VEDANIN AĞIRLIĞI
Vedalar hep ağır gelir bana, bilirsin…
Kalabalığın içinde değil de, içimin en dar köşesinde çöker ağırlığı.
Sanki küçücük bir odada sıkışır bütün duygularım;
Kapı yok, pencere yok…
Yanıp yanıp kül olurlar da, dumanı dışarı çıkmaz...
Sonra bir yerlerde sirenler öter,
Belki kalbimin içinden, belki aklımın kıyısından…
Ve anlarım: gitme vakti hep yanlış zamanda gelir insana...
İstasyonun o soğuk betonunda dururken,
Göğsüme görünmez bir yumruk saplanır.
Gözlerim, saklanmayı beceremeyen bir ıslaklığa teslim olur.
Sanki herkes görür, bir tek sen fark etmezsin…
Ayrılığın eşiğinde, düşlerimi katlayıp içime kaldırırım.
Benim valizinde biriken acılara takılır gözüm,
Ne kadarını sırtlanırım,
Ne kadarını sana bırakırım, kestiremem...
Trenin koltuğuna oturunca, hafifçe titrer dünya.
Ben ise son bir kez arkama dönerim.
O bakış…
Ah o bakış…
Hafızamın en derin yerine çivilenir ve hep orada kalır...
Yollar kıvrılır sustuklarımın uzağında.
Kirpiğinde taşıdığın bulutlar ağırdır;
Ben avuçlarımı sıkınca tırnak izlerimden anlarım,
Telaşımın ne kadar büyüdüğünü.
El salladığımı belki görmezsin bile…
Olsun.
Söyleyemediklerim içimde yağmura dönüşür;
Usul usul, içime doğru yağar...
Evet…
Vedalar hep ağırdır.
Giden için kavurucu bir ateş,
Kalan için donuk bir sızı…
İkisinin ortasında ise insan,
Ne yanabildiği ne de soğuyabildiği bir yerde kalakalır...
Aklımda düğüm düğüm sözler asılı durur.
Belki ses olmayı beceremedim,
Belki yüreğimin dili sende hep eksik kaldı.
Ama o son bakış var ya…
İşte o, yarım kalan öykülerimizin ağırlığını,
Taşıyamadığımı fısıldar her defasında...
***
