Tahta Ejderhanın Sırrı / Can Akın

Yazan: Can Akın -TAHTA EJDERHANIN SIRRI
Advert

ÖYKÜ - 16-04-2026 14:34

TAHTA EJDERHANIN SIRRI

Delhi'nin tozlu, karmaşık sokaklarında ilerleyen otobüsün camına yaslanmış iç çekiyordum. Kulaklıklarımdan Nick Cave'in melankolik sesi yayılıyor, Hindistan'ın çığlık atan renklerini ve kornalarını bir nebze olsun bastırıyordu. İşte o an fark ettim onu.

Yan koltukta kocaman ela gözleriyle bana bakan, belki on belki on bir yaşlarında bir kız çocuğu. Yüzünde öyle bir merak vardı ki... Elindeki volkmeni işaret etti, bir şeyler mırıldandı. Anlamadım ama gözlerinin içindeki o ateşi o saflığı anladım.

Dayanamadım.

Çantamdan pilleriyle birlikte çalışan kasetçalarımı çıkardım. Hani şu babamdan kalma, kapağı kırık, bantları zaman zaman yutan eski dostum. Küçük kıza uzattım. Ne dediğimi anlamıyordu belki ama uzattığım şeyin ne olduğunu anlamıştı. Yüzü... Tanrım, o yüz nasıl aydınlandı anlatamam. Sanki ellerine bütün bir evreni bırakmışım gibi baktı. O an içimde bir şeyler kıpırdadı. Annemin "İyilik yap ki iyilik bulasın" sözü geldi aklıma ama o an bunun ne kadar derin bir gerçek olduğunu bilemezdim.

İki durak sonra inecekti. Otobüs yavaşlarken aceleyle çantasını karıştırdı. Küçük, yontulmuş bir şey çıkardı. Tahtaydı. Uçan bir ejderhaydı sanki. Kanatları açılmış, rüzgarı yararcasına duran bir ejderha. Utangaç, mahcup ama gözleri parlıyordu. Avuçlarıma bıraktı. Elleri sıcacıktı. "Teşekkürler" demek istedim ama boğazım düğümlendi. Sadece gülümsedim. Otobüsten indi, arkasından baktım. Bir el salladı, sonra kayboldu.

O küçük tahta ejderhayı avuçlarımda sıkıyordum.

Bir ay sonra Türkiye'ye dönüyordum. Sırt çantam ve o ejderha. Başka hiçbir şeyim yoktu. Havaalanında check-in için sıra bekliyordum. Herkes gibi. Ama değildim. Yanıma bir görevli geldi. Kibar, güler yüzlü. "Buyurun efendim, zahmet etmeyin" dedi. Sıradan aldı, bilet işlemlerimi hâlletti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken iki polis memuru belirdi. Sakindi, kibardı. Pasaport kontrolünde bekletmeden doğrudan vip bekleme salonuna götürdüler beni.

Şaşkındım. Ama korkmuyordum. Belki de o ejderha yüzünden. Avucumda sıkıyordum onu.

Bekleme salonunda herkesin gözü bende, daha doğrusu elimdeki ejderhadaydı. Fısıldaşıyorlardı. Bir tanesi önünde eğildi. Başka biri Arapça bir şeyler mırıldandı. Sonra bir diğeri, yaşlı bir adam, elini göğsüne koyup "Maşallah" dedi. Kimisi "Hristiyan mı bu?" diye sordu kimisi, "Yok canım, Musevi'ye benziyor" dedi. Bir kadın, başı örtülü, "Belki de Zerdüşt, bakın ejderha..." diye fısıldadı. Gülümsedim içimden. Hepsi farklı inançlardan, farklı dillerden, farklı tanrılardan... Ama hepsi aynı şeye bakıyordu: O küçük tahta ejderhaya.

Arama noktasına geldiğimizde görevliler ellerini kaldırdı. "Gerek yok" dediler. Çantamı, üstümü başımı, hiçbir şeyi cihazdan geçirmediler. Sadece ejderhaya baktılar. Saygıyla. Korkuyla mı? Hayır. Hayranlıkla.

Uçağa bindim. Hostesler beni görünce yüzleri güldü. "Hoş geldiniz efendim" diye fısıldadı biri. Yerime kadar eşlik ettiler. Uçak pist başına ilerlerken baş hostes yanıma geldi. Uzun boylu, kumral, ela gözlüydü. "Sizi VIP bölümüne alabilir miyiz?" dedi. Gülümsediğinde yanaklarında gamzeler belirdi.

Kabul ettim.

O koltukta otururken bulutların üzerinde süzülürken bana en lezzetli yemekleri en iyi şarapları getirdiler. Hiçbir şey istemeden. Hiçbir şey ödemeden. Hostes Derya, yanıma oturdu müsait oldukça. Nereden geldiğimi, nereye gittiğimi sordu. Ejderhayı sordu. Anlattım. Delhi'yi, otobüsü, küçük kızı anlattım. Gözleri doldu. "İnanılmaz" dedi. "Böyle şeyler... sadece kitaplarda olur."

İstanbul'a indiğimizde, pasaporttan geçerken yine bekletmediler. Hostes Derya yanımdaydı. "Buluşalım mı yarın?" dedi. Kalbim deli gibi atıyordu. "Buluşalım" dedim.

Türkiye'ye döndükten sonra hayatım bir film şeridi gibi akmaya başladı. Sanki görünmez bir el, önümdeki bütün taşları teker teker kaldırıyordu. Balıkesir'deki ailemin meseleleri... Aman Allah'ım, yıllardır çözülemeyen davalar, bitmeyen kavgalar, küs komşular, dargın akrabalar... Hepsi bir anda mucizevi bir şekilde hâlloldu. Maddi durumum düzeldi. Ceplerim parayla dolmaya başladı. Annem aradı bir gece mutluluktan ağlıyordu.

Şimdi yıllar sonra, Avşa Adasındaki evimin önündeki verandanın tavanında asılı duruyor. En ufak bir rüzgâr estiğinde hafifçe sallanıyor. Sağa sola, usulca. Bazen akşamüstü oturup ona bakıyorum. Çayımı yudumluyorum. Hostes Derya yanımda, başını omzuma koymuş. "Hâlâ anlamıyorum" diyor. Gülümsüyorum. "Ben de" diyorum. Ama anladığım bir şey var: O küçük kızın saf kalbinden çıkan bu minik hediye, hayatımın gizemli anahtarı oldu.

Belki de sır, ejderhanın kendisinde değil. Belki de sır, o beklenmedik anda yaptığım iyilikte. Belki de sır, karşılıksız sevginin gücünde. Belki de sır, hiç tanımadığın birine hiç beklemediğin bir anda hiç düşünmeden uzattığın elinde.

Delhi'nin o tozlu otobüsünde, kulaklıklarımı çıkarıp o küçük kıza kasetçalarımı verirken aslında bir ejderhanın kanatlarını açtığımı bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum.

Her rüzgârda sallanan ejderhaya bakıyorum. Ve o uzak diyarlardaki küçük kızın gülümsemesini hatırlıyorum. Hayat bazen en umulmadık yerden en umulmadık anda en umulmadık şekilde mucizeler getiriyor.

Tahta ejderhanın sırrı... Belki de hiçbir sırrı yok. Belki de sır, sadece ve sadece sevmekte.

***

Editör: Nüzhet Ünlüer

Günün Diğer Haberleri