KOKULAR ve HATIRLATTIKLARI
Eylül ayının gelmesiyle birlikte yeni eğitim ve öğretim yılı da başlamış oldu. Bütün öğrencilerimize, anne ve babalara, hepsinden önemlisi vefakâr öğretmenlerimize hayırlı olsun.
Eylül ayının bende bıraktığı farklı çağrışımlar var. Ben bozkır ikliminin hüküm sürdüğü Orta Anadolu'nun tam ortasında Nevşehir/Gülşehir/Gümüşkent köyünde doğup büyüdüm. Okula başlama yaşım geldiğinde okula gitmek istemedim, annemin elinden ve şalvarından tutup ağlayarak gittim. İlk gün okula başladıktan sonra gerisi geldi zaten...
Okula giderken evlerden gelen salça ve pekmez kokuları, tandırda yapılan yufka ekmek kokuları hâlâ burnumdadır. Bu kokuları her aldığımda karnıma hafiften bir ağrı girer. Çünkü bu kokular yaz tatilinin bittiğinin ve okulların açıldığının habercisidir.
Bu kokular hafızama öyle yer etmiş ki, unutmak mümkün değil. Mesela, fırınların önünden geçerken ekşi maya kokusu aldığımda babamın Nevşehir'den ve Hacıbektaş'tan aldığı somun ekmeğin eşsiz lezzeti gelir aklıma...
Eşimin ocakta pişirdiği süt kokusu ise ilkokulda süt tozu katılarak yapılan çörekleri anımsatır. Hele katık damından gelen kokuları ömrüm boyunca hiç unutamayacağım.
Köy yerinde herkesin mutlaka bir katık odası/damı (erzak odası) olmak zorundadır. Bizim evin iki tane katık damı vardı. Biri çok amaçlı, diğeri de sadece gıda üzerineydi. Çok amaçlı olanı, dış kapıdan hayada girişteydi. Aynı zamanda buraya kışlık elma koyduğumuz için "elmalık" derdik. İçeride ne mi vardı? Kasalarla elmalar, kuru soğan ve patates… Bir köşede hafif nemli ince kum yığını vardı. Bu kuma, ağzı çamurla sıvanmış ve ters şekilde gömülmüş çömlekler sokuşturulurdu. Çömleklerde yemeye doyamadığımız ufa peyniri basılıydı. Diğer köşeye kışlık yakacağımız talaş, kıyılmış bağ çubuğu, odun ve kömür konurdu.
Bizim esas katık damımız ise, altı odalı evimizin bir odası demiştim. Bu odada sanki yok yoktu. Küplere kurulmuş turşular, pekmez çeşitleri, buğday ve un çuvalları, bulgur, düğü ve yarma torbaları, kurutulmuş tarhanaların konduğu torbalar... Hepsinden önemlisi, adam boyunca kayılı yufka ekmek olmazsa olmazlardandı. Tavanda veya duvardaki çalı dallarına parmak üzümleri asılırdı. Bazı çalılarda kurutulmaya bırakılmış kemikli etler bulunurdu. Büyük bir emekle bağda kurutulmuş kara üzümler bu odanın bir köşesine dökülürdü. Kurutulmuş cevizler, bademler, köftürler bir köşede yerini alırdı.
Pencere önünde ise kızarmaya bırakılmış firek domatesler olurdu. Anamın elleriyle yaptığı salçalar bidonlara konmuş şekilde yerini alırdı. Buğday çuvallarının ağzına hafifçe elimi daldırınca taze yumurtalara veya ayvalara dokunmak hoşuma giderdi. Esasen elmalık ve katık damına girmekten, birbirine karışmış bu nefis kokuları koklamaktan büyük mutluluk duyardım. Çünkü erzak demek, o kışın rahat geçmesi demekti. Yaz ve bahar aylarından beri bir karınca misali omuz emeğiyle ekip diktiğimiz ve yetiştirdiğimiz ne varsa bu odalara koyardık. Bence bu odaların alnına; “Emek Odası” yazılmalıydı.
Bizim elmalığın damında yapılan işlerden bahsetmek isterim. Burası yaz ve güz aylarında hiç boş kalmazdı. Rahmetli anam her gün bir işi bitirip başka işle uğraşırdı. Kazanlarda kaynatılan buğdayı kalbur ve kovalarla dama taşıyıp kilimlere sermek ve kurutmak... Değirmenden gelen bulguru güneşlendirmek ve kilimlere döküp yaymak… İnce bulgur/düğüyü hafif rüzgârda savurmak...
Bazen de rüzgârın çıkmasını beklerdi ki, düğüden kepek ayrışabilsin. Kemerlikteki bahçemizde kurumuş fasulye teveklerini eve getirip dama çıkarmak…Sonra da sırıkla dövüp tanelerini ayrıştırmak…Bağdan gelen ve "debert" denilen tam kurumamış üzümleri dama sermek ve kurutmak… Yoğurtlu tarhana yapmak ve kurutmak; elma, erik, kaysı ve armut kaklarını kurutmak… Kabuğundan soyulmuş ceviz ve bademleri kurutmak. Bir taraftan da, bahçede olgunlaşan domatesleri kovalarla dama taşıyıp tuzlayıp salça yapmak… Bunların hepsini rahmetli anam sessizce tek başına yapardı. Bu yüzden biz ona; "Atom Karınca" derdik. İşte bütün bu işleri ben çocuk halimle izler, izlerken de anamın bu kadar işi tek başına nasıl yaptığına hayret ederdim.
