GÖKLERE KARIŞAN DUMANLAR
(Nazlım’ın Ömür Hikâyesi)
Herkes gibi açtım gözümü bu dünyaya; kocaman hayallerle uyandım sabahlara. Dokuz yaşımda tanıştım sırma telli bağlamayla; mızrap vurdum tahtasına, türküler söyledim dağlara. On bir yaşıma kadar özgürce bastım toprağa. Bilmiyordum ki o gizli gölge hep arkamdan yürüyormuş.
Sonra gençliğime bir illet dadandı sanmıştım oysa geri geri gitmişim; adım adım unutmak için düşmeye başladım yeniden. İki metreye yakın boyda, dev gibi bir cüssem vardı dışarıdan bakınca ama içeride kaslarım eriyor, yerini yağa bırakıyordu. O devasa beden, iki yaşındaki bir çocuğun eline mahkûm oldu. Zamanla bir bebeğin bile gücü kalmadı bende.
Derdim büyürken o hain illet ellerimi de bağladı. Sazımı duvarda asılı bıraktı. Ama yetmedi gücü; teller sussa da dilimden düşmedi özgürlüğün türküsü.
Tekerlekli sandalyenin demirine emanet ettim ömrümü. İnsanlar yürürken, biri yemeği kaşıklarken arkalarından bakakalıyorum. Kendi eliyle yemek yemeyi, saçını taramayı özler mi insan? Kimseye muhtaç olmadan yaşamayı öyle çok özledim ki...
Yetmedi... Bir darbe de kanser denen o zalimden geldi. Önce iki canımı kopardı benden, toprağa koydu; sonra gelip beni buldu. Hani bir ormanı yakarlar da dumanlar göklere karışır ya işte öyle yaktı bu son illet beni, cayır cayır...
Gitme vaktim ne zamandır bilinmez. "Yoruldum artık, gitmeliyim" derken... Umulmadık bir yerden yeşeriyor yine umudum.
Çünkü türküler susmaz, ruh teslim olmaz.
***
