MARIE-HENRI BEYLE STENDHAL
(23.01.1783 – 23.03.1842)
Stendhal’ın o yıl tuttuğu notlara bakıldığında, bir şeyin yavaş yavaş değiştiği görülür. Cümlelerin arasındaki boşluklar büyümüş, sözcükler birbirinden uzaklaşmıştır. Görünen yazan eldir ama yazan adam çoktan başka bir yere gitmiştir.
Napolyon Elbe’ye sürgün edildiğini işittiğinde Stendhal’ın içinde bir şeylerin öldüğünü kimse fark etmedi. Dışarıda hiçbir şey değişmemişti… İnsanlar caddelerde yürüyor, fırınlarda ekmekler satılıyor, çocuklar hâlâ sevinç çığlıklarıyla sokakları şenlendiriyordu. Yalnızca bir adamın içindeki dünya hiç sarsılmadan, hiç ses çıkarmadan büyük çökmüştü.
Moskova’dan dönerken tüm organlarının tek tek öldüğünü hissediyordu. Önce ayakları karardı sonra elleri, sonra gözlerindeki o uzak ışık söndü. Stendhal hepsini tek tek not aldı. Ve ilerleyen zamanlarda bunları kendine karşı kullandı; o soğukta, o çamurda, insanların birer birer düştüğü yerde kendisinin bu denli uyanık kalması olacak şey değildi. Sanki acı ona işlemiyordu. Napolyon’a sonsuz bir inanışla inanmıştı. Soydan değil, zekâdan yükselmenin mümkün olduğuna, tarihin bazen kapılarını araladığına, içeride doğmayan birinin de o kapıdan geçebileceğine…
Taçlar yeniden çıkarılınca dolaplardan, kapı kapandı. Kilise kıyafetleri yeniden sokaklara doldu, soyadı olmayanlar içeri alınmadı, konuşmalar ikiyüzlülükle parlatıldı. Stendhal salonlara girdi, oturdu, dinledi. Kimseye bir şey söylemedi. Gülüşlerin altındaki hesabı, dindarlığın içindeki korkuyu, aşk iddiasının içindeki mülkiyet isteğini o ince ve soğuk mesafeden gördü; bir hastanın kendi ateşini ölçercesine, hem içinde hem dışında durarak.
Artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini Milano’da bir akşam opera çıkışında iyice anladı. Elinde yalnızca dil kalmıştı. Ve dilin içinde, yalnızca dikkatli bir acının görebileceği küçük bir imkân. Julien Sorel’i tam da oraya yerleştirdi. Marangozun oğlunu, yanlış çağa doğmuşu, zekâsını saklamak zorunda kalanı, sevdiği kadını kendi eliyle mahvedeni. O gerçeği var olmayan kurgu değildi. Moskova çamurunda, uzun kadife perdeli salonlarda, kapanmış kapıların önünde yıllarca biriktirdi.
Kitap yedi yılda on yedi kopya sattı. Stendhal bunu biliyordu. Şikâyet etmedi ama suskunluğu bir olgunluğundan değildi. Daha çok, yanlış bekleme salonuna girdiğini anlayan birinin kapıya bakmadan oturmaya devam etmesi gibiydi. Napolyon gitmişti, onunla birlikte bir adamın kendini içine yerleştirebileceği dünya da gitmişti. Geriye ne kaldı? Dil… Kaybettiği dünyanın tek mirası, istemeden taşıdığı tek mülk. Yazmayı kesmedi. Çünkü içinde, söndüğünü sandığı yerde, hâlâ bir şey yanıyordu; üstü külle örtülü, dokunan eli yakar cinsten.
Napolyon gitmişti. O inanç gitmişti. Ama acının bıraktığı o berraklık tıpkı uzun bir hastalıktan çıkan adamın sabah ışığını ilk kez görür gibi görmesi, her şeyin hem eskisi hem bambaşkası olması gibi üzerinde kalmıştı. Okunmasa da yazmaya devam etti. Çünkü kaybeden adam bazen kaybını bir yere bırakmak zorunda kalır. Stendhal önündeki bembeyaz sayfalara bıraktı. Başka nereye bırakabilirdi ki?
HAYATI
Henri-Marie Beyle, 23 Ocak 1783’te Grenoble’da doğdu. Babası tutucu bir burjuvaydı, annesiyse Stendhal daha yedi yaşındayken öldü. Bu kayıp onu derinden sarstı; annesine duyduğu bağlılık, ilerleyen yıllarda kadınlara ve aşka yaklaşımını biçimlendiren bir yara olarak kaldı içinde.
Gençliğinde Paris’e gitti, Napolyon’un ordusuna katıldı. İtalya’ya geçti, Almanya’da savaştı, Moskova seferinde çekilişi bizzat yaşadı. Savaş onu yıkmadı ama gözünü açtı. 1814’te Napolyon’un düşmesiyle birlikte askeri kariyeri sona erdi. Milano’ya çekildi. Orada müzikle, resimle, İtalyan yaşamıyla ilgilendi.
Haydn, Mozart ve Metastase Üzerine (1814) ve Roma, Napoli ve Floransa (1817) bu dönemin ürünleridir. 1821’de Milano’yu terk etmek zorunda kaldı, Avusturya yönetimi onu şüpheyle izliyordu. Paris’e döndü. 1822’de Aşk Üzerine’yi yayımladı. Kitap neredeyse hiç okunmadı.
1830’da Kırmızı ve Siyah çıktı. Dönemin okuyucusu kitabı anlamadı. Stendhal ise “Ben ancak 1880’de okunacağım.” dedi, yanılmadı.
Aynı yıl Fransız konsolosu olarak İtalya’ya atandı. Civitavecchia’da; sıkıcı bir liman kentinde yıllarca görev yaptı. Bu yıllar hem üretken hem de bunaltıcıydı. 1839’da Parma Manastırı’nı yayımladı. Balzac kitabı büyük bir coşkuyla karşıladı.
Stendhal hiç evlenmedi, hiç çocuğu olmadı. Ama aşk hayatı ne yoksul ne de durağandı. Hayatı boyunca birçok kadını sevdi çoğu karşılıksız, çoğu imkânsız.
Bunların en önemlileri arasında Mathilde Dembowski vardı. Milano’dayken ona yıllarca umutsuzca bağlandı. Mathilde bu ilgiyi hiçbir zaman karşılıklı kılmadı. Aşk Üzerine kitabını tam da bu dönemde, bu kadından ilham alarak yazdı. Evliliğe soğuk bakıyordu, hem kişisel hem de felsefi olarak. Bağı, özgürlüğünü kısıtlayan bir zincir olarak gördü. Ama yalnızlığını da sevmedi. Bu ikisi arasında, hep biraz askıda kaldı.
2 Nisan 1842’de Paris’te, sokakta yürürken felç geçirdi. Ertesi gün öldü. Mezar taşına şu satırları yazdırmıştı: “Yaşadı, yazdı, sevdi.”
ESERLERİ
Kırmızı ve Siyah, Parma Manastırı, Leuwen Yüzbaşı, Aşk Üzerine, Roma Napoli ve Floransa, Haydn Mozart ve Metastase Üzerine, Racine ve Shakespeare, Henri Brulard’ın Yaşamı, Bir Egoistin Anıları, İtalyan Günlükleri.
KAYNAKÇA
https://www.britannica.com/biography/Stendhal-French-author
https://en.wikipedia.org/wiki/Stendhal
https://www.newworldencyclopedia.org/entry/Stendhal
https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC2991757/
https://www.napoleon-empire.org/en/personalities/stendhal.php
***
