Köşklü Basri Efendi'nin Günlüğü 4. Bölüm / Hüseyin Mıngıroğlu

Yazan: Hüseyin Mıngıroğlu -KÖŞKLÜ BASRİ EFENDİ'NİN GÜNLÜĞÜ 4.BÖLÜM
Advert

DENEME - 27-06-2026 14:14

KÖŞKLÜ BASRİ EFENDİ'NİN GÜNLÜĞÜ
4.BÖLÜM

(BENİM KARIM ÖLDÜ)

Greta Garbo görünümlü bir hemşire belimden, kalçamdan doğru beni itip “Hadi Basri amca bi gayret, hiç olmazsa şu etabı tamamla!” diye sesleniyor bana. 

Ama bende mecal kalmamış, bacaklarım sürükleniyor; bir adım ötesindeki sınır çizgisini görüp de mayın tarlasını geçemeyen "bedevi" asker gibiyim. Yandaki komşu bantta ise birlikte çıkıp aynı anda koşmaya başladığımız dede, dünyasını unutmuş, hayallerindeki meleklerle köşe kapmaca oynuyor; uzun bir maratonun hülyalı koşucusu gibi tempolu bir biçimde yol alıyor. 

Üç numara saçlar, küçük şimşir topaç bir baş! 
İpipillulah sivri külah bir cüsse!.. 

“Amuda kalkmış bir ünlem!” 

Sabit rota, pupa yelken koşuyor… İçimden doğru hasetlikle karışık, takdir dolu kompleksli bir selam gönderiyorum “Ünlem Dede”ye… 

Bandı durdurup sürünerek iniyorum. 

“Benden bu kadar!"

Garbo Hemşire’nin de hevesi kaçmış, sıtkı sıyrılmış olmalı ki beni satıp yeni heyecan arayışıyla önündeki düğmeye basıp sıradakini çağırıyor.

Soyunma salonunda bekleyen, akıbetlerinin merakındaki hastalara görünmeden sıvışmak istiyorum ama ne mümkün!Çemkirik suratlar, “cık cık”lı acımsamalar arasından boynu bükük, ipine doğru giden idamlık mahkum gibi geçiyorum ama bana en çok, "Yazık, bu yaşta ciğerlerini yemiş." diyen bakışlar koyuyor. Öfkeye kapılıp onlara yedireceklerimi düşünüyorum; gerçek şu ki menüde "ciğer" yok hakikaten!

Giysilerimi giyinip, yanımda getirdiğim, test sonrası için önerilen peksimet ve sütü bitirdiğimde, “Ünlem Dede” odadan yeni çıkmış, bir hanımın eşliğinde sakin adımlarla gelip yanımdaki kerevet üzerindeki yerini alıyor.
"Fırtınan arkandan geliyor, dede!" diye biraz övgü, biraz sitem karışık laf atıyorum. Hiç oralı olmuyor. Yardım eden hanım, -her halde kızı- üstündeki terli atleti çıkarıp banyosunu yaptırdığı çocuğuna gösterdiği özenle dedenin kollarını indirip kaldırıyor; başını sağa sola eğiyor; havluyla da sırtını koltuk altlarını, göğsünü siliyor. Dede hala tepkisiz, tüm komutlara içtepisel olarak uyuyor. Hanım temiz fanilyayı “Ünlem Dede”ye giydirirken "Valla dede bravo; ben kesildim sen tınmadın bile, helal sana! Yaş kaç?" diye meraklı bir hayranı gibi soruyorum. O yine suskun, duvar gibi; hiç duymuyor beni. Giyinmeye devam ediyor ama soruma kızı muhattap oluyor, “Seksen iki.” diyor. "Vay vay vay! Arada da yirmi yaş var.” diye ünleniyorum. Bu sırada fanilasının üzerine ince bir kazak giydiriyor. Tekrar tebrik edip biraz yüreklendirmek biraz da içerdeki hasetliğimin özrü için "Helal sana, gençlere taş çıkartırsın valla dede!" diyorum. O sırada kızı kazaktan dedenin başını geçirmeye çalışıyor. Başı göründüğü gibi göz evlerinin kıpkırmızı olduğunu,  buğulu gözlerinde de yaşlar belirdiğini fark ediyorum. ”Zorlamadan mütevellit; başı, kulakları acıdı garibin zaar!” diye düşünürken ilk o zaman konuşuyor. Konuşmaktan çok, derinden gelen bir sesin kazaktan çıkan başıyla birlikte hırıltı halinde  yükselmesi bu. Önceleri anlamını çözemediğim ses, bir sözün ardışık tekrarı sanki. Nihayet söylediği işitilir olduğundaysa hiç kimseye ve hiç bir yere bakmadan, takılmış bir plak gibi mütemadiyen "Benim karım öldü!" dediğini duyuyorum, duyuyoruz.

