O GECE
Hatırlamak acı verdi. Yüzü buruştu, içinde bir yerler kıyım kıyım kıyıldı.
- Lambayı silmemişsin bugün.
- Elim ermedi.
- Olmadı işte, bu olmadı.
- Niye ki?
- Lamba silinmeliydi.
- Yarın silerim artık.
- Desene, bu gece seni tam göremeyeceğim.
- Delisin sen.
- Sevecek kadar deli.
Eğilip yanaklarına bir öpücük kondurdu. Elleri saçlarına gitti. Örtüyü aşağıya sıyırdı. Buğday gibi saçlarını okşadı, okşadı…
- Özledim seni…
- Ben de…
O gece erken yattılar. İki beden yün yatak içinde birbirine sarıldı, ayrıldı. Sarıldı, ayrıldı. Bir yumak olup uykuya daldılar. Fitili kısık lambanın ışığı, üzerlerinde gün ışıyana kadar gezindi durdu.
Sabah kahvaltısından sonra o, kamyonu çalıştırıp korna sesini bırakarak akıp gitmişti.
Toprak yoldaki tozlar kaybolduğunda o yoktu.
Ardından bakmış kalmıştı. Tarlalar arasında uzayıp tepelerin arasından usulca akan yol, onu kendine hapsetmiş, alıp götürmüş, geriye acılı bir kaza haberi getirmişti. O kaza onu kendisinden almış, yalnız bırakmıştı. Pencereden gözlenen bir yol, beklenen bir motor gürültüsü artık olmayacaktı. İçinde bir yalnızlık, bir özlem büyüyecek, büyüyecekti...
Elinde nemli bir bez ile silmeye çalıştığı lamba şişesi, kulağında “Seni özledim" sesleri çınlayacak, içi acıyacaktı. Yaşam nehri aksa da, onsuzluk içinde derin bir yara olacak, her aklına geldiğinde kanayacak, kanayacaktı...
Varsın horozlar ötsün, varsın köyün köpekleri ürüsün, hiçbir şey onun olduğu zamanlardakine benzemeyecekti.
