Advert

Manifesto - Julian Rosefeldt

Yazan: Serhan Poyraz -MANİFESTO / JULIAN ROSEFELDT

SİNEMA / TİYATRO - 14-09-2024 18:00 3804 kez okundu.

Manifesto - Julian Rosefeldt
Advert

MANİFESTO / JULIAN ROSEFELDT

Pür dikkat izledim, kadrajdan televizyonumun ekranına yansıyanları… Ateşin alevleri, dumanlar çıkararak yükselmekteydi karanlığın içinde… Derken, ilahi bir iç ses gibi konuşmaya başladı anlatıcı kadın… Bu bir “diva”nın sesi olmalıydı. İtalyanca’da “tanrıçayı” ve operadaki “primadonna”yı tanımlayan diva kelimesi; “ilahi” anlamına gelen “divine” kelimesi ile yakın akrabadır; aynı kökten gelir.

Kalıcı ve durağan ne varsa buharlaşıyor.”

Gözlerimizle her şeyi görebiliriz ve gördüğümüz nesneler aslında ışığın bir yansımasıdır. Öte yandan, çoğumuz için gözlerle görülen şeyler gerçeğin kendisidir ve başka hiçbir gerçeklik aramayız. Ancak, bazılarımız gördüğü şeylerin kalıcı olmadığını fark ederiz.

Belki de gerçek olan burada gizlidir. Hayatın görünenden ibaret olmadığını, görünmeyen bir tarafı olduğunu anlamak, gerçek manada insan olabilmeye yaklaşmak demektir. 

Ancak gerçekten görmek için sadece bakmak yeterli olmaz; görmek için büyük çaba sarf etmek gerekir. Çünkü gerçeği görebilmek için insanın önündeki görünmeyen engellerden kurtulması gerekir. İnsanın düşünceleri ve inandıkları gerçekleri görebilmesi için bir engeldir; “Öyle düşünce mi olur, saçmasapan düşünme. Çok yanlış şeyler bunlar...” gibi engellemelerle gerçeğe ulaşmak, pek de mümkün değildir. Oysa ki, öğrenilecek yeni bir bilgi, bildiğiniz her şeyi değiştirebilir; gerçek zannettiğiniz şeyi yerle bir edebilir.

Bir manifestoya girişmek için 1,2,3’e karşı A,B,C’yi istemek gerek…

Ateş püskürüp sinirlenmek ve kanatları bilemek, fethedip yaymak için küçük ve büyük a’ları, b’leri, c’leri…

İmzalamak, haykırmak, sövmek mutlak çürütülemez bir açıklık biçiminde düzenlemek dünyaya yazıyı…

Doruk noktasını ispatlamak.”

İnsan olabilmeye dair bir manifesto sanırım bu…

Önce kendimizden başlamak gerekirse, kendi kişisel manifestomuzu yazmaya başlamak için kim olduğumuzun, öz benliğimizin farkında olmamız gerekir. Kendi içimize bakarak bilinçaltımıza kulak vermemiz ve kalıplardan sıyrılarak kendimizi en açık halde ifade etmemiz gerekir.

Felsefik olarak ilim, hakikate ulaşma çabasıdır. Ancak hakikate ulaşırken entellektüel zeka kadar, duygusal zeka da fazlasıyla gereklidir. Yazmak özgürlüktür; çoğu bilinçaltında olan duyguların dışa vurumudur. Bu yüzden 1,2,3’e karşı A,B,C’yi de çağırmak önemlidir kim olduğumuzun farkına varma mücadelesinde…

Ancak, beyaz kâğıt sahtekarlığı kaldırmaz, içimizdekileri tüm çıplaklığı ile yazmamız gerekir. En saf halimizin doruğunda yazmalı; ifade etmeliyiz duygu ve düşüncelerimizi...

“Eyleme karşıyım ben…

Sürekli karşı çıkma için olduğu kadar olumlama için de…

Ne karşı çıkarım ne onaylarım, açıklama da yapmam, sağduyudan nefret ederim çünkü…

Bir manifesto yazıyorum; çünkü söyleyecek hiçbir şeyim yok...

İnandırmak istemediğim için kendimden söz ediyorum hep…

Başkalarını kendi ırmağıma sürüklemeye hakkım yok. 

Kimseyi beni izlemeye zorlamıyorum, herkes kendi sanatını kendince yapar eğer yıldızların katına hızla yükselmenin zevkini tatmışsa… Ölülerin ya da doğurgan kasılmaların çiçekleri ile süslü madenlere inebilmişse…“

Felsefe tarihine baktığımızda yüzyıllardır “İnsan nedir?” sorusuna cevap aranmakta olduğunu görürüz. Sanırım burada anlatıcıyı dikkatli dinlememiz gerekiyor. Durdurdum, başa sardım ve bir daha dinledim. Anlatıcı kişisel manifestosunu ilan ederken nefis, düşünme, hayal etme, arzulama ve duyum özelliklerine sahip olduğunu ve özgürlüğünün varlığının ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtip, herhangi bir oluşumun ya da ortak düşüncesinin kalıpları içerisinde sıkışamayacağını belirtmekte. Aynı şekilde, her insanın farklı olduğunu bildiği için kimsenin anlattığı kalıpların içerisine girmesini beklemediğini de belirtmekte.

Önemli bir şey söylüyor anlatıcı. Diyor ki; bir insan için en yüksek erdem, kendi öz benliğini tanıma yetisidir. Bu yeti, insan beyninin çalışması sonucu elde edilemez. İlahidir ve doğuştan gelir. Anlatıcıya göre yaşamak başlı başına bir sanattır ve her birey kendi benliğini özgürce ifade edebildiği sürece gerçek ve erdemli birer sanatçıdır. 

