Montesquıeu / Neşe Kazan

Hazırlayan: Neşe Kazan -MONTESQUIEU
Advert

BİYOGRAFİ - 10-02-2026 17:46

MONTESQUIEU
(1689 - 10 Şubat 1755)

Charles-Louis de Secondat, yani hepimizin Montesquieu olarak bildiğimiz filozof, 18 Ocak 1689’da Bordeaux yakınlarındaki La Brède Şatosu’nda doğdu. Bu, sıradan bir soylu bebek doğumu değildi; çünkü vaftiz babası bir dilenciydi.

Aile, zenginle fakirin ömür boyu kardeş olduğunu hatırlatsın diye bu tuhaf geleneği uygulamıştı. Bebek Charles birkaç yıl köylülerin arasında, üzüm bağlarının tozlu yollarında, neredeyse bir köylü çocuğu gibi büyüdü. Bu, hayatının geri kalanında taşıyacağı o tuhaf tevazu ve gözlem yeteneğinin ilk tohumu muydu? Belki..

Annesi Marie-Françoise de Pesnel, Charles 11 yaşındayken öldü. Baba Jacques de Secondat ise kralın muhafız alayında görevli soylu bir askerdi.

Montesquieu 1700’de Paris yakınlarındaki Juilly Koleji’ne gönderildi; Oratorien rahiplerinin yönettiği bu okulda klasik eğitim aldı ama din eğitimi pek ön planda değildi. 1705’te ayrıldı, Bordeaux Üniversitesi’nde hukuk okudu, 1708’de avukat oldu. Henüz 24 yaşındayken babası öldü (1713), mirasla birlikte La Brède’yi yönetme sorumluluğu omuzlarına çöktü.

1715’te Jeanne de Lartigue ile evlendi. Jeanne Protestan’dı, çirkin sayılabilecek kadar sıradan bir kadındı ama hatırı sayılır bir çeyizi vardı. Bu evlilik aşk evliliği olmaktan çok, mantık evliliğiydi. İki kızları ve bir oğulları oldu, ama Montesquieu’nun kalbi ne aileye ne de Bordeaux Parlementosu’ndaki koltuğuna tam anlamıyla bağlıydı.

1716’da amcasından Baron de Montesquieu unvanını ve Bordeaux Parlementosu’nda président à mortier (yüksek yargıç) makamını miras aldı. Dokuz yıl bu makamda oturdu ama ruhu orada değildi. 1725’te makamını sattı ve kendini tamamen okumaya, düşünmeye, yazmaya verdi. “Çalışmak hayatımın tek ilacı oldu.” diyecekti yıllar sonra, “Hiçbir derdim yoktur ki bir saatlik okuma dağıtmasın.”

1721’de patladı asıl bomba: Pers Mektupları (Lettres persanes). İki İranlı soylunun Avrupa’yı gezerken yazdığı mektuplar biçiminde yazılmış müthiş alaycı bir eserdi. Paris’in modası, kralın mutlakiyeti, Akademi’nin kibri, Kilise’nin tutuculuğu, rahiplerin ikiyüzlülüğü…

Hepsi yerden yere vuruluyordu. Eser anonim yayımlandı ama herkes yazanın Montesquieu olduğunu anladı. Sekiz baskı yaptı bir yılda. Skandal çıktı, Fransız Akademisi’ne seçildi ama kral onay vermedi. Montesquieu Paris’e taşındı, kuralı sağladı ve 1728’de nihayet Akademi’ye kabul edildi. (Bu eser günümüzde de modern baskılarından bolca okunuyor. Hala eğlenceli ve keskin siyasi hicivlerden biri olarak kabul ediliyor.) Aynı yıl büyük yolculuğa çıktı. Viyana, Macaristan, Venedik, Floransa, Roma, Napoli…

Papa XIII. Benedictus tarafından bile kabul edildi. Sonra İngiltere’ye geçti (1729-1731). Lord Chesterfield’ın misafiri oldu, Walpole’la tanıştı, Swift ve Pope’la sohbet etti. İngiliz parlamenter sistemini, özgürlük anlayışını, denge-fren mekanizmasını orada gördü ve âşık oldu. Not defterleri doldu taştı.

