KARACAOĞLAN / TÜRKÜNÜN YOLCUSU
Bir zamanlar, 17. yüzyıl içinde Toroslar’ın serin yamaçlarında, sabah rüzgârının kekik kokusunu taşıdığı topraklarda, bir çocuk dünyaya geldi. Bu çocuk, ne bir sultan sarayında doğdu ne de bir kitaplık dolusu bilginin ortasında… Ama yüreği öyle genişti ki Anadolu’nun bütün sevdası orada yer buldu. İşte o çocuk: Karacaoğlan’dı.
Adı-soyu neydi, kimdi, nereliydi bilinmez. Ama halkın hafızası, onun adını yüzyıllar boyu gönlünde taşıdı. Kimileri der ki; Varsak boyundan bir Türkmen çocuğuydu, kimileri de Elbistan’ın, Maraş’ın yahut Mersin’in dağ köylerinden birinde doğdu. Ama her rivayette ortak bir şey vardır; Karacaoğlan doğduğu anda, bir türkü de onunla birlikte doğmuştur.
Karacaoğlan küçükken dağlarda koyun güder, su kenarlarında saz çalardı. Rüzgâr ona söz getirir, yıldızlar geceleri dizelerine ışık tutardı. Daha çocuk yaşta, kalbinde bir yanık türküyle dolaşmaya başladı. Ne zaman bir kıza âşık olsa bir şiir doğardı ardından. Ne zaman bir köye uğrasa yüreğinin gamını orada sazla anlatırdı.
Karacaoğlan yalnızca bir âşık değildi, o bir yolcu ozandı. Türkülerin yolcusuydu. Onun yolları hiç bitmedi. Sırtında sazı, gönlünde sevdasıyla Toroslar’dan Çukurova’ya, Maraş’tan Halep’e, Urfa’dan Diyarbakır’a yürüdü. Her gittiği yerde bir iz bıraktı. Bir dağ başında kaval sesi, bir çeşme başında sevda şiiri, bir yörük obasında ağıt... O her seferinde “Ben Karacaoğlan’ım” dedi ve halk onu öyle benimsedi ki kimse ona sormadı "asıl adın nedir, nereden gelir, nereye gidersin, nerelisin?" diye.
Bir gün bir kıza sevdalandı. Söylenti bu ya adı Elif’ti. Gözleri kara, gülüşü yayla gülü gibiydi.
Karacaoğlan’ın şiirleri, onun kaşlarına, gözlerine, yürüyüşüne dokunurdu. Fakat bu sevda da gurbet gibi bir şeydi; kavuşmak değil, yanmak vardı. İşte o yüzden Karacaoğlan'ın şiirleri hem sevdalıdır hem hüzünlü…
Yıllar geçtikçe Karacaoğlan halkın dilinde bir efsane oldu. Kimse onun ne zaman doğduğunu, ne zaman öldüğünü tam bilmese de herkes onun yaşadığını hissetti. Çünkü Karacaoğlan, dağların diliyle konuşur, yoksulun yüreğiyle söylerdi. Onun türküsü, aşkın en saf hâlini, doğanın en çıplak yüzünü, insanın en içten duygusunu anlatırdı.
Bir gün, bir dağın ardında kayboldu. Belki bir yörük obasında son nefesini verdi, belki de sonsuz bir sevdanın ardından yürüyüp gitti. Sadece; sesi, sazı, sözü halkın hafızasında yaşamaya devam etti.
İşte Karacaoğlan böyle bir ozandı: Adını yazdırmadı taşlara, o, sözünü yazdırdı gönüllere. Ne saray gördü ne kalem tuttu fakat yüzyıllardır halkın diliyle konuşuyor. Çünkü o, aşkı türkülerle anlatan, yüreğiyle gezen, göçebe bir şiirdi.
Karacaoğlan'ın Edebî Kişiliği:
Karacaoğlan, Türk halk edebiyatının en güçlü ve en tanınan âşıklarından biridir. Onun şiiri, doğrudan halkın dilinden, halkın duygusundan beslenir. Şiirlerinde süslü söyleyişten, ağır mecazlardan uzak durur; yalın, duru ve içten bir dil kullanır. Bu sade dil, şiirlerine hem doğallık hem de içtenlik kazandırır.
