YAYLADAKİ SEVGİLİ
Köyde yaşayanlar, yeni bir haziran sıcağında yataklarından apar topar kalkmışlardı. Nasıl acele etmesinlerdi ki, yayla zamanı gelmişti ve hazırlıkları tamamlayanlar bugün yollara düşeceklerdi.
Öküz arabalarının kırılan yerlerini tamamlamış, yeni sami sambağıları yenilemişlerdi. Sabunluklara sular doldurulmuş, sabun kırıntıları rendelenmişti içlerine. Yaylada kullanacakları değenekler bile destelenmişti.
Bir an, Mulazim Amca'nın sesiyle inledi köy.
- Önden ben gidiyorum. Beni takip edin.
- Olur (bir kaç kişi hep bir ağızdan.)
Arabalara koşulacak öküzler, yeni bir çabanın başarısına katkıda bulunmak için ileri doğru gitmeye çabalıyorlardı.
Sıralar halinde dizilmişlerdi öküz arabaları. Önde, Mulazim Amca vardı. Hep onun sesi çıkıyordu sanki. Her arabanın üzerinde yayla eşyaları vardı. Yayıklar itina ile bağlanmıştı eşyaların üzerine. Bazı arabaların üzerinde de, küçük buzağılar vardı. Çünkü uzun yayla yoluna ayakları dayanamazdı.
En arkadaki iki arabada ise Nevzat Amca ve Mahmut Amca’nın arabaları gelmekte idi. Boyunduruğa yeni alışmaya başlayan tosunlar zorluk çıkarıyorlardı sürücülerine. Nevzat Amca arabanın altına yatan boz öküzü, dirgen batırarak ayağa kaldırmaya uğraşıyordu.
Dönemece ulaşıldığında ağaçların seyreldiği ve birkaç çalının çimenler içinden boy verdiği görülüyordu. Yol boyu, yola dökülen taşları temizleyerek yürüdüler. Son dönemeci döndüklerinde taş yapı yaylalar görünmeye başlamıştı.
Her yayla evinin yanına bir araba yanaşmıştı. Kapılar açıldı birer birer. Yağan karların erimesi ile bazı yaylaların çatıları akmış su altında kalmışlardı. Sular boşaltıldı, kuru toprak serpildi. Temizliği biten evlerin ışık gören duvarları çamurla sıvandı.
Bir yayla gecesine yattı yorgun bedenler. Gündüzün ağırlığı geceye yansıdı. Gözler gaz lambalarına dalıp uykuya daldı. Cırcır böceklerinin sesleri horlamalara karıştı.
Güneş, saharadan çıkmadan önce, küçük danalar yeşil yaylaların koynuna bırakılmıştı bile. Gelinlik kızlar, türkülerini mırıldanırken ellerinde etaminler, gönül desenlerini işliyorlardı. Buradaki hava, ciğerlere dolarken yanaklara renk, tene dinçlik gelirdi her zaman.
Sevdaların alası yaşanır, buzağı peşinde türkülerle seslenilirdi sevilenlere. Puslu havalarda buluşmak daha kolay olurdu. Üç metre ötesi bile görünmezdi bazen... Bedenler çiğe bulansa da, yürekler yanardı dağ ateşinde. Sevda türküleri yakılırdı taş başında, geceleri yıldızlar kayarken gökyüzünde, dilekler tutulurdu aşk üzerine.
Mustafa, üzerine aldığı keçesini düzeltti. Anasının sardığı öğleliğini aldı sekinin üzerinden. Değeneğine taktı, omuzuna aldı. Köye çoban olalı iki üç gün olmuştu. Bugün, Kunzut Yaylaları’na doğru götürecekti koyunlarını. Ayağının altında yeşil çimenler sanki akıyordu. Köpeği Alabaş, onun arkadaşı idi. Onu hep o anlardı, yanından ayrılmaz, gönderdiği yere giderdi.
Karşıdan üzerine doğru gelen koyun sürülerini görünce, kendi koyunlarını çevirmek gerektiğini düşündü bir an. Köpeğine komut verince, önünü çevirdi sürünün. Kendi yaylasına doğru döndü koyunlar. Karşı köyün çobanı yanına yaklaşmaya başlamıştı. Yanında da, bir küçük çocuk vardı. Gelenin bir kız olduğunu görünce şaşırdı bir an. Başına doladığı tavşarından çıkan saçları sarı idi. Yanakları al al olmuş, burnunun kabukları soyulmuştu. Merhabalaştılar.
- Benim adım Züleyha
- Benimki de Mustafa
- Kunzutluyum. Bu da, yeğenim Osman.
Kunzutluyum deyince Mustafa’nın gönlü bir hoş oldu. Çünkü anasının dayıları, orada oturuyorlardı. Fazla gidip gelmeseler de, devamlı evde söz konusu olurlardı.
- Kimlerdensin ?
- Hacı Mecit’in kızıyım.
Şaşırıp kalmıştı bir an... Anasının anlattığı Mecit dayısı bu muydu yoksa? Hoşuna da gitmişti bir an.
Koyunlarını bir araya topladıktan sonra, aile hayatlarını anlatmaya başlamışlardı bile. Anasıyla dayılarının arası bozuktu. Kaçtığı için. Çok olmuştu görüşmeyeli. Aradan bunca sene geçmiş. Yüce Tanrı, onları bir araya getirmek için bir zemin hazırlamıştı sanki. Küçük oğlan, devamlı elini çekiştiriyordu. O da, kıskanıyordu içten içe.
Mustafa, yanında getirdiği öğleliğini çıkardı, düz taş üzerine yaydı mendilini. Getirdiği domatesi ikiye böldü. Birini, Züleyha’ya uzattı. O da, mendilinden çıkardığı gevrek ekmeğini verdi Mustafa’ya. Tüm aile geçmişini anlatmışlardı birbirlerine.
