İZ BIRAKAN YALNIZLIK / CEMAL SÜREYA
Kameranın vizöründen…
Yıl 1931… Mekân: Erzincan…
1931 yılının sonbaharında, dağların eteklerinde sabahın ilk ışıkları, kararmış gökyüzünden düşen yağmur damlalarıyla birleşerek sisli bir hava yaratıyordu, Erzincan’da... Gülbeyaz, o sabah yavaşça doğrulurken yatağından, şehirdeki huzurlu hayatı kendisi adına birkaç saat sonra değiştirecek olan o olayın yaklaşmakta olduğunu biliyordu. Erzincan’ın dar sokaklarında sabahın ilk sesleri henüz duyulmamışken, o evde hayatın en anlamlı anı yaşanıyordu. Bir yanda rüzgârın sesi; diğer yanda yeni doğan bir çocuğun ilk çığlığı...
Yağmurun sesiyle harmanlanmış o çığlık, bir kadının annelik yolunda çıktığı en büyük yolculuğun başlangıcını simgeliyordu. Gülbeyaz, doğum sancılarıyla birlikte evin içini ve sabahın karanlık havasını uyandırarak, bir yanda heyecanla, diğer yanda korkuyla geçirdi o sabahı... Eşi Hüseyin Bey de, bir yandan ne yapacağını bilemeden evin içinde dolaşıyor, bir yandan da içindeki derin kaygıyı saklamaya çalışıyordu.
O sabah, Cemalettin doğdu. Çocuk, ilk çığlıklarıyla yeni bir yaşamın da ilk adımlarını atmış oldu. Yağmurun sesi hâlâ kulaklarındayken, Gülbeyaz onu kollarına alıp, "Cemalettin" adını fısıldadı usulca kulağına... İsmindeki anlam, o anda her şeyi ifade ediyordu: bir isim, bir hayatın geleceği… Gülbeyaz’ın gözlerinde bir evladın doğumu, sevinç ve biraz da korku vardı. Yağmur durmuş; Erzincan’ın taş sokaklarında sadece sessiz bir sabah havası kalmıştı.
Hüseyin Bey, içerideki karanlıkla sabah ışıklarının birleştiği o andan sonra, gözlerine sevinçle birlikte yerleşen o hüznü fark etti. Bir oğulları olmuştu; doğan bir çocuk, kasaba halkı için de büyük bir sevinçti. Herkes, sabahın ilk ışıklarında gelen bu güzel haberi duymuştu.
Zaman geçti; büyüdü Cemalettin... Küçük kasabada herkes onu tanıyordu; ama o, en çok annesinin sevgisiyle büyüyordu. Gülbeyaz, gözlerinde yanan sevdanın ışığıyla ona her akşam masallar, hikayeler okurdu. Cemalettin zamanla daha da fazla hayal kuruyor, hikayelere daha da derin dalar hale geliyordu. Annesi ona her gece "Kerem ile Aslı"nın hikâyesini okurken, Cemalettin her seferinde o hikâyenin daha da içine çekildi. Annesinin sesi, sanki zamanla yarışıyormuş gibi her kelimeyi özenle seçiyor, Cemalettin de her bir cümleyi ayrı birer efsane gibi dinliyordu. Küçük bir çocuk aşkı öğreniyordu; annesinin sesiyle büyüyen bir sevdanın izlerine adım atıyordu.
1938’de, kasabada bir ayaklanma patlak verdi. Halkın isyanı, huzursuzluğun ve çatışmanın gölgesini tüm şehre düşürdü. Hüseyin Bey, tüm ailesiyle birlikte bir sabah, kasaba yaşamından uzaklaşmak zorunda kaldı. Bilecik’e sürgün edilmişti… Zoraki göçlerinin sebebi buydu… Cemalettin bir anda Erzincan’dan kalkan bir trenin yük vagonunda buldu kendini… Anası, babası ve iki küçük kızkardeşiyle, Bilecik’e giden yollar uzadıkça, çocukluğu da uzaklarda kaldı; ailenin düzeni de, mutluluğu da… “Sanki yüzyıllık bir yolculuğa çıkmış” gibiydi.
Fakat Bilecik’teki hayatı, sessizliğini bir gün kaybetti. Daha altı ay olmuştu Bilecik’e göçeli...
