Pusluydu o sabah Ankara, pusluydu Çankaya... Hafiften bir yağmur çiseliyordu, ıslatmıştı tozlu sokakları.
Sanki temizlemek istiyordu yağmur; kiri, pası... Ama temizlenmiyordu ki Ankara...
Tek başınaydı şair; gün doğmadan kalkmış ve eline almıştı kalemi; yazmak istiyordu o gün, sadece yazmak... Kirliydi Ankara, nefes alınmıyordu o sabah.
Bu kirli kentin uzak semtlerinden birinde ağlıyordu yaşlı bir kadın, "Oğlum.” diye. Sonra ellerini kaldırdı gökyüzüne; dua ediyordu, az sonra can verecek olan oğlu için.
Buğuluydu gözleri şairin, biraz da kızarmış… Yazmak istiyordu az sonra ölecek olan tanımadığı “oğlu” için.
Mamak sırtlarındaki eski evde dalmış gitmişti bir baba. Elinden tutup lunaparka götürdüğü minik oğlunu anımsıyordu. "Erkek adam ağlamazdı.” Hep böyle derdi oğluna... Ama şimdi ağlıyordu o baba, az sonra ölecek olan oğlu için...
Ve yine birileri kadehlerini kaldırdı. Az sonra onlar da içeceklerdi Fransız imalatı, İngiliz şişeli, Alman kalite belgeli, Amerikan etiketli insan kanı dolu bardaklarından...
Sonunda beklenen oldu, can verdi o çocuk; anne birden irkildi, sonra başladı hıçkırarak ağlamaya... Baba artık tutmuyordu gözlerinin yaşını...
Ve başladı şair yaşamının en güzel şiirini yazmaya: O mahur beste çalar, müjganla ben ağlaşırız...
Ağlıyordu şair, hiç tanımadığı yitip giden oğlu için... Ağlıyordu şair, tanımadığı oğlunun gerçek babasını hiçbir zaman, “Babalar günün kutlu olsun.” diyemeyeceği için.
Pusluydu Ankara, kirliydi sokakları...
Atilla İlhan’ın anısına...
***