1731’de La Brède’ye döndü. Artık tek bir amacı vardı: İnsan topluluklarının neden böyle, neden öyle davrandığını anlamak. Üzüm bağlarını yönetiyor, şarap fıçılarını denetliyor, arada Paris salonlarına uğruyor (Madame du Deffand, Madame Geoffrin…) ama Voltaire’cilerin gürültücü ateizminden uzak duruyordu. Dindar değildi ama ölçülüydü; din karşıtlığını da, bağnazlığı da sevmiyordu.

1734’te Romalıların Yükselişi ve Çöküşünün Sebepleri Üzerine Düşünceler’i yayımladı. Bireylerin değil, genel nedenlerin tarihi şekillendirdiğini söylüyordu. Asıl bomba 1748’de geldi: Kanunların Ruhu (De l’Esprit des lois). Yirmi yıla yakın çalışmanın meyvesi.

Cumhuriyet, monarşi, despotizm ayrımı… İklimin, coğrafyanın, dinin, geleneklerin yasaları nasıl şekillendirdiği… Ve en önemlisi: kuvvetler ayrılığı... Yasama, yürütme, yargı birbirinden bağımsız olmalıydı. Bu fikir, kısa süre sonra Amerikan anayasasını, ardından birçok modern devletin temel yapısını doğuracaktı.

Bugün hala imparatorlukların neden battığını anlamak isteyen herkesin başvurduğu klasik; tarih felsefesi derslerinin vazgeçilmez kaynaklarındandır.

Montesquieu’nun son yılları La Brède’de geçti. Gözleri zayıflamıştı, görmekte zorlanıyordu. 10 Şubat 1755’te Paris’te öldü. Ölüm döşeğinde, bir İrlandalı Cizvit’e göre Katolikliğe döndü. Bu hikâye hâlâ tartışılır.

O, bir devrimci değildi; barut kokusu sevmezdi. Ama yazdıkları, sessizce devrimlerin tohumunu attı. Despotizmi en çok korkutan, en çok nefret edilen kelimelerden biri onun kaleminden çıktı. Bir şatoda doğup köylü çocuğu gibi büyüyen bu adam, insanlığın özgürlüğe giden yolunu aydınlatan en tuhaf filozoflardan biri oldu.

ARDINDAN 
Montesquieu’nun ölümünden (1755) sonra, özellikle Kanunların Ruhu (1748) yayımlandıktan sonra, fikirleri Avrupa ve Amerika’da fırtına gibi esti. Papalık tarafından yasaklandı, ama bu yasak onu daha da popüler yaptı.

Aydınlanma düşünürleri, devrimciler ve anayasa babaları onu ya övdü ya eleştirdi ya da doğrudan kullandı. İşte kronolojik ve etki sırasıyla, ardından kimler neler söyledi:
Voltaire (Montesquieu’nun çağdaşı ve rakibi sayılabilecek biri): Montesquieu’yu hem takdir etti hem de iğneledi. Voltaire, onun “çok derin” olduğunu kabul ederdi ama “fazla temkinli ve mesafeli” bulurdu. Montesquieu’nun Voltaire’i “feckless” (sorumsuz, hafifmeşrep) diye nitelediğini biliyoruz; Voltaire de karşılık olarak onun eserlerini “Academy’ye yakışmaz.” diye küçümsediği dönemler oldu. Yine de Voltaire’in tarih ve özgürlük anlayışında Montesquieu’nun izi vardır. İkisi de despotizme karşıydı, ama Voltaire daha ateşliydi.

Jean-Jacques Rousseau (1762’de Toplum Sözleşmesi’ni yazarken): Rousseau, Montesquieu’yu okudu ve etkilendi ama eleştirdi. Rousseau’nun “genel irade” fikri, Montesquieu’nun cumhuriyet erdemine dayalı yönetiminden ayrılıyordu. Rousseau, Montesquieu’nun iklim ve coğrafya teorisini fazla determinist buldu; “İnsan özgür iradesiyle yasaları şekillendirir.” diyordu. Yine de Rousseau’nun cumhuriyetçi idealleri (erdem, eşitlik) Montesquieu’nun cumhuriyet tanımından besleniyordu.

