CHARLES BAUDELAIRE - ALBATROS
Edebiyat, bir gün gibidir. Sabahı, öğleni, akşamı ve gecesi vardır.
Sabah, mitlerin zamanıdır. Mezopotamya’nın kil tabletlerinde tanrılarla krallar aynı sahnede buluşur. Homeros’un dizelerinde yarı tanrı kahramanlar, destanların sonsuz yolculuklarına çıkarlar. Sabahın taze ışığında anlatıcı ne söylerse, dinleyen onu hakikat olarak kabul eder.
Öğle, aklın ve düzenin vaktidir. Antik Yunan tragedyaları, Roma şairlerinin ölçülü dizeleri, Çin’in Konfüçyüsçü metinleri evreni mantıkla kavramaya çalışır. Güneş tepede, söz gölgesizdir; hakikat ölçü ve biçim içinde dile gelir.
Akşam, gölgelerin yeniden uzadığı zamandır ve romantizmin de alacakaranlığıdır. İnsan aklının keskinliği artık yeterli değildir. Bireyin duyguları, tutkuları, hayalleri öne çıkar. Şair yalnızca dünyanın değil, kendi ruhunun da tercümanıdır. Rüzgârın uğultusunda, denizin köpüğünde, kalbin çarpıntısında yeni bir hakikat aranır.
Ve nihayet gece iner. Gece, modern edebiyatın saatidir. Parçalanmışlığın, belirsizliğin, kırık fragmanların, ironi ve sessizliğin zamanıdır. Sanayi bacalarının dumanı göğe yükselir, kalabalık sokaklar sisle dolar, makineler insanın ritmini değiştirir. Tarihte ilk kez milyonların ortasında, ama bir o kadar da yalnızdır insan. Bu yeni dünyada eski dillerle hakikati anlatmak mümkün değildir. Şair yeni bir dil aramalıdır.
İşte tam bu karanlığın ortasında bir şair belirir. Paris’in dar sokaklarında, çamura batırdığı kalemiyle güzelliğin çiçeklerini büyütmeye yeltenir. Sabahın mitlerinden, öğlenin aklından, akşamın coşkusundan beslenmiş ama hiçbirine sığmamış bir ruhtur o. İçinde taşıdığı huzursuzluk, ona hep başka bir zamanın, başka bir mekânın özlemini yükleyecek ve bir gün şöyle yazacaktır:
“Her nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi gelir.”
Bu yalnızca kişisel bir itiraf değil, çağının da özetiydi çünkü on dokuzuncu yüzyılda mutluluk hep başka yerdedir. Oraya varıldığında bile hızla eskir, yerini yeni bir özleme bırakır. Bu tatminsizlik, bu eksiklik duygusu onun hem hayatının hem de edebiyatının temeli olur.
Onun adı Charles Baudelaire’di; modern gecenin ilk şairiydi…

9 Nisan 1821’de Paris’te doğan Charles Baudelaire, François Baudelaire ile Caroline Defayis’in tek oğluydu. Babası François, annesi Caroline’den otuz dört yaş büyüktü ve amatör bir ressamdı. Evin duvarlarını çıplak periler, mitolojik sahneler ve şehvetli satirlerle doldurmuştu. Küçük Charles için bu resimler çocuk ruhunu kışkırtan yasaklı imgelerdi. Annesi Caroline, bu tabloları tek tek kaldırıp tavan arasına sakladığında, aslında çocuğun zihninde sanatla yasak; güzellikle suç arasında garip bir bağ oluşturuyordu. Belki de ileride onun şiirinde güzelliği daima çürümenin ve günahın gölgesinde görmesinin ilk tohumu o evde atılmıştı.
François Baudelaire, Charles henüz altı yaşındayken öldü. Babasının kaybı, şairin dünyasında kalıcı bir boşluk yarattı, küçük yaşta ölümle tanıştı ve annesi tek dayanağı oldu. Anne ile oğlunun bu dönemdeki yakınlığı, Baudelaire’in belleğinde ömür boyu sürecek en önemli mutluluk anısı olarak kaldı.