Gülbeyaz bir sabah uyanmadı. Gözlerindeki, o her şeyin başlangıcını simgeleyen sıcak ışık, artık yoktu. Cemalettin’in dünyası, o sabah hiçbir şey söylemeden kararmıştı. Bahçelerinin yeşil çimenleri, kasabanın arka sokaklarındaki çiçekler… Her şey birden kararmıştı. Kasaba halkı üzülüp Gülbeyaz’ı sonsuz uykuya uğurladığında, Cemalettin sadece bir çocuktu.
Hüseyin Bey, elleriyle oğlunun başını sımsıkı tutarak saçlarını okşadı. "Hayat devam edecek, Cemalettin," dedi ama onun ne kadar derin bir boşluğu içinde taşıdığını kimse bilemezdi. Cemalettin, annesinin kaybını anlamakta güçlük çekti. Annesi bir daha onu uyandırmayacak, bir daha ona masallar okumayacaktı.
Halaları ve amcası Memo, Cemalettin’in annesinin yerini almak için ellerinden geleni yaptılar. Gülbeyaz’ın hatırasını yaşatmaya çalışırlarken, Cemalettin halalarının yanında sevgiyle büyüdü ama hep bir eksiklik vardı. Bir çocuk, kaybolan annesinin yerine başka kalp sesleriyle büyürken, içindeki boşluğu hep hissetti.
Sonrası İstanbul’da parasız yatılı yılları… Küçük yaşta çalışmaya başlaması… Ankara’da Mülkiye’de üniversite yılları derken…
Cemalettin 26 yaşına geldiğinde, hayat bir kez daha onu sarsacak şekilde değişti. Babası Hüseyin Bey, Bilecik’te geçirdiği feci bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Cemalettin, bir kez daha kayıp bir dünyaya düştü. Babası; hayatta onu en çok koruyacak adam, aniden yok olmuştu. Artık tek başına kalmıştı ama bu kayıpların sonunda, bir aile sıcaklığını yeniden bulması gerekiyordu.
Ve işte o gün, amcası Memo, Cemalettin’i tekrar sahiplendi, bir baba gibi... Memo, amcasıydı ancak bir baba kadar da şefkatli bir adamdı. Memo, tüm bu yılların acılarını unutarak onu yanına aldı. Erzincan’ın kasvetli sokaklarında geçen yıllar bir çocuğun hayatını şekillendirirken, Memo’nun yanında her şey şimdi yeniden doğuyordu. Cemalettin, amcasının İstanbul’daki evinde, yıllar sonra yeniden gülmüştü. Ve o kadar çok sevdi ki amcasını, ilerde doğacak oğluna da “Memo” adını verecekti.
Annesinden dinlediği o masallar, bir gün başka bir biçimde ortaya çıkacaktı. Bu küçük çocuk, büyüdükçe, bir şiirle kaybolan sevgilerini bulacaktı. Erzincan’da doğan ve Bilecik’te kaybolan bir çocuğun, yıllar sonra sırtında sımsıkı taşıdığı bir sevda vardı: Gülbeyaz’ın, Hüseyin Bey’in ve Memo’nun anılarıyla büyüyen Cemalettin, bir zaman sonra kendi yolunda gidecek, şiirle sevdanın başka bir formunu yaratacaktı. O çığlık, bir çocukken atılmıştı ama zamanla gerçek bir şiire dönüşecekti.
Bakın, kameranın vizörü şimdi de bir üniversitenin kantininde…
Cemalettin kantinde sınıf arkadaşı Sezai’yle oturmaktadır. İkisi de okuldaki Muazzez adlı kıza aşıktır. Ona olan aşklarını birbirlerine anlatırlar. Yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlar. Aralarında kadını elde etme üzerine bir de iddiaya bile girerler üstelik... Kadını elde edemeyen, fiziksel ve bedensel olmasa da, ömür boyu iz olarak taşıyacağı bir şeyle cezalandırılacaktır. İddiayı Cemalettin kazanırsa, Sezai soy ismini değişecek; Sezai kazanırsa Cemalettin’in soy isminden "Y" harfi silinecektir.
