YAVRU KEDİ
Gece, odanın sessizliğini bıçak gibi kesen o cılız sesle bölündü. Dışarıda, zifiri karanlığın ve soğuğun ortasında bir kedi yavrusu ağlıyordu. Annesini kaybetmiş, korkudan titreyen, açlığın ve yalnızlığın acısıyla miyavlayan küçücük bir canın feryadıydı bu.
Yatağımda doğrulmak istedim. İçimdeki o tanıdık sızı, yavrunun sesine karışıp doğrudan göğsüme saplandı. Nerede bir yaralı canlı görsem, nerede bir gözyaşı duysam ellerimle dokunmuş gibi hisseder, o acıyı kendi yüreğimde taşırdım. İnsan ya da hayvan fark etmezdi; nefes alan her canın kırgınlığı benim de kırgınlığımdı. Elimde değildi, bu duygu pınarına engel olamıyordum.
O an tek istediğim ayağa kalkmaktı. Dışarı koşmak, o çaresiz yavruyu karanlığın içinden çekip almak, bağrıma basıp sıcaklığımla korkularını dindirmek ve karnını doyurmaktı. "Geçti, artık güvendesin." demekti ona.
Fakat bedenim imkân vermedi. Hastalığım, görünmez zincirlerle beni yatağa çivilemişti. Gücüm yetmedi, ayaklarım komutumu dinlemedi.
Çarşafın üzerine düşen gözyaşlarımla baş başa kaldım. Dışarıda minik bir kedi yavrusu korkuyla miyavlıyor, içeride ise ayağa kalkamayan bir yazar, onun çaresizliğini kendi etinde, kemiğinde hissederek sızlıyordu. Pencereden sızan rüzgâr ikimizin sesini birbirine kattı; biri dışarıda annesini arayan bir canın, diğeri yatağında dünyadaki tüm acılara ağlayan bir yüreğin çığlığıydı.
***