Ancak bu mutluluk kısa sürdü. 1828’de Caroline, o dönem Jacques Aupick adlı bir subayla evlendi. Küçük Charles için bu evlilik, annesinin ona ihaneti gibiydi. Çok sevdiği annesini bir başkasına kaptırdığına inandı. “Bir kadının benim gibi bir oğlu olduğunda bir daha evlenmez.” diyecekti yıllar sonra. Bu söz, bütün hayatı boyunca kadınlara ve otorite figürlerine karşı taşıdığı ikircikli duyguların başlangıcıydı. Anne bir yandan sevgi ve sığınak, öte yandan kayıp ve hayal kırıklığı demekti. Kadınlar, yaşamı boyunca onun için hem tutku hem acı kaynağı olacaktı.
Üvey baba Jacques Aupick, disiplinli bir askerdi. Hem bir general hem de İstanbul’daki Fransız büyükelçisiydi. Charles içinse Aupick, sevgiyle korku arasında gidip gelen çelişkili bir figürdü. Onun sayesinde iyi okullara gönderildi, daha düzenli bir hayat sürdü ama aynı zamanda onun oldukça katı disiplininin gölgesinde büyüdü. Yıllar sonra okul günlerini hatırlarken, “Okulları bile, üvey babamın bana yaşattığı korkudan daha fazla acı çekmeden düşünemiyorum. Yine de onu seviyordum.” diyecekti. Hayranlıkla nefretin, bağlılıkla isyanın aynı bedende buluşmasından oluşan bu çelişki, Baudelaire’in karakterine derinden işledi.
Çocukluğundaki bu çalkantılar, onun okul yıllarına da yansıdı. 1836’da ailesi Paris’e döndüğünde onu prestijli bir okula yazdırdı. Burada edebiyat yeteneği ortaya çıkmaya başladı ama Baudelaire’in yazılarında beliren karanlık imgeler, ölüm ve çürüme temaları öğretmenlerini rahatsız etti. Daha ergenlik çağında bile, yaşına göre “fazla yapmacık” bulunan bu tavır aslında onun, çağının ruhunu çok erken hissettiğini gösteriyordu. Melankoli ve itaatsizlik nöbetleri giderek arttı ve 1839’da okuldan uzaklaştırıldı. Ailesi paniğe kapıldı. Charles’ın “kayıp bir ruh”a dönüşmesinden korktular. Onu Collège Saint-Louis’e yazdırdılar, burada daha kısa süre kalabildi, ama yine de lisans sınavını geçerek mezun oldu. Akademik başarı ailesini kısa süreliğine rahatlattı ama bu, Charles’ın içindeki huzursuzluğu asla dindirmedi.
Baudelaire için sabah bitmişti. Çocukluğun masum ışıkları, yerini yavaş yavaş gölgeli bir öğleye bırakıyordu.
Üniversite yılları, bu gölgelerin daha da belirginleştiği bir dönem oldu. Görünüşte ailesini yatıştırmak için Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu ama ders kitapları onu cezbetmiyordu. Onun asıl üniversitesi, Paris’in Latin Mahallesi’nin dar sokakları, tütün dumanıyla ağırlaşmış kafeleri, karanlık hanları ve ışıklı genelevleriydi. Burada sanatçılarla, ressamlarla, aykırı fikirli gençlerle tanıştı. Geceler boyunca süren içkili tartışmalar, dizelere dökülen ilk denemeler, hayatın ve edebiyatın bütün yasaklı kapılarını onun önüne açtı.
