Yıkılan Ağaçlar / Suna Ilhan

Suna Ilhan -YIKILAN AĞAÇLAR 
Advert

DENEME - 11-01-2026 14:53

YIKILAN AĞAÇLAR 

Yurt genelinde yoğun fırtınaların estiği bir gündü. Bizim çocuk dedi ki: "Anne ya, iş yoğunluğundan bunaldım. Kafa dinlemeye iki günlüğüne bir arkadaşa gideceğim." 

Olaya vukufiyetim olduğu için hak verdim. 

“Nereye ve kime?" diye sordum.

"Henüz belli değil. Kim daha müsaitse ona. Senden başkasına da söylemiyorum ha..." dedi ve telefonla uğraşmaya başladı. Ardından "Hmm, bu olabilir." diye mırıldandı. Konu böylece kapandı. 

Mevsim gereği esen fırtınalara, zaman zaman da yağmur eşlik ediyordu. Haberlerde; yolda yürümekte güçlük çeken insanlar, uçan çatılar ve hatta dış yüzeyi kopup giden binalar gösteriliyordu. 

Bir yakınımla konuşurken evlerinin hemen yanında bir arabanın üzerine devrilen çam ağacından bahsetti. Öyle bir gürültü ve sarsıntı olmuş ki deprem zannetmişler. 

Ertesi gün, öğle civarında yine fırtına ve yağmur birbirleriyle yarış edercesine faaliyet halindeydiler. Bu esnada bahçedeki küçük ağaç fidanları dikkatimi çekti. Rüzgârdan sağa sona yalpalanıyorlardı. Bir çam ağacı gibi kocaman ve güçlü değillerdi; ama bu fırtınaya rağmen esnek yapıları sayesinde ne kırılıyor ve yıkılıyorlardı. Hayretle izledim. 

O sırada bizim çocuk aradı. Bir şeyler konuştuk ettik. 

"Akşam kaçta geleceksin?" diye sordum. 

"Akşama gelmeyeceğim." dedi. 

"Niye?" diye hayretle sordum. 

"Hani bir şey demiştim ya, onun için." 

"İyi de net bir şey dememiştin. Hangisi olduğunu araştırıyordun." 

"Bulmuştum ya. Birazdan çıkacağım inşaallah."

Arkadan sesler geldiği için başka bir şey sormadım ve zaman geçti. 

Biraz kendisine süre tanıdım. Hava yağışlı olduğu için muhtemelen yavaş giderdi. Gidince de mutlak surette beni arar, konumunu bildirirdi. 

O yüzden rutin işlerime koyuldum. 

Akşam oldu.

Bizimkinden ses seda yok. Kafa dinleyecek ya, hemen rahatsız etmeyeyim dedim. Yol yorgunu falandır.

Biraz daha zaman geçti. Yine arayan yok. Ben aradım. Cevap vermedi. 

Daha sonra tekrar aradım. Yine cevap yok. WhatsApp'a mesaj attım. İnternet kapalı, mesaj iletilmedi.

Biraz daha bekledim. Tekrar aradım. Durumda herhangi bir değişiklik yok. 

Bu kez içime bir korku düştü. Bu çocuk nerede? İmkânı yok, bunca aramaya bakardı. Ve kesinlikle interneti açık olurdu. Ardından kendimi suçlamaya başladım: "Ben niye ona nereye gideceğini sormadım, ben niye onu daha önce aramadım." vs. 

Evdekilere ve başkasına da bir şey diyemiyorum. Hani kafasını dinleyecekti ya, yoktan yere milleti ayağa kaldırıp burnundan getirmeyeyim diye. Aramalarım ve artan korkularımla başımda bir ağrı peydahlanmaya başladı. Anladım ki benim tansiyon da pıt pıt yükseliyor. Aradan 24 saat geçmeyince polise de haber verilmiyor. Ya bu arada bir şey olduysa ve yetişmek için geç kalırsak? Ard arda gelen vesveseler içimi kemiriyordu. Baktım ki bir çözüm üretmek mümkün değil, kendi kendime tefekkür etmeye başladım. 

Dedim ki: "Allahım! Ben bu çocuğun nerede ve ne hâlde olduğunu bilmiyorum ama sen biliyorsun. Çocuklarım dışarda da olsa içeride de olsa onları koruyup kollayan sensin. Kaldı ki bu yaşa kadar her an yanlarında olan ben değildim, sendin Allahım! Dolayısıyla onu, sana emanet ediyorum. Muhafaza ve müdafaa et Rabbim!" diye dualar ettim. 

