İstanbul Yolcusu Kalmasın (Deli Efe) / Murat İşler

Murat İşler -İSTANBUL YOLCUSU KALMASIN (DELİ EFE)
Advert

ÖYKÜ - 24-07-2026 13:05

İSTANBUL YOLCUSU KALMASIN (DELİ EFE)

Haziranın bunaltıcı sıcağı, akşam olmasına rağmen ortalığı kasıp kavurmaya devam ediyordu. Otogarda otobüsler sıraya geçmiş yolcu beklerken biletlerini almış yolcular ellerindeki valizlerini ve yüklerini otobüslere doğru taşıyorlardı. Sıcağın etkisinden midir bilinmez, çoğu yolcu gitmek istemiyormuşçasına yorgun ve bitkin halde yürüyordu.

Otobüsün muavini, elindeki metal çekiçle tekerleri vurup "Tak! Tak!" diye kontrol ediyordu. Bizi görünce elindeki çekici yere bıraktı, valizlerimizi almak için bize yöneldi.

"Nerede ineceksiniz?" dedi.

Muavin bizim buralardandı; şivesinden belli oluyordu. Valizleri bagaja yerleştirirken diğer yolcular da yüklerini teslim etmeye başlamışlardı. Yolculardan biri ağır bir tenekeyi muavinin önüne doğru sürükledi.

"Ne var bunun içinde? Yağ tenekesini almıyorum." diye söylendi muavin.

Yolcu:
— Geçen sefer götürdüm, sorun olmadı. Şimdi ne değişti? Bir şey olmaz, al koy şunu.

— Kaptanın kesin talimatı var. Patlarsa otobüsü batırır, alamam.

Tartışma büyüyecekken kaptan yetişti.

— Bu seferlik al bakalım. Teneke patlarsa sorumluluk senin. Bütün yolcuların valizlerinde zarar olursa sen ödersin. Kabul ediyor musun?

Adam, anlaştık der gibi başını salladı.

Otobüsün ön kapısından binerek koltuk numaralarımızı bulup yerlerimize oturduk. Adnan'la ben orta sıralarda yan yanaydık. Kendi aramızdaki tatlı sohbet sayesinde uzun yolculuğun daha keyifli geçeceğini düşünüyorduk.

Babası önümüzdeki koltuklardan birine oturmuştu. Hemen hemen tüm yolcular yerlerine geçmiş, yol arkadaşlarıyla selamlaşıyordu.

Kaptan, apoletli beyaz gömleği ve lacivert pantolonuyla adeta bir uçak pilotunu andırıyordu. Direksiyona geçmeden önce otobüsün içini gözden geçirdi. Şoför koltuğuna oturup aynadan lacivert kravatını düzeltti. Gözleri, arka kapıda bir elini ve ayağını dışarı sarkıtmış muavinin hareketlerine odaklanmıştı.

Muavin, "İstanbul yolcusu kalmasın!" diye bağırdıktan sonra kaptana, "Devam et!" komutunu verdi.
Sanki otobüsteki en yetkili kişi oydu.
Kaptan kontağı çevirince egzozdan çıkan gri duman ve motorun homurtusuyla yolculuk başladı.

Haziran sıcağı akşam saatlerinde bile öfkesini kusuyordu sanki.

Muavin, otobüs hareket ederken ön koltuklardan başlayarak biletleri tek tek kontrol etti. Alınlarındaki boncuk boncuk terleri silen yolcular su istemeye başladılar.

Klima yetersiz kalıyordu. Üstelik ayakkabılarını çıkaranların ayak kokuları koridorda dolaştıkça içerideki hava daha da ağırlaşıyordu.

Bilet kontrolü bittikten sonra muavin su dağıtmaya başladı. Ardından kolonya ikram ederek havayı değiştirmeye çalıştı. Fakat yeniden su isteyenler oldu.

Yolcuların sürekli su istemesi muavini çileden çıkarmıştı. Hışımla kaptanın yanına gidip kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra mikrofonu yerinden sökercesine aldı.

