Memleket Havası

Yazan: Ümmügülsüm Hasyıldırım - MEMLEKET HAVASI
Advert

ÖYKÜ - 25-08-2022 03:57

MEMLEKET HAVASI 

​​​​​​Sessiz geceler, yine gönülhaneme konuk olurken, kurşun gibi ağırlaşan göz kapaklarıma inat, uyku isyana durdu. Beynimin içi düşünce furyası. Sabaha çeyrek kala, dost kalemler ve sayfalar gülümsedi yüzüme. Masum itaatkar....

Uçarak, kaçarcasına çıktığım memleketimin  hasret zincirini, boynumda unutmuşum. Her geçen yıl daha da sıklaştırdığım ziyaretlerim, boynumdaki o zinciri her defasında biraz daha  sıktı. Birgün o buram buram kokan kekiğini, iğde çiçeğini, toprağının lavanta kokusunu özleyeceğimden habersiz  erittim bunca yılı. Ihlamurlarla, defnelerin Gölhisar semalarında koku yarışına gireceği kimin aklına gelirdi ki.

Boğazımdaki zincirin tartaklayarak çekmesini farketmeden; yönümünde, gönlümünde Gölhisar'a dönmesiyle; iki yıl önce yatağa mahkum kalıp iyileşmeyi bekledikten sonra, ilk kez kendi başıma, elimde bastonum, otobüsle yola çıktım. Bütün ikazlara ve endişelere rağmen, otobüsle tek başıma gitmek istedim. Ve çıktım yola... 

Denizli çıkışını pencereden seyrederken, otobüs yeni gelin gibi, ağır ağır, salına salına yol alıyordu. Yüreğimin bir kuş kanadı gibi çırpması, yolu iyice uzatıyordu. Gözler uzaklara odaklanmış, hayal hanemin kapıları ardına kadar açılmış, önümde uzanan okyanus misali yolda, rüyalara dalmış ilerliyordum. Akan yollar mıydı, zaman mı düşünmedim bile. Yol boyunca uzanan ağaçlar, bize eşlik eden doğa, arada arada göz kırpan güneş, sadece tebessüm ettiriyor, rüyalarıma rüya katıyordu. 

Yol boyunca bana yoldaşlık eden hayallerimin adeta ufku açılmıştı. Su gibi akıp giden yolda ağaçlar, evler, tesisler, beldeler durmadan el sallıyordu.

Yol kenarına yapılan çeşmeler şırıl şırıl akarken, gel der gibi davetkârdı. Cankurtarana gelince, acaba o beldeye  "cankurtaran" denmesinin sebebi neydi merak etmeden duramadım doğrusu. Tekerlekler dönüyor, zaman, an oluyor, yol süzüldükçe süzülüyordu. Zamanla kol kola giren yol, uzadıkça uzadı. Serinhisar'a inen yamaçtan bakıldığında (y)ıldız böcesini andırıyordu şehir. Karşılıklı vitrinlerin içinden süzülürken, adeta protokolden geçer gibi hazırolda geçiyormuşsun havası veriyordu. Belde baştan başa adeta leblebinin o sıcak kokusuyla burnumuza ziyafet çekiyor, ışıl ışıl vitrinler durmadan dans ediyordu. Akabinde; yol boyu kavun, karpuz, üzüm satanları görüyordum Acıpayama girerken.

Daldığım hayal okyanusuna, yol boyu eşlik eden satıcılar, esnaflar dahil oluyor, şenliğe şenlik katıyordu. Yol kısalıyor ama zaman uzuyordu. Avşara geldiğinde, yolun sağında, az ileri doğru dikkatle bakınca, adeta ağacın birisi, eli başında selam durmuş, hazırol vaziyette bekleyen askere benziyordu. Güneşe karşı gözlerime perde olan bulutlar, en az benim kadar heyecanlıydı. Derken yıllardır yüreğimde kanayan yara olan "0" ayrıma geldik. Adeta bu bölgeye girilmez dercesine, kayıp şehrin esir yolları gibi saklanıp gizlenmişti.

Çözülemeyen komplo teorileri gibi, prosüdür eğri yolu doğrulturken, sistem, düz yolu kapatıp, uçurumu doldurarak  akıl almaz bir projeyle yolu kıvrım, mıvrım acayip bişey yapmışlardı.  İleriden gelirken önümüzdeki yola  bariyer yapıp, içe doğru yılan egrisi garip bir şey olmuştu. Adeta  "Sakın Gölhisar'a girmeyin" dercesine. Eşimle birlikte her Gölhisara gelişimizde, mutemadiyen ekabirle konuşup bu konuyu gündeme getirsekte hâlâ aynı yolu çiğnemeye  devam ediyoruz. Ya ekabir durumdan hoşnut, yada önemsiz görüyorlar. 