İddiayı Sezai kazanır ama bu kez de bir iddia üzerine kendisiyle birlikte olunduğunu öğrenen Muazzez, başka sorunların da etkisiyle memleketine geri döner. Bu duruma çok üzülen Sezai, ona “Mona Rosa” adlı şiirini yazar. Bu “Y” harfi mevzusundaki en bilindik hikâye budur ancak doğrusu ise şudur: Cemalettin o dönemde hafızasına çok güvenmektedir.
Telefon numaralarını asla not defterine kaydetmez. İsmindeki “Y” harfini de arkadaşlarıyla telefon numarası üzerine girdiği bir iddiada kaybeder. Telefonun numarası ise Üvercinka (Güvercin kanadından kısaltma yapılmıştır- ki daha sonra yazacağı bir kitabının adı olacaktır bu kısaltma ad) adlı kişinin telefon numarasıdır.
Kahramanımız Cemalettin, şimdi de odasında, birşeyler karalıyor kâğıda… Bakalım ne yazıyor?
“SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ"
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü, kör oldum.
Yıkadılar, aldılar, götürdüler.
Babamdan ummazdım bunu kör oldum.
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum.
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taslara gelince hamam taslarına
Taslar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taslarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”
Evet, tanıdınız değil mi bu şiiri?
26 yaşındayken, ölen babası Hüseyin Seber için “Sizin Hiç Babanız Öldü mü” adlı şiiri ile kaleme alan, ünlü şair Cemal Süreya’dan başkası değil elbette, o öyküsünü okuduğunuz küçük Cemalettin!
9 Ocak 1990’da hayata gözlerini kapayan Cemal Süreya, eserleriyle edebiyat dünyamıza derinden dokunmuş ve edebiyatımızın kanına işlemiş şairlerimizden… Hatta öyle ki, yazdığı şiirler “yalnızlığın ve aşkın başkenti” diye nitelendirilmiş.
Her şair aşkı, yalnızlığı kendince en güzel şekilde tarif eder, hiç şüphesiz… Ancak benim için Cemal Süreya’nın yeri hep ayrıdır.
Çünkü, Cemal Süreya, kelimelerle resimler çizen bir şairdi. Şiirlerinde bazen bir gülüş, bazen bir gözyaşı, bazen de bir ayrılık vardı. Ama her zaman en derin duygulara ulaşan, insanı içten içe ısıtan bir samimiyet de vardı.
Aşkı anlatırken, sanki kalbinin her atışını şiirine dönüştürüyordu. Öyle ki, onun dizelerini okurken bir anlamda kendimizi buluyor, “evet, ben de bunu hissetmiştim” diyorduk. Ne de olsa, Cemal Süreya aşkı sadece kelimelerle değil, yaşamıyla da yazmıştı.
Şiirlerinde yalnızca sevdanın en güzel hallerini değil, hayatta bazen kaçamadığımız hüzünleri, kırgınlıkları, yorgunlukları da keşfediyorduk. Ama o kadar içten yazıyordu ki, bu kırgınlıklar bile bir tür güzellik hâlini alıyordu.
"Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük"
derken, adeta sevgiliye dokunmayı değil, o duygunun kendisini en derinden yaşamanın önemini hatırlatıyordu.
Cemal Süreya, aynı zamanda hayatın içinde de bir renk, bir neşe kaynağıydı. Onunla sohbet etmek, bir şiirini okumak, bazen bir cümlesini duymak, her zaman içimizi ısıtan bir etki bırakıyordu. Onunla ilgili söylenen “bir insan ancak böyle aşık olabilir” sözünü de hep içtenlikle kabul ediyoruz; çünkü onun şiirleri, aşkı, hayatı ve kendini ifade etme biçimiyle gerçekten “böyle”ydi.
Bugün, 9 Ocak 1990’da aramızdan ayrılan Cemal Süreya’yı saygıyla anarken, onun şiirlerinin hâlâ içimizde canlı olduğunu hissediyoruz. Her zaman neşeli, bazen melankolik ama hep samimi olan bu şairin kelimeleri, bizlere aşkı, hayatı, insanı nasıl daha derin ve sevgi dolu görebileceğimizi öğretmeye devam ediyor.
Her bir dizesinde kaybolduğumuz, her bir satırında kendimizi bulduğumuz Cemal Süreya’yı sevgiyle anıyor, onun ışığında büyüyen şiir dünyasına teşekkür ediyoruz.