İşaret parmağıyla mikrofona vurdu:
"Tak! Tak!"
Mikrofonun  çalışıp çalışmadığını kontrol ettikten sonra ağzına yaklaştırıp:

"Füf! Füf! Kaptan yardımcınız Deli Efe konuşuyor. Arkadaşlar, tuz mu yediniz? İkide bir su istiyorsunuz. Daha İzmir'e varmadan dolaptaki sular bitti. Bir de ayakkabılarınızı çıkarmayın, yoksa bu yolculuk bitmez!" dedi.

Mikrofonu yerine koyduktan sonra tavandaki havalandırmaları açmaya başladı.
İçerideki ağır koku yüzünden bazı yolcular öğürmeye başladı. Deli Efe, avucuna tutuşturduğu naylon poşetleri uzatırken:

"Otobüsün içine kusmayın. Sonra ortalık batar. Hem kokusu da çıkmıyor." diye söyleniyordu.
Otobüs birçok yerleşim yerinden geçerken sokak lambalarının ışıkları camlardan içeri ateş böcekleri gibi girip çıkıyordu.
Yolcuların çoğu uyumaya çalışıyordu. Adnan çoktan sızmıştı.

Ben ise Alaattin Dayı'nın yol arkadaşıyla yaptığı sohbeti merak ettiğim için öne doğru eğildim.
Yol arkadaşı, "Benim pul koleksiyonum var. Bir de para koleksiyonu yapıyorum. Senin uğraşların var mı?" diye sordu.

Alaattin Dayı gırgırına, "Olmaz mı? Ben inşaat ustasıyım, mala koleksiyonum var. Bir de arı koleksiyonum var. Arıyı kibrit kutusuna koyarım, sonra kanatlarından tutup kulağıma yaklaştırırım. Sesini dinlemek beni mest eder." dedi.
Adam ne diyeceğini bilemedi.
"Ne ilginç..." demekle yetindi.

Otobüs sabaha doğru bir dinlenme tesisine yanaştığında yalnızca
"Tesisimize hoş geldiniz." anonsunu anlayabilmiştim.

Yolcular ihtiyaç molası için inerken Deli Efe çoktan direksiyona geçmiş, otobüsü yıkama alanına çekmeye hazırlanıyordu.
Sabah çorbalarımızı içtikten sonra çaylarımızı da söyledik. Hesabı ödemek için garson gelince Alaattin Dayı, "Yemeklerin içinde yağ meliyordu." dedi.

Garson şaşkınlıkla:
"Anlamadım efendim." deyince Alaattin Dayı, "Boş ver." dedi ve hesabı ödedi.

Tekrar otobüse bindik.
Yolcular da yerlerini aldıktan sonra Deli Efe yine bağırdı:
"İstanbul yolcusu kalmasın!"

Otobüs güzelce havalandırılmıştı. Ağır koku gitmiş, sabahın serinliği yolcuları canlandırmıştı. Neredeyse uyuyan kalmamıştı.
Karşı tarafta bir yolcu, elindeki Tommiks-Teksas kitabına dalmış okuyordu. Adnan sert bir bakış attıktan sonra bana dönüp:

"Koskoca adamın okuduğu kitaba bak. Biz sınıf mücadelesini bunlar için mi veriyoruz?"
diye kulağıma fısıldadı.

Sabah güneşi camlardan içeri uzanırken ön koltukta oturan yolculardan biri Deli Efe'yi yanına çağırdı ve eline bir kaset verdi.
Deli Efe kaseti teybe takınca zurna ve davul sesi sabahın ayazını yırtarcasına otobüste yankılandı.
Yan taraftaki kitap okuyan yolcu sert bir sesle: "Ne olduğu belli olmayan şu müziği kapat!" diye bağırdı.

Adnan mırıldandı:
"Kesin Muğlalı. Düğünden geliyor. Kaset mi bulamadın be hemşerim? Bari Cem Karaca çalsaydı."

Deli Efe'nin, "Harem'de inecekler hazır olsun!" demesiyle yerimizden kalktık.
Böylece zor ama bir o kadar da eğlenceli geçen İstanbul yolculuğumuzun sonuna gelmiş olduk.
                                                                           
***


Editör: Deniz İmre

Günün Diğer Haberleri