Akşama anne babalarına sormak üzere ve yarın aynı yerde buluşmak üzere anlaştılar.
Uzaklaşırken, birbirlerine el salladılar. Yaylaların üzerine pus çökmeye başlamıştı bile. Bir an önce, yaylalara doğru sürmeliydi koyun sürüsünü. Köpeğine ünledi. Beraber sürdüler. İçinde çok hoş bir duygu oluşmuştu sanki. Koyunları, ağılın yanına nasıl getirdiğini bile hatırlamıyordu. Ağılın kapısını acele acele kapattı. Yaylanın içine bir hamlede girdi.
Anası ağaç küleklerini hazırlıyordu koyunları sağmak için. Mustafa’nın bir hışımla eve girdiğini görünce şaşırdı bir an.
- Ne oldu ola? Bu ne hal.
-Ana, senin dayının kızı ile tanıştım bugün.
Bir an şaşırmıştı Ayşe bacı. Oğlunun, anlatması ile doğruluğunu onayladı. Mustafa’nın içi içine sığmaz olmuştu o gece. Sabahı zor eyledi. Gönlünde sevilerin damlaları çabuk çabuk damlamaya başlamıştı bile.
İlk kez, sabah bu kadar güneşli ve güzeldi sanki. Koyunları, ağıldan acele acele çıkardı. Alabaş ayaklarına dolanıyordu, başını okşadı onun da. Kunzut Yaylaları’na doğru sürdü koyunları. Otlamalarını bile beklemiyor, bir an önce Züleyha’yı görmek istiyordu. Karşıdan sürünün geldiğini görünce gülleri açtı Mustafa’nın. El etti, karşılığını aldı. Birbirlerine yaklaşınca gülümsediler. Evde olup bitenleri anlattılar birbirlerine. Evet, akraba idiler ve konuşulanlar doğruydu.
Züleyha’nın annesi, olanı biteni hep anlatmıştı. Babasına diyememişti. Asabi bir adamdı Hacı Mecit çünkü.
Günler, çok çabuk geçiyor. Her gün aynı yerde buluşuyorlardı. Küçük oğlanı da, Mustafa’nın getirdiği şekerleri vererek koyunun önüne yolluyorlardı. Güzel güzel vakit geçiriyorlardı. Bazen Züleyha’nın yanakları al al olunca gülümsemeler oluşuyordu Mustafa’nın dudağında. Gelecekleri hakkında birbirlerine sözler vermeye başlamışlar, işi evlenmeye kadar getirmişlerdi. Bu arada, aileler birbirleriyle görüşmeye başlamıştılar bile. Eski kırgınlıklar unutulmuştu. Yaylaların dönüşünden sonra, nişan yapmayı kararlaştırmışlardı kendi aralarında.
Ağustos ayı sonuna doğru, yaylalardaki puslar artmış, havalar soğumaya başlamıştı. Mustafa her gün aynı yere gelir, Züleyha’yı beklerdi. Bir gün ne koyun göründü karşı kıyıda, ne gelen vardı. Gözleri aradı tüm yayla düzlerini. Yoktu. Gelmemişti. Bu puslar hayra alamet değildi. Kara bulutlar, hep üstüne üstüne geliyordu sanki. Koyunlar bile devamlı meliyor, kuzularını arıyorlardı düz ovada sanki. Elindeki değeneği hızla koyunlara doğru salladı istemeyerek Mustafa. Akşam gelmek bilmiyor, zaman akşama direniyordu. Zamana aldırmadan sürmeye başladı yaylaya doğru. Değneğini havada takla attırıyordu durmadan. Koyunlar ağıla yaklaştıkları halde, içeri girmek istemiyorlardı. Zorla soktu içeriye. Aslında kimsenin koyunu gelmemişti daha. Yaylaya yöneldi.
- Ana!
Ses yoktu. Kapıyı yumrukladı. Yan yayladan Hatice Hala çıktı.
- Sizinkiler, evde yok. Kunzut'a gittiler ama ne için gittiklerini bile söylemediler.
Mustafa, hiçbir şey anlamamıştı. Kendini, Taşbaşı’na attı. Kunzut’a doğru baktı. Uzak olduğu için toprak evler görünmüyordu. Yaylaya girdi. Taş sekiye attı kendini. Üzerine, örme battaniyeyi örttü. Geç saatte döndüler Kunzut'a gidenler. Yüzlerinden düşen, bin parça olmuştu. Mustafa bir anasına baktı, bir teyzesine.
- Hayırdır ana!..
- Hayır değil oğul, hayır değil. Züleyha kaza geçirmiş. Koyunları Ardahan yolundan karşıya geçirmeye çalışırken kendisi Şavşat’tan gelen bir kamyonun altında kalmış. Ardahan’a götürmüşler ama yetiştiremişler. Kader işte... Çok üzüldük çok...
Mustafa dondu kaldı. Dili damağına yapıştı. Bir an, yaşadıkları aklına geldi. Kahretti kadere...
Anası anladı, sarıldı oğluna. Beraber ağladılar.
Sabah açıldığında Taşbaşı’ndan bir ses yükseldi;
’’Vay beni vaylar beni
Götürür çaylar Beni
İki ağaç dört adam
Götürür Kuylar beni.
Gitti gidenim gittti
Boyu fidanım gitti
Kunzut’un dağlarında
Cilve çatanım gitti.
Ardahan’ın yolları
Aldı ahımı, aldı
Sevdanın yarısında
Elim koynunda kaldı.
Yayla zamanı tükenmeden, köylerine döndüler.
Gönlü oralarda, Taşbaşı’nda kaldı Mustafa’nın.