“Tüm insanlıkta ortak olan ruhsal temeli bulduğumuza mı inanıyoruz? İnsan denen bu sonsuz, biçimsiz çeşitleme karmaşasını düzenlemeyi nasıl umabiliriz?

Woww! Sert bir tokat gibi geldi bana bu sözler… Farabi’nin “Âlem büyük insandır. İnsan küçük âlemdir” dediği gibi, anlatıcı da insanın sonsuzluğuna vurgu yaparken diğer taraftan da insanı belli kalıplara hapsederek aslında ortak bir ruhsal temel bulunamayacağına ve tarih içerisinde ortaya çıkmış manifestoların kültürel veya siyasal farklılıkları da beraberinde getireceğine dair sert bir eleştiri;  “Kendine gel ey insanlık” demek istedi sanırım…

Bu bir divanın sesi demiştim en başta… Bu sarsıcı girişten sonra yanılmadığımı anladım. Bu ses; beyazperdenin divası, Cate Blanchett’in sesiydi. Sanat terminolojisindeki özgün anlamıyla “diva”; performasında ilahi olandan kesitler bulunabilecek kadın gösteri sanatçısıdır. Bugüne kadarki performanslarına baktığımızda, onun perdede görünür görünmez karede yer alan diğer her unsurun ikinci planda kalmasını sağlayacak kadar gösterişli olduğunu ancak mütevazi bir üslupla o filmin hikâyesinin çizdiği çerçevenin içinde kaldığını görürüz. Bu, Cate Blanchett’in tüm filmlerinde gösterdiği başrol ve yardımcı rol performanslarının ortak noktasıdır. Tartışmasız beyazperdenin yaşayan “diva”sıdır. 

Filmin yönetmeni Julian Rosefeldt de farklı sanat manifestolarını monologlar halinde Cate Blanchett’e okuttuğu bu filminde, Cate Blanchett’i “diva” yapan olağanüstü yeteneklerinden fazlasıyla faydalanmış.

Film düşündürücü, bir o kadar da görsel olarak izleyeni hapsedici bir film… Manifesto'daki 13 farklı karaktere bürünen Cate Blanchett bizlere; “Fütüristler”, “Dadaistler”, “Fluxus sanatçıları”, “Süprematistler”, “Durumcular”, “Dogme 95”in yazılarından ve Claes Oldenburg, Yvonne Rainer, Kazimir Malevitch, André Breton gibi sanatçı, mimar, dansçı ve film yapımcılarının düşüncelerinden yararlanarak oluşturulmuş on üç kolaj sunuyor. Senaryoda yer alan tüm monologlar, son 150 yılda yayınlanan çeşitli sanatçıların manifestolarından oluşuyor. 

Cate Blanchett'in bu felsefik monolog metinleri sunması ve her metnin ortaya çıktığı iç bağlamı tamamen değiştirmesi o kadar yaratıcı ki, aralara sıkıştırılmış fazla birşey anlatmayan sekanslarda bile eğlenceli hale gelmiş. 

Filmin kapanışı ise oldukça ilgi çekici... 

Son sekansta, yönetmen Julian Rosefeldt tarih boyunca ortaya çıkmış tüm manifestoların filozof yazarlarına seslenir gibi. Aynı anda tüm karakterlerin konuşması sonucu ortaya çıkan çok sesliliğin ardından bu çok sesliliği küçümseyip kendisinden farklı olanları yargılayanların bir gün kendilerinin de yargılanacağını belirten cümlelerle son bulur film… 

İnsanın düşünebilen tek canlı olduğunun ve düşündükçe fikirler geliştikçe insanın kendini bulma arayaşında mesafe kat edeceğinin farkında olan yönetmen, bugüne kadarki manifestoları yaratan düşünürlere teşekkür eder gibidir yani…

Filmin genelinde de Cate Blanchett’in canlandırdığı karakterlerden anlıyoruz ki, manifestolar ders kitaplarında kalması gereken kutsal metinler değildir. Oynanacaklar, tersyüz edilecekler, alay edilecekler, yeniden icat edileceklerdir. 

Bana göre bu filmin tüm enerjisi, kültürleri oluşturan farklı fikir ve kavramların bize açtığı yeni düşünsel ufaklar açısından bir teşekkür ya da bir kutlamadan oluşuyor. 

Modern dünya adını verdiğimiz sahteliklerle ve kalıplarla dolu dünyayı yıkıp yerine insan ruhunun özgür olmasının baz alındığı yepyeni bir dünya inşa edilebilmesi için düşündüklerini kurgusuyla senaryosuyla ve seçtiği aktris ile oldukça güzel ifade etmiş yönetmen Julian Rosefeldt… Kendisini tebrik etmek gerekiyor. 

En büyük teşekkür ise Cate Blanchett’a… Dünyaca ünlü yönetmen Jean-Luc Godard’ın “Neyi nereden aldığınız değil, nereye taşıdığınız önemlidir.” sözünün hakkını sonuna kadar veriyor. 

Film bittğinde, arşivimi ve interneti taradım seyretmediğim başka bir Cate Blanchett filmi kaldı mı diye…

Tavsiyemdir, bu film onun kaçırılmaması gereken filmlerinden biri ama vaktiniz olursa tüm filmlerini izleyin derim.

Advert
Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Kuzuların Sessizliği: İktidar Güç ve Eleştiri / Işık Doğan

Kuzuların Sessizliği: İktidar Güç ve Eleştiri / Işık Doğan

13-02-2026 - SİNEMA / TİYATRO

Geleceğin Sessiz Çığlığı: 2121 Filmi Üzerine Bir Düşünce / Işık Doğan

Geleceğin Sessiz Çığlığı: 2121 Filmi Üzerine Bir Düşünce / Işık Doğan

09-12-2025 - SİNEMA / TİYATRO