Bu bohem hayatın ortasında Baudelaire içki, sefahat ve tatminsizlikle hem ruhunu hem bedenini hızla yıpratmaya başladı. En yıkıcı deneyimi, “Şaşı Sarah” lakaplı bir fahişeyle yaşadığı ilişkiydi. Bu yasak aşk, ilk şiirlerinin bazılarına ilham verdi. Tutkuyla yazdığı dizelerin arkasında çoğu kez onun yüzü vardı. Fakat bu kadın, ona aynı zamanda hayatının en acımasız gölgesi olan frengiyi de getirdi. Genç yaşta yakalandığı bu hastalık, yıllar boyunca bedenini kemirecek, zihnini karartacak, şiirinde ölüm ve çürümenin imgelerini derinleştirecekti. Baudelaire’in edebiyatında sık sık karşımıza çıkan “çirkinliğin içindeki güzellik” teması, belki de bu erken gençlik yıllarında, aşkın ve hastalığın aynı yatakta buluştuğu o trajik deneyimden doğdu.
Henüz yirmi yaşına varmadan Baudelaire’in hayatında, modern insanın kaderini belirleyen tatminsizlik ve eksiklik duygusu, yasaklı zevklerin baştan çıkarıcılığı, otoriteyle bitmeyen çatışma, kadınlara duyulan hem tutkulu hem yıkıcı bağlılık, hastalığın kaçınılmaz gölgesi ve sanatla yasak arasındaki ince bağdan oluşan gerekli tüm unsurlar bir araya gelmişti.
Böylece Baudelaire, gençlik yıllarından itibaren sıradan hayatın kalıplarına sığmayan bir kimlik geliştirmeye başladı. Paris’in sokaklarında yalnızca bir öğrenci ya da şair adayı olarak değil, bir “dandy” olarak da dolaşıyordu. On dokuzuncu yüzyılın başlarında İngiliz aristokrasisinin üst tabakalarında ortaya çıkan Dandycilik, başta aşırı titiz giyim ve incelikli davranışların simgesi iken, zamanla Sanayi Devrimi’nin hız, verimlilik, kâr, yararlılık gibi değerlerine karşı bir protestoya dönüştü. Baudelaire için “dandy” olmak, kitlelerin sıradanlığına karşı bireysel zarafetin ve başkaldırının ilanıydı. Siyah fraklar, ipek yelekler, özenle seçilmiş şapkalar ve ince bastonlarla kendini bir sanat eserine dönüştürüyordu. Baudelaire için dandy, yalnızca bir yaşam tarzı değil, bir estetik tavır, modernliğin ruhuna atılmış ironik bir bakıştı.
Ne var ki bu gösterişli yaşam tarzı genç şairi hızla borç batağına sürükledi. Mirasını savurganca tüketiyor, gündüzlerini uykuyla, gecelerini şarap, afyon ve aşkla harcıyordu. Zaten kırılgan olan aile bağları, mali sıkıntılar yüzünden daha da gerildi. Özellikle annesi Caroline ile arasındaki ipler, hem sevgi hem de hayal kırıklığıyla geriliyordu. Üvey babası Aupick ise onu disipline sokmakta kararlıydı.
Ailesi çözüm olarak onu Paris’in bohem bataklığından uzaklaştırmaya karar verdi. Haziran 1841’de Baudelaire, istemese de Hindistan’a giden bir gemiye bindirildi. Bu yolculuk onun için sürgün gibiydi. Başlangıçta isyan etse de denizlerin, tropik adaların, egzotik kıyıların büyüsü onu sarmaya başladı. Hint Okyanusu’nun ufku, Mascarene Adaları’nın kokulu bitkileri, gökyüzünün yoğun renkleri onun belleğine kazındı. Bu izlenimler, ileride “Kötülük Çiçekleri”nin egzotik tablolarında yeniden belirecekti.

Dünyanın daha önce görmediği birçok güzelliğini görmüştü ama onları asla elde edemeyeceğini anlayarak Şubat 1842’de Fransa’ya geri döndü. Aslında Paris özlemi, bohem dostluklar, yasak zevkler onu geri çağırmıştı. Böylece sabahın masumiyetinden çoktan uzaklaşan, öğlenin kavurucu ışığında kendi gölgesini büyüten bir şair olarak Paris’e dönüyordu.