Herkes ona bakıyor. Yüzündeki çizgiler derinleşiyor, az sonraysa  onların, minik göz yaşlarının pınarcıkları olduğunu anlıyoruz. Sayısız kez tekrarlıyor sözü...

"Benim karım öldü!”

"Benim karım öldü!”

Çok üzülüyorum! Ona ve kızına baş sağlığı diliyorum.

 Kızı tepkisiz, sakin, mutat elindekileri torbaya koyarken vurdumduymaz, sarsak tavırlarla "Yeni değil; yirmi beş yıl oluyor öleli!” diyor; “Ama o her zaman dün ölmüş gibi içlenip ağlar böyle… Papağan gibi sayıklıyor işte! Takıntı!” diye de ekliyor.

Eve geldiğimde Nazlı, merak ve endişe karışımı testin sonucunu soruyor bana. Ben testten çok “Ünlem Dede”yi anlatmayı tercih ediyorum. Öyküyü, dedeyi kucaklayan uzak gözyaşlarımızla selamlayarak içselleştiriyoruz.

Testler oluyor, tedaviler bitiyor. Her şey gelip geçiyor. Ne zaman sözü açılsa onca acının içinden ilk aklımıza gelen hep “Ünlem Dede” ve ölen karısı oluyor.

Bir daha dedeyi göreceğimi hiç ummuyorum; hep bir istifham halinde aklımın bir köşesinde yaşayacak!

O günlerde bir gün, içeriğini hatırlayamadığım bir tartışmada karımı istem dışı kırıyorum, çok inciniyor. Birkaç gün gözüne görünmüyorum. Onun bundan yüksündüğünü sanmıyorum ama ben öyle değilim, onun olmadığı rüyaları bile görmem! Dayanma limitimi aşan hücre cezamı bitirmek için sayısız özürler eşliğinde yapıp götürdüğüm sıcak, demli çayı ona tutup affını isteyen yalvaran bakışlarımla dudaklarından çıkacak bir çift sözcüğü dileniyorum. Haddini aşan yaramaz bir çocuğun, öğretmeninin cetveline elini uzatışı gibi cezamın kesilmesini bekliyorum.

Bir süre durup sessizliğin bürüdüğü küskünlükle bana bakıyor. An an  kızaran gözleri konuşuyor yalnız. Ve bulutlar… Önce çiseliyor, sonra hızla akmaya başlıyor; akıyor, akıyor… Son süzülen gözyaşlarını şeker yerine çay bardağının yanına bırakırken “Sen de bir gün Ünlem Dede gibi ‘Benim karım öldü’ diyeceksin.” diyor..

Kesilip biçilen, beş damarla değişen kalbim, iyileşti de eşimin sözünün açtığı yara her dem kanayıp duruyor içimde… Hiç dinmeyen güz yağmuru gibi, geçmek bilmiyor.

Ben o gün sanıyordum, meğer bugünmüş Ünlem Dede’den yirmi yıl geri oluşum!

“Seco! Bize bakar mısın! Bana bir sıfır er-aş tavşan! Arkadaşları da sula; bir saattir beni dinliyorlar! Kuruttum onları da!”

“Biliyor musunuz, benim karım öldü!”

***

Editör: Deniz İmre

Günün Diğer Haberleri