CAN SUYU
Ahşap kapının yumuşak sesi, kulaklarında yankılandı. Son ayak sesi de yavaşça uzaklaştı. Ayşe yatağına ilişti. Ürperen kadın, başını kaldırınca komodinin üzerinde duran çakmağı gördü. Çizgili pijamaya dokununca ellerini açıp baktı; avuçladığı toprak yavaşça kaymıştı taze toprak yığınının üzerine. İki damla yaş süzüldü pijamanın üzerine, sanki ibrikten akan can suyuydu. İki damlanın ıslattığı kumaşı kollarının arasına alıp uzandı.
Toprak kokulu avuçlarını, sızlayan gözlerine bastırdı. Güneş tepeden sarkmış akşama doğru yol alıyordu. Kırk gündür dinmeyen o sızı, yerini derin bir uykuya bıraktı. Ayşe duyduğu sesle irkilip uyandı.
Kayınbabasının sesi, duvarı matkap gibi delip içeri dolmuştu. Kapının önünde kıvrılıp yatan Karabaş’a, “Hadi oğlum!” diyerek kasketini gün batımını selamlar gibi kaldırdı. Köpek ağır adımlarla Dursun Ağa’nın ardından yürümeye başladı. Akşamın alacasına sıkışan sessizlik, iki el silah sesiyle patlamıştı. Ayşe uykulu gözlerini, pencereden gördüğü; günü yutmaya çalışan geceye dikmişti.
Uyuşan bedenini kaldıran Ayşe, kapının küflü kilidini gıcırdayan bir sesle kitledi. Soğuk metal elinin içinde daha güvendeymiş gibi gecenin ilerleyen saatlerinde uykuya daldı.
Kayınvalidesi, uzun süredir yattığı yatağından masum çocuk tavrıyla Ayşe’ye baktı. Elinde kahvaltı tepsisiyle çiçekli basma geceliğinin içinde küçülmüş kayınvalidesinin yanına oturdu. Ağzına uzatılan lokma büyümüş büyümüş…
Yaşlı kadının imdadına ıslanan gözleri yetişti. Ayşe, elinin tersiyle kayınvalidesinin gözündeki yaşı sildi.
—Acını anlıyorum.
Kadının yılların yıprattığı elini alıp göğsüne bastırdı. İki kadının gözleri buluştu. Zaman bu bakışları hapsettiği sessizlikte sözcüklere dönüştü.
Dursun Ağa, iki kadının yanına yaklaştı. Elindeki ceketi Ayşe’nin yanına atıverdi. Yaşlı kadın önce cekete sonra eşinin gözlerine baktı. Tek sağlıklı eliyle gelinini elinden tuttu. Sessizlik uzayınca adam:
—Ne hâliniz varsa görün!
Bastığı yerdeki döşemeler izini takip eder gibi gıcırdıyordu. Açılan dış kapıdan rüzgâr içeriye dolunca gelin ve kaynana sıtmaya yakalanmış gibi titredi. Gün boyu, içini neyin sıktığını bilmeden kayınvalidesinin yanında oturdu.
Gece yarısı pencereden dolunay doluyordu odaya. Çakmak komodinin üzerinden yok olmuştu. Cenin şeklinde yatan Ayşe, dolunayı kapatan bir karaltıyla irkildi. Kadın lambaya uzandı ama eli bir mengene gibi kavrandı. “Nereye?” diyen ses odayı kapladı. Ayşe, genç bedenini yataktan fırlatır gibi kaldırmaya çalıştı.
—Bırak beni!
Adam parmaklarının arasında çevirdiği çakmağı kadının yanağına yaklaştırdı. Ayşe metalin soğukluğuyla irkildi. “Bu evin benim olduğunu unuttun mu?” Kadının geceliğine uzanan el, bedeninde dolandı.
—Oğlunun toprağı!
Hırıltılı bir ses, konuşmasını engelledi. Yüzünü buruşturan Ayşe, adamı var gücüyle itince ikisi birden yatağa devrildi.
—Bu evden insanın nasıl ayrıldığını gördün.
Elinden kayan çakmak duvara çarptı. Duvara çarpan metalin sesi, dışarıda puhulayan baykuşların kanat sesiyle zamanı sündürdü. Dursun Ağa doğrulup tırnaklarını kadının ürkek etine geçirdi. “Kocasız kadın, evini bekler.” diye fısıldadı. “Tazeciksin seni çürümeye mi bırakayım?” Üzerine çullanan adamı son bir gayretle itti. Tahta zemine yığılan adam, sırtüstü yatarken bir ceylan çevikliğiyle kayınbabasının silahına koştu. Namlunun ucuyla göz göze gelen adamın açılan ağzı, iki el ateşle yavaşça kapandı.
Ayşe silahı yere bırakıp her şeyi sessizce gözyaşıyla dinleyen kayınvalidesinin yanına gitti. Gözyaşlarını tutamayan geliniyle sessizce bakıştı. İyice yatağında küçülen kadın, elini gelinine uzattı.
Silah sesiyle korkutulan Karabaş, kaçtığı dağlardan geri döndü. Karabaş ait olduğu kapıyı tırmalıyor, hafifçe içeriye doğru inliyordu.
***