David Hume ve Edmund Burke (İngiliz tarafı): Hume, Montesquieu’yu “en büyük düşünürlerden biri” diye övdü. Burke ise Fransız Devrimi’ne karşı yazarken Montesquieu’yu referans aldı: “Gelenekler ve mores (ahlâkî adetler) olmadan özgürlük olmaz.” fikrini ondan aldı.

Amerikan Kurucu Babalar (1770-1800)
Montesquieu, 18. yüzyıl sonu Amerika’da İncil’den sonra en çok alıntılanan seküler yazardı. Federalist Papers’ta (özellikle Madison ve Hamilton tarafından) defalarca geçti.

James Madison (Anayasa’nın babası, Federalist No. 47’de): “Bu konuda her zaman danışılan ve alıntılanan oracle (kehânet kaynağı), ünlü Montesquieu’dur. Eğer kuvvetler ayrılığı ilkesinin mucidi değilse en azından onu insanlığa en etkili şekilde sunan ve tavsiye eden odur.” Madison, Montesquieu’nun “kuvvetler ayrılığı”nı Amerikan anayasasının temel taşı yaptı; yasama, yürütme, yargı ayrımı + denge ve kontroller.

Alexander Hamilton (Federalist No. 9’da): Montesquieu’nun “küçük cumhuriyet” tezini eleştirdi ama onun confederate republic (birleşik cumhuriyet) fikrini Amerikan federalizmine uyarladı. Hamilton, Montesquieu’yu “büyük bir otorite” diye andı.

Thomas Jefferson: Montesquieu’yu Commonplace Book’una (not defterine) uzun uzun aldı. Doğal haklar ve özgürlük anlayışında Locke’la birlikte Montesquieu’yu temel aldı. Amerikan Anayasası’nın mimarları Montesquieu’yu “özgürlüğün kutsal maksimi”nin kaynağı gördü.

19. Yüzyıl ve Sonrası

Alexis de Tocqueville (Demokrasi Amerika’da, 1835-1840): Montesquieu’nun en büyük mirasçısı sayılır. Tocqueville, “Amerika’yı anlamak için Montesquieu’yu okumak şart.” dercesine onun iklim, adetler ve kuvvetler ayrılığı fikirlerini kullandı. Tocqueville, Montesquieu gibi “Demokraside erdem ve mores olmadan tiranlık gelir.” uyarısını yaptı. Jüri sistemi ve yerel yönetimler konusunda da Montesquieu’dan ilham aldı.

George Wilhelm Friedrich Hegel ve Émile Durkheim gibi sosyologlar: Montesquieu’nun “toplumların ruhu” (iklim, din, gelenek etkisi) fikrini sosyolojinin temeline koydular.

Hannah Arendt (20. yüzyıl): Montesquieu’yu “totaliterizme karşı en iyi savunma” diye gördü: Kuvvetler ayrılığı olmadan özgürlük olmaz. Montesquieu’nun etkisi öyle derindi ki Fransız Devrimi’nde hem jakobenler hem de ılımlılar onu kullandı ama Papalık’ın yasak listesine girmesi bile onu daha çok okuttu. Bugün hâlâ anayasal demokrasilerin temel taşlarından biri onun sayesinde duruyor: “Güç, gücün kötüye kullanılmasını önleyecek şekilde bölünmelidir.”

Kısaca: Montesquieu sessizce devrim yaptı. Ölümünden sonra herkes onu ya “oracle” diye övdü ya da “fazla muhafazakâr” diye eleştirdi, ama kimse görmezden gelemedi. Fikirleri hâlâ yaşıyor, çünkü despotizmi en iyi teşhis eden oydu.

KAYNAKÇA
*tr.wikipedia.org
*dergipark.org.tr
*nek.istanbul.edu.tr
*kurepol.com
*bilimvegelecek.com.tr
*plato.stanford.edu
*biritannica.com
*ebsco.com
*felsefe.gen.tr

***

Günün Diğer Haberleri