KÖŞKLÜ BASRİ EFENDİ'NİN GÜNLÜĞÜ / 2.BÖLÜM
İskeleyolu Çay Bahçesi pazar keyfine geçmiş, yanındaki simitçi fırınının ürünleri, yaldızlı çay bardaklarından yükselen çayların buğusuyla masaları donatmıştı.
Birazdan bu yol insan kaynayacak, ta iskeleye dek Ada yolcularının istilasına uğrayacaktı. Kırk yıl öncesinden edindiğim seçmeci bakışlarla, düğün konuklarını ağırlayan ev sahibi şefkatini yüzüme asıp bir saat bu resmi geçiti izleyeceğim.
Bahçeye girerken bugün amaçsız ama o günlerde bir beklenti içinde olan izlencimi hatırlamaya çalışıyorum. Ama önce masama oturmalıyım.
Bahçenin asma çardağı altındaki ağacın gövdesine bitişik masa benim. Kırk yıldır çay parasıyla kirasını ödüyorum. Kırıklarını onarıp boyasını çalan da benim. Oturma yerindeki hasır altlıkları bile ben ördüm. Sağ olsunlar; tanışlar, bahçenin boşluğu oranında saygı göstetip buraya oturmuyor, oturanı da ya onlar, ya da Seco uyarıyor. Tabii, çok eski arkadaşlarım, özellikle de beni görmek isteyenler, masadaki sandalyemi -iskele yolunu cephe alan- gözeterek konuğum oluyorlar. Ancak onlar bile haftasonu vapur öncesi saatlerde konuk almadığımı bilir, yalnızlığıma saygı gösterir, benden uzak dururlar.
Bugün beni bekleyen biri var masamda: Okul arkadaşım Sait.
Sabah keyfimin dikenli çalısı olacağı kesin.
— Seco, bana bi Sıfır Rh tavşan! Sait'inki henüz bitmemiş.
— Geliyor Basri amca!..
— O, mirim… Hoş gelmişsiniz. Bugün erkencisiniz bakıyorum da... Hayrola, kerimeniz hanfendi mi gönderdi? Eh, evdeki icabat-ı idariyenin zarureti zuhul etti zaar.
— Yahu Sait bey, beş dakka gelmesem çatlayacakmışsın be kardeşim. Bu ne çenebazlık? Dur hele bi oturayım. Selam verip alayım. Çevreme bi bakınıp kimler burda kimler yok göreyim. Şöyle iskeleye doğru yüzümü dönüp, denizi soluyayım. Çayım gelsin bi yudum içim, damarlarım açılsın. Havaya gireyim. Değil mi yaa. Hem, ne o, sen böyle değildin; yazlığı "ya lelli"lere kiralayalı beri Arap kesildin başımıza. Yetmişlerin "gök konuksal avrat"ından, ne vakit "icabat-ı idariye"ye "ikamet" buyurdunuz?
— Basri Bey efendiciğim,teessüf ederim doğrusu size. Bana diyorsunuz ama sizinkinin civatası her halde yolda düştü. Eh, maşallahınız da var; ağız, ağız değil tulumbacı körüğü; açıldı mı dağları taşları üflüyor. Sabahki bol soğanlı omletinizden şuraya bir parça ilişti, isterseniz alınız. Hazımda bir eksiklik olmasın.
Bu sırada Seco masaya geldi. Kendine özgü selamını çakıp çayımı bıraktı. Bardağın yanına tepside getirdiği bir kaç dal gülü koyup,
— Ohlaya pohlaya sonunda baharın çiçekleriyle buluştun Basri amca... Senin sevdanın gülistanında her dem çiçekler açıktır ama bu yeni sürgünlerden. Hoş kokulu günler sana!
deyip, uzaklaştı.
— Yahu şu çocuk Karadeniz’in dağlarından dün geldi; inceliğe bak! Seni görense ormanlar kralı sanır. Sahi ya, sen kaçıncı Tarzan'dın?
— Ne dünü, Basri beyciğim, sizin zaman çarkının dümeni bozulmuş habire iskele yapıyor. On yıl önce Trabzon liman inşaatı bitimi baba-oğul onları siz getirmediniz mi İstanbul'a?
— Ben istanbul’a getirdim ama senin deyiminle, "rikkati, halaveti, inhisarına mensup!"
Anlamadın değil mi, o derse gelmediniz "zaar", Wells'in zaman makinasını bi denesen diyorum... Yani adamın içinde olacak, içinde... Alışmamış kıçta don durmaz!
— Eh sizinkisi antremanlı galiba, son ameliyat -prostat mıydı- işe yaramış, öndeki potur kaybolmuş.
— Zevzek!
***