Galiba insan yaşlandıkça atasına benziyor, onlardan görüp öğrendiği ne varsa yeri ve zamanı gelince yapmaya çalışıyor. Mesela salça yapmak gibi… Memuriyetim dolayısıyla 33 senedir gurbet ellerde şehir hayatı yaşıyoruz. Memurluk yıllarımda köye her izne gidişimizde anam-babam bize erzak koyardı. Onlar öldükten sonra ise hazır almaya başladık. Ancak hazır olan şeylerin ne tadını ne de tuzunu bulamadık.
Birkaç gündür eşimle birlikte anam-babam usulü salça yapıyoruz. Meşakkatli oluşu bir yana, tadı bir başka oluyor. Her sene "Bu son olsun, bir daha ki seneye yapmayalım, hazır alalım.”dememize rağmen hazır salçaların tadıyla kıyas yapınca bu sözümüzden vazgeçiyor, yine bildik usule dönüyoruz. İnsanın el emeği kadar kutsal hiç bir şey yokmuş. Anamın yıllardır ailesi için esirgemediği onca emeklerinin meğer hiç farkına varmamışım. Daha doğrusu, bu işler bana hep normal geldiği için anlam vermemişim.
Ne zaman eşime yardım etmeye başladımsa, gerçek emeği ve kıymetini daha iyi anladım. Eşime yardım ederken sohbet ediyoruz. “Karınca ile Ağustos Böceği” hikâyesini konuşuyoruz. Kışı rahat geçirmek için yazdan hazırlık yapmak gerekiyor. Bu manada kültürel değerleri yaşatan, emeğini esirgemeyen herkese (özellikle bayanlara) selam olsun. Yine yapmak isteyip de imkansızlık yüzünden yapmayanlara da selam olsun.
Büyük üstat Neşet Ertaş diyor ya; “Birisi var etti beni, birisi yâr etti beni / İkisinin de birdir teni / Biri anam, biri yârim” Analarımız ve eşlerimiz olmasa bu hayat nasıl devam eder bilemiyorum. Allah onları başımızdan eksik etmesin.
Emek kadar kutsal ne var, bilmiyorum ki…Emek olmadan yemek olmuyor işte! Bu can sağ oldukça atalarımızdan miras kalan değerleri yaşatmaya devam edeceğiz. Bu konularda eşimin gayreti beni de harekete geçiriyor ve "Birlikten kuvvet doğuyor.” Bizler neslimizin son örneğiyiz galiba… Atalarımızdan ne gördüysek imkanlar dahilinde yapmaya çalışıyoruz.
Elmalığın içi de, damı da çok amaçlı kullanılırdı. Şöyle ki, dam aynı zamanda seyir tepesi gibiydi. Yoldan gelen geçen selam verir, selam alınırdı. Yoldan geçenler kısa da olsa anamla sohbet ederdi. Yaz aylarında abilerim, ablalarım izine gelince dama kilim serip minderlere oturur çay içer ve saatlerce sohbet ederlerdi. Damda tarhana, bulgur olduğunda kurt, kuş yemesin diye yanında yatardık. Gece sessizlik çökünce gökyüzündeki binlerce yıldızı seyrederdik. Özellikle samanyolunu, yıldızlar topluluğunu seyretmek büyük mutluluk verirdi.
Ara sıra hızla kayan yıldızları görünce heyecanlanır, sonra da uyuya kalırdım. Ben sabah ezanı ile uyanırdım, ama yataktan çıkmakta istemezdim. Biraz sonra gün ağarınca yoldan geçen koyun ve sığırların boyunlarındaki çan sesleriyle iyice uykum kaçardı. Hele çobanlarının ellerinde uzun sopa olduğu halde sürüleri götürürken, “Hoo, hoo. Bah hele hoo gitme oraya, kime diyom ben hoo!” diyerek geçmeleri yok mu, tümden uykumu kaçırırdı. Sanki yoldan büyük bir ordu geçiyor da sefere gidiyormuş gibi, tozu dumana katarak gürültü çıkarırlardı. Güneşin doğduktan sonra sıcağını iyice hissettirmesiyle mecburen kalkardım artık…
Akşama doğru yaylımdan gelen sığırlar yine sürü halinde toz duman içinde aynı yoldan geçerdi. İşte bu geçiş anı iki, dört ve altı yaşlarında olan yeğenlerim için mükemmel bir görsellik sunardı. Yeni dillenen ve; “Babaanne'ye Baballi" diyen iki/üç yaşlarındaki Rabiya bu sesleri duyunca, heyecanla eteklerini toplayıp doğruca dama koşar ve; “Baballiii moolar geliyo, mooolar geliyoo…” diyerek onların geçişini ablalarıyla birlikte büyük bir heyecanla izlerdi.
Evimin balkonuna her çıkışımda mis gibi kokan salça kokuları bana bunları hatırlattı işte…
Bu dünyadan ahirete göç etmiş ana-babalara Allah'tan rahmet dilerim.