Otobüs ilerliyor, bense ilk defa gidiyormuşçasına çevreyi ince ince kolaçan ediyordum. Çamköye doğru ilerlerken yol ortasına tengilen o görkemli ağaca yaklaştığimda, omzumda bir ağrı, garip bir acı hissettim. O da ne, benim koltuk altından geçmekten garip bir haz duyduğum, yola tengilen dalı kesilmiş. O da geriye kalan kollarını gökyüzüne doğru hüzünle kaldırmış, dua edercesine salınıyordu. Nedense o ağaç bana özelmis hissi veriyordu hep.

Ne varki her güzel şeyin katli vacipmiş gibi, onuda katletmişlerdi. Yol yokuşa vuradursun, o yokuşu her çıkışımızda eşimin; amaleye giderken traktörün kasası dingilinden boşanınca geri geri hızla inen kasadan, can havliyle nasıl atladıklarını gülümseyerek anlatışı geldi aklıma, bende gülümsedim. Sonra, o Çamköy tarlalarının soğanla muhabbeti apayrıydı. Tarla sahipleri o kadar akillılardi ki işçilere, topladıkları soğanın kilosu kadar para öderlerdi. Ögle yemeği  dahi yemeden, bir kilo fazla toplayabilmek için ne yarışılırdı. Epey bizde kayinvalidemle gelmiştik soğana. Çamköy çıkışına yaklaştığımızda, sol taraftaki düzlük yine  çingene çadırlarıyla dopdoluydu.

Sanki onların resmi beldesi gibi sahiplenmişlerdi. Yol akıyor, beldeler değişiyor, ruh dünyamda fırtınalar dinmek bilmiyordu. Vakit ikindiye varmıştiki ülkenin en bodur, en lezzetli, en çıtır havucunun yetiştiği Yusufça mahallesine geldiğimizde, yol kenarındaki kabirler bir fatiha der gibi boyun bükmüş el sallıyorlardı. İbretle bakıp, huşuyla okuduğum üç ihlas, bir fatihayı bitirene kadar Gölhisar girişindeki kocaman domates simgesi görünüverdi. Garip bir heyecan, tüy gibi bir hafiflik yüreğime serpildi. 

Gölhisar. Yaylalar beldesi. Tarihe ev sahipliği yapmış Kibyra antik kentiyle, başı dik, eğitim seviyesi çok yüksek, asil,  mütevazi bir ilçe. Kötü ahlaktan ve alışkanlıktan uzak, misafirperver, yardımseverdir benim memleketim.  Her ne kadar argomuz bol, sözler belden aşağı olsada, dobradırlar. Ahhh ah, şu dedikodudan bir kurtulabilsek. Dilimizi bir tutabilsek. Memleketim, yeşilin en özel tonlarını, havanın bol oksijenini, doğanın en güzelini, insanın en temizini misafir etmiş göğsünde. Boz pınarı, böğrüdeliği, yaylaları, gölü ve içindeki kızkulesivari adacığı, kibyrası, nice verimli tarlaları ve bağı, bahçesiyle özel bir belde, güzel bir yerleşim yeridir. 

Özlemeyi bile özletir benim memleketim. Pınarları şifa kaynağı olan memleketime geldiğimi şoförün, "Gölhisar'a hoş geldiniz, geçmiş olsun. Şehir içi servisimiz hizmetinizdedir" anonsuyla farkettim. Yüzümde huzur dolu bir tebessüm, bir elimde bastonum, diğer elimde valizim servise doğru yöneldim. İşte ilk defa tek başıma gelmenin, özlemimi doya doya içime çekmenin hazzıyla, evimize doğru ilerliyordum. 

Doğduğun yer değil, doyduğun yer diyoruz ya, bende doğduğumuz yer,  öldüğümüz yer olsun desem, bedenim memleketimin toprağında, evladımın bağrında, babacığımın ayak ucunda olsun desem yanlış mı olur acaba.

Toprağımın bağrında, toprağımın kokusuyla evladımın ve babamın koynunda huzurullahı beklesem  çok şey mi istemiş olurum ki?
                   

Gölhisar'ım 

O taraf horzum, bu tarafı uluköydür adı.
Bir elinde iğdesi, diğerinde eriği vardi.
Şimdi o tadlardan elimizde ne kaldı, 
Sende mi çağ atlıyorsun Gölhisar'ım. 

Duydum ki pancar bitmez olmuş ovanda.
Ne buğday,  nede  arpa  kalmış bağında.
Çöğür armutlar efsane olmuş bağrında, 
Hani nerde o leziz tadlar Gölhisar'ım

Avare deresini sınır bellediler.
Bir yudum su için birbirini yediler.
Sonra birbirlerinden kız alıp verdiler.
Kötülükten ne çıkar uzlaş Gölhisar'ım. 

Duydum ki bu aralar pek bi şenlenmişsin.
Parklar, bahçeler, yeni yüzler edinmişsin
Lavantalar ve güller ile bezenmişsin
Sen bunları çoktan hak ettin Gölhisar'ım

Günün Diğer Haberleri