YAŞLI BİR AMCA
Yıllar önce yaşamıştım
Bir Ankara hatırası
Aradan yıllar yıllar geçti
Silinmedi hiç yarası
Her aklıma geldikçe
Burnumun direği sızlar
Sol yanıma bir şey batar
Kanatır açıkçası
Dışarıda bıçaksırtı bir ayaz
Karlı bir ocak ortasında
Dolaşırken aymaz aymaz
Ankara sokaklarında
Bir yaşlı amca gördüm
Ankara Tren Garı’nda
Ufak bir simit arabasının
Oturmuştu yanında
Yaklaştım yanına vardım usulca
Merhabalar dedim nasılsın amca
Eh işte diyerek boynunu büktü
Yaşıyoruz dedi kendi halınca
Bir oturak verdim bendeydi gözü
Gel otur der iken titredi sözü
Soğuktan buz tutmuş
Kızarmıştı gam dolu yüzü
Belli ki dertliydi yanıktı özü
Dedim ki ey amca ne iş yaparsın
Bu yaşlı halinle simit satarsın
Derin bir of çekti yüzüme baktı
O eski kasketi eline aldı
Bir sigara çıkardı sessizce yaktı
Hüzünlü gözlerle yüzüme baktı
Sanki uçsuz bucaksız ummana daldı
Simit arabasına şöyle bir bakıp
Gözleri gamlıydı kirpik ıslanık
Oğul dedi yıllarca çalıştım durdum
Ben bu arabayla üç evlat buldum
Hepsini okutup bir adam ettim
Maalesef boşaymış, çabam gayretim.
Üçü de evlenip barklandı gitti
Evlatlık babalık o zaman bitti
Anlattı derdini titrekti sesi
İçimi üşüttü soğuk nefesi
Sararmış bıyıklar, yüzünde çizgi
Yıllanmış yüzünde ne sırlar gizli
Ankara'nın ayazında
O simitçi tezgahında
Çatlamıştı öpülesi elleri
Buz tutmuştu yüzleri
Nemli ve ıslaktı gözleri
Tıpkı yaralı yüreği gibi
Ayrılıp giderken boynumu büktüm
Ağladım sessizce dişimi sıktım
Nasırlı elleri eğildim öptüm
Bin defa dirildim bin defa öldüm
Yıllara meydan okur, kırışmış yüzü
Kederli, hüzünlüydü, gamlıydı iki gözü
Evlatlarım der iken titredi sözü
Kor oldu yüreği, harlandı özü
Boynuna sarıldım elveda dedim
Belki de ömrümden bin ömür verdim
Akan gözyaşımı ondan gizledim
Yazıklar olsun böyle evlada dedim