İşte bu duygusal çatlak, onun ünlü dizesine giden yolu işaret ediyordu:
“Her nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi gelir.”
Baudelaire’in hayatının özeti olan bu söz, aslında Hindistan yolculuğundan itibaren bütün şiirlerine sızan bir ruh halinin ifadesiydi.
Fransa’ya döndükten kısa süre sonra babasından kalan mirası aldı. Artık ekonomik olarak ailesinden bağımsızdı. Saint-Louis Adası’ndaki Hôtel Pimodan’da bir daire kiraladı. Burası onun için hem bir cennet hem de bir cehennem oldu. Bu otel, şairlerin, ressamların, müzisyenlerin toplandığı, yüksek sesle şiirlerin okunduğu, tabloların sergilendiği, esrar dumanının ve şarap kokusunun birbirine karıştığı bir mekândı. Baudelaire burada ilk büyük denemelerini yazdı, kendi sesini bulmaya başladı, ama aynı zamanda “dandy” yaşamını sürdürerek lüks kıyafetlere, pahalı şaraplara, süslü mobilyalara, afyona ve esrara harcadığı paralarla iki yıl içinde servetinin yarısını yok etti.
Bu dönemde hayatına giren en önemli figür, Karayip kökenli aktris ve dansçı Jeanne Duval; “Siyah Venüs” oldu. Jeanne, Baudelaire’in hayatına hem tutku hem de felaket getirdi. Onunla ilişkisinde şair, arzuladığı egzotik güzelliği bulmuştu. Jeanne’in varlığı ona uzak yolculukların, tropik adaların hayalini hatırlatıyordu ama aynı zamanda bu ilişki, Baudelaire’in bağımlılıklarının, kıskançlıklarının ve yıkıcı tutkularının arenasına dönüştü.

Öğlenin güneşi parlak gibi görünse de yanıltıcıydı, gölgeler uzamaya devam ediyordu. Baudelaire için bu yıllar, hem dâhiyane dizelerin hem de yıkıcı alışkanlıkların hızla iç içe geçtiği bir dönemdi. Şair, Paris’in kalabalıkları arasında bir “flâneur” olarak dolaşıyordu. Kalabalıkların içine karışıyor ama onlara ait olmuyor, şehrin vitrinlerinden sokak aralarına, pasajlardan batakhanelere kadar her köşesini bir gözlem alanına çeviriyordu. Baudelaire, modern kentin hem tanığı hem kurbanıydı. Yürüyüşleri sırasında biriktirdiği izlenimler, çok geçmeden onun şiirinde modernitenin en karanlık ve en büyüleyici tablolarına dönüşecekti.
Akşamın karanlığı artık ufukta belirmişti. Miras hızla tükeniyordu. 1844’te, ailesinin açtığı dava sonucu, Baudelaire’in mali özgürlüğü elinden alındı. Artık parasını kontrol edemiyor, yalnızca küçük bir harçlıkla yetiniyordu. Bu karar onun için ikinci bir sürgün gibiydi. Aile otoritesi yeniden hayatına girmiş, özgürlük hayalini kısıtlamıştı. 1845 yılında, yirmi dört yaşında iken umutsuzluk içinde intihara teşebbüs etti.
Hayatındaki bu en önemli kırılmadan sonra Baudelaire, şiir kadar eleştirinin de silah olduğunu keşfedecekti. Delacroix üzerine yazdığı yazılar, ressam Gustave Courbet’ye ilgisi, Manet ile olan dostluğu ve kısa süre sonra Edgar Allan Poe çevirilerine yönelişi, onun edebiyat tarihindeki yerini belirleyecek yeni bir dönemin kapısını aralayacaktı.
Baudelaire’in özellikle Edgar Allan Poe ile kurduğu manevi kardeşlik, onu modern edebiyatın sınırlarına taşıdı; ama aynı zamanda insan doğasına duyduğu karamsarlığı da derinleştirdi. Bu, Joseph de Maistre gibi karanlık düşünürlere ilgisiyle birleşince dünya görüşü giderek daha “insan düşmanı” bir renge büründü.
