Gölgelerin Ardında / Şadan Köse

Yazan: Şadan Köse -GÖLGELERİN ARDINDA
Advert

ÖYKÜ - 07-08-2025 21:31

GÖLGELERİN ARDINDA

Yolun sonuna geldiğini düşündüğü o sabah, valizinde hiçbir şey yoktu.
Birkaç buruşmuş gömlek, yarısı bitmiş bir defter ve yıllardır açılmamış bir çocukluk albümünden başka…

Ama asıl ağırlığı, taşıdıkları değil; geride bırakamadıklarıydı. İstanbul’un gürültüsünden, kalabalığından, hiç durmayan motor uğultularından kaçarken aslında kendi içindeki gürültülü kalabalığı taşıyordu. Bir tür yıkım yaşamıştı. Ne bir seldi onu götüren ne bir yangın. Ama içi küle dönmüştü. Bu kül, artık rüzgâra karşı direnemiyordu.

Kırk yaşlarına merdiven dayamıştı ama aynaya baktığında gördüğü yüz, sanki başka birine aitti. Çene hattı yorgun, göz altları torbalıydı. Gözleri; o kahverengi gözleri, bir zamanlar gülerken ışık saçardı. Şimdi yalnızca suskun bir derinliği yansıtıyordu. Siyah saçları, artık sakallarına karışan beyaz tellerle yaşadığı fırtınaların izini taşıyordu. Üzerinde solmuş haki bir ceket, altında koyu lacivert, dizleri hafif eskitilmiş bir kot pantolon vardı. Ayakkabıları tozlu, topukları aşınmıştı. İşte o, bu yıpranmışlıkla birlikte yürüyordu; sanki geçmişini topuklarının altına almış, ama unutmamış gibi.

Köyüne tam yirmi beş yıl sonra ilk defa dönüyordu.

Yol daraldıkça şehir arkasında siliniyor, doğa yavaşça onu içine almaya başlıyordu. Yol kenarında eğilen söğüt dalları, sanki onu selamlar gibiydi. Rüzgârın uğultusu, “Hoş geldin.” diyen yaşlı bir kadının sesi kadar tanıdıktı. Toprak kokusu keskinleşti, çam ağaçlarının gölgeleri kıpır kıpır oynamaya başladı. Karşısına sararmış bir tabela çıktı: “GÖKÇEDERE KÖYÜ – Nüfus: 74”

İşte, burasıydı.

Köy, zamanın başka bir yerinde durmuş gibiydi. Sıvası dökülmüş taş evler, kapıları aralık; sanki birazdan biri çıkacakmış gibi. Keçi sesleri, horoz ötüşü, uzaklardan gelen odun kokusu. Her şey eskiydi ama gerçekti. Gerçek olduğu için, ruhunun doktoru olmuş, iyileştirmişti.

Köy meydanındaki asırlık çınarın altında yaşlı bir adam oturuyordu. Başında siyah tüylerle süslenmiş, deriden yapılmış tuhaf bir başlık; üzerinde işlemeli bir aba vardı. Belki seksen yaşındaydı; ama gözleri pırıl pırıl yanıyordu. Ellerinde uzun kemikli parmaklarıyla özenle yapılmış bir baston vardı. Sanki bu adam, sadece zamanı değil, zamanın ötesini de görüyordu.

Adı “Kam Hüseyin”di. Köyde ona “Şaman Dedesi” derlerdi.

Halk onun tuhaf dualarına, geceleri ateş başında mırıldandığı eski Türkçe ezgilerine alışkındı. Ama kimse onun yaşını bilmezdi. O hep orada bekliyordu, birinin dönmesini ve tamamlanmayı.

Yaklaştığında, Şaman Dedesi başını kaldırmadan konuştu:

“Dönmen gerektiğini biliyordun. Ama beklediğinden başka bir şeyi bulacaksın.”

Adam irkildi. Nereden biliyordu geldiğini? Daha adını bile söylememişti. Şaman Dedesi ona boş bir taş iskemle işaret etti eliyle. Adam oturdu. Sessizlik oldu. Sadece rüzgârın çınar yapraklarını savurduğu o eski ses kaldı.

“Hayat sana oyun oynamadı.“ dedi yaşlı adam. “Sen oyunun içine doğdun ama kurallarını unuttun. Şimdi hatırlamaya geldin.”

Adamın gözleri doldu. Ne olduğunu bilmiyordu; ama hissettiklerine güvenmek istiyordu. İlk defa, yıllardır ilk defa, biri onu anlamış gibiydi.

“Şimdi kalk.” dedi Şaman Dedesi. 
“Seni ormana götüreceğim. Orası seninle konuşacak.”

Adam, geçmişin gölgesinden sıyrılıp kadim bir yolculuğa başladı. Kimi zaman bir geyik ona eşlik etti kimi zaman bir kurt. Geceleri de ateş başında Şaman Dedesi, eski zaman hikâyeleri anlattı. Ona taşlardan, otlardan, yıldızlardan bahsetti. Ama en çok da “susmaktan”. Sonra kendi ruh hayvanını bulması için onu yalnız bıraktı.

