CÜMBEZİN KIZI / ÜLKÜ DEMİRAY
Cümbezin Kızı, yalnızca bir roman değil; susturulmuş kadınların, çocuk yaşta büyümeye zorlanan kızların ve sömürge altında ezilmiş bir halkın hafızası niteliğinde bir eser. Ülkü Demiray, Kıbrıs’ın karanlıkta bırakılmış toplumsal yaralarına edebiyat aracılığıyla ışık tutarken okuru, yalnızca bir hikâyeye değil; tarihsel bir yüzleşmeye de davet ediyor.
İngiliz sömürgesi altındaki Kıbrıs’ta yaşanan yoksulluk, çaresizlik ve kimliksizleştirme politikaları; romanda en sert hâliyle çocuk bedenleri üzerinden karşımıza çıkıyor. Henüz oyun çağında olan kız çocuklarının, “gelin” adı altında Arap coğrafyasına satılması, insanlığın hafızasında açılmış derin bir yaranın edebi karşılığı gibi.
Burada mesele, yalnızca bireysel trajediler değil; sistematik bir sessizliğin ve toplumsal kabullerin nasıl bir felakete dönüştüğünü görmek. Çünkü savaşlar, yalnızca cephelerde kaybedilmez; bazen bir annenin suskunluğunda bazen bir çocuğun memleketinden koparılan bakışlarında devam eder.
Romanın merkezinde yer alan Sular Sultanı Hatice karakteri ise âdeta tüm kayıp kız çocuklarının ortak sesi. Onun yaşadıkları, yalnızca kendisine ait bir acı değil; binlerce küçük gelinin yarım bırakılmış hayatını temsil ediyor. Hatice’nin anlatıları boyunca okur, ait olamadığı topraklarda büyümeye çalışan çocukların ruhsal sürgününe tanıklık ediyor. Çünkü insan bazen yalnızca doğduğu yerden değil, çocukluğundan da sürgün edilir. Hatice’nin bir daha yuvasına kavuşamaması, komalık hâlleri ve belleğinde taşıdığı kırık hatıralar; savaşın insan ruhunda bıraktığı görünmez enkazı gözler önüne seriyor.
Eserde dikkat çeken en güçlü noktalardan biri de kötülüğün sıradanlaşmasına rağmen iyiliğin hâlâ var olabilmesi. Mim Dede karakteri bu yönüyle romanın vicdanını temsil ediyor. Adadan sürülerek gelen göçmenlere kapısını açması, yoksullara sahip çıkması ve Hatice’nin hikâyesine sahip çıkması; insanlığın tüm karanlığa rağmen tamamen kaybolmadığını gösteriyor. Roman burada okura çok önemli bir soru bırakıyor: İnsan neden kötülüğü bu kadar kolay sahiplenirken iyiliği korumakta bu kadar zorlanıyor?
Kitapta yer alan Arapça ve Türkçe masallar ise eserin en özel ve simgesel katmanlarından biri. Sular Sultanı Hatice’nin konağa gelen misafirlere, bir örtünün ardından hem Arapça hem Türkçe anlattığı bu masallar; yalnızca sözlü anlatılar değil, aynı zamanda parçalanmış bir hayatın belleği gibi duruyor.
Perdenin ardından yükselen sesi, görünmeyen ama hissedilen kadınların sesi hâline geliyor. Bu anlatılar bir yandan kültürler arasında köprü kurarken diğer yandan Hatice’nin kaybedilmiş geçmişine, memleketine ve çocukluğuna tutunma biçimini temsil ediyor. Masallar burada bir eğlence unsuru değil; acının, yalnızlığın ve sürgünün içinden doğan bir hafıza aktarımı hâline geliyor.
Cümbezin Kızı, kadınların ve çocukların savaş dönemlerinde nasıl görünmez kurbanlara dönüştürüldüğünü çarpıcı bir şekilde anlatırken aynı zamanda toplumun belleğine kazınması gereken gerçekleri de gün yüzüne çıkarıyor. Roman bittikten sonra geriye yalnızca hüzün kalmıyor; aynı zamanda derin bir öfke ve yüzleşme ihtiyacı da bırakıyor. Çünkü bazı hikâyeler geçmişte yaşanıp bitmez. Onların izleri, kuşaklar boyunca insanların ruhunda yaşamaya devam eder.
Bu eser, tarihin dip köşelerinde unutulmuş çocuk gelinlerin sessiz çığlığı gibi. Okurunu duygusal olarak sarsarken aynı zamanda şu gerçeği de hatırlatıyor: Eğer kötülüğün tohumlarının serpilmesine izin verilmeseydi dünya bugün çok daha yaşanabilir bir yer olabilirdi.
***