Paris, artık onun için bir sahne değil, modern insanın trajedisinin aynasıydı. Gözlemleri yavaş yavaş şiirlerine dönüştü. 1857’de yayımlanan “Kötülük Çiçekleri”, edebiyat tarihine bir bomba gibi düştü. Şiir kitabı, güzelliği çürümenin; aşkı hastalığın; inancıysa günahın gölgesinde resmediyordu. Baudelaire’in dizelerinde modern kent; kirli sokakları, baştan çıkarıcı kadınları, sefalet içindeki kalabalıklarıyla ilk kez şiirin konusu oldu. Klasik güzellik anlayışına, romantik lirizme, burjuva ahlakına doğrudan meydan okuyan bu eser, çağının ruhunu yakaladığı kadar onun sınırlarını da zorladı.
Charles Baudelaire’in “kötülük”le kurduğu estetik ilişki okurları şoke etti. “Çiçek” imgesinin yanına günahı, çürümeyi, hastalığı yerleştirmek, güzelliği iğrenç olanla bir arada düşünmek ve kadın bedenini hem arzu hem de yıkımın kaynağı olarak göstermek 19. yüzyıl Fransız toplumunun kaldıramayacağı kadar keskin tablolardı.
Tepki gecikmedi. Kitap yayımlandıktan kısa bir süre sonra Baudelaire “ahlaksızlık” ve “toplumsal düzeni bozmak” suçlamalarıyla mahkemeye çıkarıldı. Altı şiirin kitaptan çıkarılmasına hükmedildi ve Baudelaire para cezasına çarptırıldı.
Bu mahkeme, onun hayatının en ağır darbelerinden biri oldu; çünkü Baudelaire için şiir, varoluşunun öz savunmasıydı. Şiirine açılan dava, doğrudan kendi ruhuna açılmış bir davaydı. Yıllar sonra bile bu yara kapanmayacak, onun şiir anlayışını daha da keskinleştirecekti.
Belki de bu noktada, Baudelaire’in kaderini en yalın şekilde gösteren şiirlerinden biri devreye girmelidir...
ALBATROS
Tayfalar sık sık yakalar, iş olsun diye,
Koca deniz kuşlarını, albatrosları,
Keskin çukurlar üstünden kayan gemiye
Eşlik eden o kaygı bilmez dostları
Ama bırakıldılar mı güvertelere,
O gök kralları ne sünepe, ne sarsak
Seriverir koca kanatlarını yere,
Yanlarında sürünen kürekler gibi, ak
O kanatlı yolcu ne miskin, ne sümsüktür!
Ne çirkin, ne gülünçtür o güzel kuş şimdi!
Topallar kimi, uçan sakata öykünür,
Bir pipoyla gagasını dürtükler kimi!
O bulutlar prensine benzer Ozan da,
Fırtınayla senli benli, yaylara gülen;
Yere sürülmüştür yuhalar arasında,
Yürüyemez devce kanatları yüzünden.
Baudelaire’in bu şiirdeki Albatros’u, bütün hayatının alegorisidir. Gökyüzünde ağır ağır süzülen, “göğün tasasız kralları” olan albatroslar, güverteye indirildiklerinde kanatları bir yüke dönüşür. Yücelik, yerde sakarlığa çevrilir. Tayfaların alayı, kuşun tökezleyişi aslında şairin dünyadaki talihidir.
Yüceliğin sürgünü, modern şairin kaderidir. Baudelaire’in biyografisindeki mahkeme salonları, alaycı gazeteler, yoksulluğun zinciri, aşkın eksikliği, annesinin kırgınlığı, üvey babasının gölgesi bu alegorinin dekorlarından ibarettir ve hepsi de onun kanatlarını ağırlaştıran nesnelerdir.