Yıkılan çam ağacı geldi aklıma. Devasa boyuyla rüzgâra karşı dimdik durduğu için yıkılmıştı. Oysa küçücük fidanlar,  sağa-sola devrilseler de hacıyatmaz gibi teslimiyetle yeniden doğruluyorlardı.

Benim gücüm de Allah'ın kudreti karşısında küçücük değil miydi? Kader denen rüzgârın karşısında çam ağacı gibi diklenmek neye yarardı ki? Henüz her şey benim açımdan belirsizdi ama Allah her şeyi bilen ve gören değil miydi? Pekâlâ ikimizi de izliyordu. 

Zamanında, arkadaşlarla bir araya geldiğimiz bir gün vakit tatlı geçmiş, muhabbet uzamış, eve geç kalmıştım da anamdan zılgıt yemiştim. Oysa ne güzel eğlenmiş, mutlu olmuştuk. Anam bana niye anlayış göstermemiş, niye güvenmemişti ki?

Şimdi tam da anama yaşattığımı yaşıyor ve hakikatta, çocuğumun gittiği yerde ne kadar mutlu olduğunu hayal ediyordum. 

Bu duygular içinde teslim (boyun eğme, başa gelen hâdiseleri itirazsız kabullenme ve selâmete çıkma), tevekkül (Allah'a güvenip dayanma) ve tefhizin (ısmarlama, havale etme, yetkiyi başkasına verme) kavramlarının dibini sıyırmaya başladım. Neticede beni de onu da bütün yaratılmışları da muhafaza eden, kontrol altında tutan, onlara gelecek bir zararı savan veya onları bir zararla sınayan, Malik'ül-Mülk olan Allah değil miydi? Ben her şeyi veya herkesi kontrol altında tutamam ki! Bu duygular içinde yatsı namazını kılmaya niyetlendim. Namazdan sonra da bir ağrı kesici alıp kendimi bir şekilde oyalamayı düşündüm. 

İlk sünnet ve farzı kıldım. Son sünneti kılarken telefon çaldı. Selâm verip baktım. Bizimki... Sakin sakin selâm veriyor. Buna açtım ağzımı yumdum gözümü. Beni hayretle dinledi. 

Söz savunmaya geçince anlatmaya başladı: Dediği zamandan birkaç saat sonra çıkmış. Yağmurdan dolayı yavaş gitmiş. Yemişler, içmişler biraz dinlenmiş, meyve faslına geçmişler. O da düşünüyormuş ki "Kafa dinleyeceğimi söylediğim için annem beni hiç aramıyor." 

Sonra telefona bakıyor ve benim yana yakıla sitem dolu attığım mesajları görüyor. Bir de bakıyor ki telefonun sesi yanlışlıkla kısılmış. İş yerinde wifi olduğu için çıkarken de telefonun internetini açmayı unutmuş. 

"Ama nereye gideceğini bilmiyordum ki!” dedim.

“Bak o konuda haklı olabilirsin. Çünkü ben sana o akşam söyledim sandım." dedi. 

Dakika dakika yaşadıklarımı anlattım. Ve sonunda nasıl teslim olduğumu... 

“Demek ki her şey bu teslimiyeti kazanman içinmiş." diye de üste çıktı. Uzun uzadıya havadan sudan konuştuk. Başımdaki ağrı bulutlarının dağıldığı hissettim. 

Bu arada adres bilgisini de almayı ihmal etmedim.
Demem o ki bizi en çok yıpratan özelliğimiz; her şeyi kontrol etme ve her şeye yetmeye çalışmak. Hâlbuki bizim gücümüzün bir hududu var. Elimizden geleni yaptıktan sonra "Hasbünallah ve niğmel vekîl.” demek ve "Ben değil, Allah her şeye yeter." teslimiyeti içinde olup bazı şeyleri O'na bırakmak, hem iman hem beden ve hem de ruh sağlığı açısından mükemmel bir sakinleştirici ve antideprasan. 

"Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." (Yunus/107)

Elimizden geleni yaptıktan sonra küçücük bir fidan olduğumuzun farkına vararak, tevazuyla boyun eğip, bazı işlerin hâllini Yaratan'a bırakmak lâzım, vesselâm...

***


Editör: Neşe Kazan

Günün Diğer Haberleri