Özellikle aşk, doğa ve gurbet temalarını işler. Kadını bir güzellik sembolü olarak değil, yaşayan, hisseden, seven ve sevilen bir varlık olarak anlatır. Sevdayı bazen neşeyle, bazen hüzünle dile getirir, samimi ve içtenlikle.
Onun şiirinde dağ, dere, çiçek, yel, ay, yıldız sık sık karşımıza çıkar. Karacaoğlan, doğayı adeta bir dil gibi kullanır. Sanki çiçek onunla konuşur, rüzgâr ona türkü söyler. Şiirleri, bir yörük göçünün ardından kalan toz gibi, içimize siner.
Karacaoğlan, hece ölçüsüyle şiirler yazar. Koşma, semai, varsağı gibi halk şiiri nazım biçimlerini ustalıkla kullanır. Ahengi güçlüdür. Bu da onun halk arasında neden bu kadar sevildiğinin kanıtıdır.
Saraydan, medreseden uzak durur; halkın içinden, dağın taşın arasından seslenir. Ne yazdığı bellidir ne yaşadığı. Ama onun adı, Anadolu’nun dört bir yanında bir sevda ezgisi gibi yaşar.
Literatürde Karacaoğlan Eserleri:
*Saadettin Nüzhet Ergun, Karaca Oğlan (1927)
*İlhan Başgöz, Karac’oğlan (1984)
*Şükrü Elçin, Halk *Edebiyatımızda Kaynaklar Meselesi ve XVI. Asır Ozanı Karacaoğlan (1988)
*Umay Günay XVI. Yüzyıl Saz Şairi Rumelili Karacaoğlan (1993)
*Saim Sakaoğlu, Karaca Oğlan (2014)
Bazı eserleri:
*Ala Gözlüm Ben Bu İlden *Gidersem.
*Viran Oldum Mor Sümbüllü Bağ İken.
*Aşayım Dedim Karlı Dağın Başından.
*Yürü bire Yalan Dünya.
*Nazlı Yardan Geldi Bana Bir Name.
*Deli Gönül.
*Ala Gözlerini Sevdiğim Dilber.
*Can Vermeye Dermanım mı Var
Örnek Şiir:
İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR
İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye
Elif'in uğru nakışlı:
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye
Elif kaşlarını çatar
Gamzesi sineme batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye
Evlerinin önü çardak
Elif'in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye
Karac'oğlan eğmelerin
Gönül vermez değmelerin
İliklemiş düğmelerin Çözer Elif Elif diye
Şiirin Nazım Biçimi:
Koşma türündedir. Lirik, aşk ve güzellik temalı bir halk şiiridir.
Ölçü:
8'li hece ölçüsü kullanılmıştır (4+4 duraklı).
Kafiye ve Redif:
Dörtlüklerin son dizeleri
Rediftir. “Elif Elif diye” tekrar eder. Redif + Kafiye düzeni genellikle (abab) şeklindedir.
Yarım ve zengin kafiyeler yer alır. (çatar/batar, çardak/bardak).
Ahenk:
Tekrarlar, aliterasyon ve asonanslar ahengi artırır.
Dil ve Anlatım:
Sade halk diliyle yazılmıştır. Doğa benzetmeleri, kişileştirme ve lirik anlatım öne çıkar.
Sonuç:
Karacaoğlan’ın bu şiiri, biçimsel ve tematik açıdan halk şiirinin güçlü ve ezgisel bir örneğidir.
Şiirin analizi:
Bu şiirde Karacaoğlan, sevdiği Elif’in güzelliğini ve aşkın gönüldeki etkisini duygu dolu, içli bir dille anlatır. Elif'in adı kar taneleri gibi yüreğe düşer, bakışı, yürüyüşü, hatta yazışı bile âşığı mest eder. Her dizede onun adı bir ezgi gibi tekrar eder, âşık gönlün dilinde Elif bir türküye dönüşür.
Karacaoğlan'ın eserlerinde genellikle, biçimsel ve tematik olarak şiir yapıları, hece sayıları artsa da benzer şekilde biçimlenmiştir.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