Çünkü bilirdi ki insan bazen konuşarak değil, susarak iyileşir.

O gece, ormanın derinliklerinde kurulan ateşin başında, Şaman Dedesi bir taş koydu adamın avuçlarına. Taş soğuktu ama içinde bir sıcaklık taşıyordu; sanki eski bir anının, unutulmuş bir duygunun izini barındırıyordu. 
Sonra dedi ki:

“Her taş, bir anının yansımasıdır. Bu taş senin en derin kırığınla konuşacak. Gözlerini kapa.”

Adam, gözlerini kapattığında içindeki çocuk fısıldadı: “Ben yalnız kaldım.”

Birdenbire gözlerinin önüne, köyün biraz dışındaki o eski ev geldi. Kerpiç duvarları çatlamış, saçaklarından sarkan üzüm dallarının altında bir salıncak…

O salıncakta sallanan yedi yaşındaki halini gördü. Sonra da evin içinden bir bağırış. Annesi, hasta yatağında titreyen elleriyle uzanıyor ama yanında kimse yoktu. Babası yıllar önce şehre gitmiş ve dönmemişti. Annesi, o gece ölmüştü. O küçük çocuk, başında kimse olmadan sabahı beklemişti.

İşte çocukta o sabah, hayatı ikiye bölünmüştü: “öncesi” ve “sonrası.”

Kendini suçlamıştı yıllarca… “Annem o gece beni çağırdı, ama ben korktum, gitmedim.”

İşte o gece, sadece annesini değil, sesini de kaybetmişti. Çünkü o günden sonra kimseye duygularını anlatmamıştı. Şehirde büyürken sessiz bir adam olmuştu, çok bilen ama az konuşan bir adam. Herkese yetişen ama kendini hep yarım bırakan biri.

Şaman Dedesi, adamın gözyaşlarını silmeden sadece şu sözleri söyledi:

“Travma, unutmak değildir. Unuttuğunu sandığın her şey, seni içten içe şekillendirir. Şimdi artık yükünü bırak.”

Adam, ellerindeki taşı yere bıraktı. Toprak, o taşı bir anlığına içine aldı, sanki kırık bir hatırayı kucaklar gibi.

Sabahın ilk ışığında köyün kenarındaki dere boyuna yürüdü. Orada, çocukken annesiyle ot topladığı bir tarla vardı. İşte orada, yıllardır zihninin kıyısında silik bir hayal gibi duran biri vardı. Yirmi beş yıl önce, birlikte salıncak kurduğu, birlikte yıldız saydığı, ilk defa birine dokunmanın ne olduğunu hissettiği, Elif’i düşünüyordu. Düşünce gücü onu çağırmış mıydı neydi; bir anda Elif karşısındaydı.

Üzerinde soluk mavi bir elbise, başında mor bir bandana vardı. Saçları örülüydü, ama gözleri; gözleri hiç değişmemişti. O yıllardaki gibi, hem davetkâr, hem kırgın.

Elif’in elinden küçük bir çocuk tutuyordu.

Adamın kalbi bir an durdu sanki. Ne söyleyeceğini bilemedi. Yıllardır diline dolanmış binlerce kelime, kahve kupasındaki buharın kıvrıla kıvrıla bulutlara karışması gibi, o anda yok oldu. Yalnızca bakıştı. Uzun, ağır, sessiz bir bakışma. Bir zamanlar başlayan ve hiçbir zaman kendisinde bitmeyen bir hikâyenin bakışı.

Elif usulca başını eğdi.

Ve gözleriyle konuştu önce: “Ben bekledim. Büyürken bekledim. Hastayken, yalnızken, yağmur yağarken... Hep bekledim.”

Sonra dudaklarından bir cümle döküldü. Tüm öykünün, tüm yaşanmışlıkların, tüm yarım kalanların üzerine kapanan son cümleydi bu:

“Hoş geldin... Ama çok geç geldin.”

Elini tuttuğu çocuğu kendine doğru çekti. Çocuk, adamın gözlerine şöyle bir baktı. O bakışta kendi çocukluğunu gördü adam. 
Sonra arkasını döndü, küçük çocukla uzaklaştı.

Çamurlu toprakta ayak izleri kaldı geriye. Adamın gözlerinde ise yalnızca boşluk…
Ama ilk defa, o boşluk dolu gibiydi. Çünkü artık neyin eksik olduğunu biliyordu.

Ağaçların arasından esen hafif rüzgâr, sessizce yaprakları savurdu. Şaman Dedesi uzaktan baktı. Başını eğdi.

Usulca fısıldadı:

“Her yolculuk bir vedadır. Ama bazı vedalar, insanın ilk kez kendisiyle karşılaştığı andır.”

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör: Deniz İmre

Günün Diğer Haberleri