Ancak; kanatlar ne kadar ağırlaşırsa gökte o kadar geniş bir yay çizilir. Baudelaire’in şiiri, işte bu ağırlığın karşısında doğan yüceliğin kanat çırpışıdır. Şair yere sürülse de albatrosun göğe açılan dev kanatları gibi şiiri hep gökyüzüne aittir.
İşte o günlerden itibaren Baudelaire’in edebiyatında akşam karanlığı ağırlaştı. Şair, güzelliğin ancak çürümenin bağrında doğabileceğine, modern insanın ancak kendi yaralarıyla konuşabileceğine daha da derinden inandı ve “Kötülük Çiçekleri”, modernliğin bütün huzursuzluklarını dile getiren bir manifesto hâline geldi.
Güneş tamamen batmıştı artık. Baudelaire’in hayatında akşamın uzun gölgeleri yerini modern edebiyatın karanlık gecesine bırakmıştı. 1860’lardan itibaren hem ruhu hem bedeni frenginin yavaş yıkımı altındaydı. Sanat çevresindeki çatışmalar, eleştirmenlerin saldırıları, bitmeyen parasızlık ve yalnızlık onun üzerine zifiri bir karanlık gibi çökmüştü.
Bu dönemde Paris ona dar gelmeye başladı. Umutla gittiği Brüksel, onun için bir tür sürgün oldu. Aslında orada ne aradığını kendisi de bilmiyordu. Kitapları ilgi görmedi, konferansları başarısız geçti. Hastalığı hızla ilerledi. 1866’da felç geçirdi ve konuşma yetisini büyük ölçüde yitirdi.
Sessizlik, hayatının son perdesi oldu. Fakat bu sessizlikte bile acı bir şiirsellik vardı. Baudelaire için dünya hep eksik, hep yarım kalmıştı ve şimdi kendi bedeni de aynı eksikliğin simgesine dönüşmüştü.
Brüksel’den Paris’e dönen Charles Baudelaire, 31 Ağustos 1867 yılında 46 yaşındayken burada öldü.
Baudelaire genç yaşta ölmüştü ama şiiriyle aşkı, arzuyu, melankoliyi, modern hayatın geçiciliğini, bireyin yalnızlığını ve kentin büyüsünü görünür kılmıştı.
Modernite, gündelik olanın içinde şiirselliği, sıradan olanın içinde trajediyi, çirkinliğin bağrında güzelliği görebilme yetisiydi. “Modernite” kelimesine gerçek anlamını veren de o olmuştu.
Bugün Baudelaire’in mirası yalnızca Fransız edebiyatının sınırlarını değil, tüm modern kültürün ufkunu belirliyor. Onun ardından Arthur Rimbaud, Stephane Mallarmé ve Paul Verlaine geldi. Sürrealistler hayal gücünü ondan devraldı. Walter Benjamin, onu modernliğin anahtar kavramı hâline getirdi. Charles Baudelaire’in kısa hayatı, çoğu zaman yıkıcı ve skandal dolu olmuştu ama tam da bu kırılganlık, onun şiirine kalıcılık kazandırmıştı.
Onun hayatının özeti, Hint Okyanusu’ndan yükselen bir dalga gibi zamanın kıyılarına hala çarpıp duran o cümledir…
“Her nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi gelir.”
Bugün Baudelaire’in Montparnesse Mezarlığı’ndaki mezarının önünde durunca, işte tam da bu cümlenin sertliğini duyarsınız.
Şairin bedeni en son “burada” kalmıştır ama şiir hâlâ “başka yerlerde” dolaşmaktadır. Belki de modernliğin tek avuntusu da budur. Beden “burada” kalsa bile, dil hep “orada” kalmayı başarır.
Şair ölür...
Flâneur yürümeye devam eder…
Dandy aynaya bakar…
Mezar kapanır…
Albatros göğe yükselir...
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz




















Sergül özkan
Belki de insana yaşam enerjisi ,motivasyon,acılarını yenme gücünü veren de bir anlamda hayallere açılan pencere 8 ay önce