavrum, beni de hatırlarsın” demişti.
Gün bitmiş, ayrılık son dakikalarını gösteriyordu. Eşyalar kamyona yüklenirken herkesin telaşı kendineydi; yoldan geçenlerin göz ucuyla bakışlarının dışında kimse de umursamıyordu gidişlerini. “Seni bırakmam” diyen Emine teyze de yoktu. Haber vermeden gitmezdi, toparlanmanın telaşıyla çıkmamıştı yanına birkaç gün.
Bütün anılarını yüklediği kamyon ağır ağır dar sokaktan kaybolana kadar izledi. Eşi, “Hadi son kez kontrol edip biz de çıkalım” dedi. Yorgunluğunu umursamadan üçüncü kata çıktı; zile birkaç kez bastı, çıkan olmadı. Küçük bir not yazıp kapının aralığına sıkıştırdı: “Emine annem sana veda etmiyorum, sadece gidiyorum; söz, seni görmeye geleceğim.”
Eşyalarını gönderdikten bir gün sonra yola çıkacaklardı. İçi boşalmış evin odalarında son kez dolaştı. Sadece eşyalar mıydı evi dolduran? Sesler, misafirler, anıların kokusu hepsi buradaydı hâlâ. Pencereden sokağı izledi. Karşısında duran ağaçla göz göze geldi, “Ben geldiğimde boyun birinci kata ulaşmıştı; şimdi gökyüzüne uzanan kollarınla bana sarılmak istediğini hissediyorum. Ben de seni özleyeceğim.” diye mırıldandı.
Ertesi gün yola çıkmadan son kez vedalaşmak için artık oturmadıkları apartmandan içeri girip yukarı çıktı, zile bastı, yine yoktu. Bıraktığı not hâlâ duruyordu. Apartmandan çıkarken bodrum kattaki komşuyla karşılaştı onunla da vedalaşırken “Emine teyze yoğun bakıma alınmıştı, bu sabah vefat etmiş” dediğinde gözlerindeki yaş akmayı bekliyormuş gibi bir anda boşaldı. Kulakları tutuldu, yüreğindeki ağrı dizlerine inmiş gibi hissetti. Onunla geçirdiği yedi yıl, bir saniyeye sığmış ve bitivermişti sanki.
“Emine annem! Sen benim mavi gözlü çam kokan en güzel şiirimsin.” derken kendini tutamayıp merdivenlere çöküverdi. Gitmek daha acı veriyordu artık. Gözleriyle son şiirini yazdı apartman duvarına:
“İki İstanbul tanıdım biri sendin biri İstanbul.
Pencerende yüzün kaldı, gidişinde izin,
Öpseydim bir kere mavi gözlerinden,
İzleseydik İstanbul’u son kez Çamlıca Tepesi'nden.”
***
