Her Şey Unutulur da / Sami Çelik

Yazan: Sami Çelik -HER ŞEY UNUTULUR DA
Advert

ANI - 31-01-2025 23:43

 

HER ŞEY UNUTULUR DA

1997 yılının sıcak bir Ağustos ayının son günleri.

Sülüsümü aldım. Manisa Batıkışla'ya acemi birliğine gideceğim.

30 yaşımdayım.

O yaşıma kadar askerliğimi tecil ettirdim. İki tane şirketim var ve daha küçücük, biri erkek, birisi kız iki tane de yavrum.

Çok erken sayılabilecek bir yaş olan henüz 21 yaşımda ticarete başlamış olmam...

Gerekse 20 yaşımda evlenip 21 yaşımda ilk çocuğum Emre'min doğmuş olmasından hep tecil ettirdim vatani görevimi.

21 yaşımda kurduğum yayınevine de oğlumun ismini vermiştim.

Emre Yayınları.

Hayata çok hızlı bir giriş yapmış olmamdan ve içinde bulunduğum şartlardan dolayı, halen “keşke bitirseydim” diye hayıflandığım üniversite hayatıma devam edemedim.

Bu süreçte üniversite bana askerlik için tecil imkânı vermişti sadece.

Yaş 30 olmuştu ve artık tecil imkânım da kalmamıştı.

Uçakla İzmir'e, oradan da Manisa'ya geçip birliğime teslim olacağım.

18 ay vatani görevime gideceğim.

28 Ağustos 2007 sabahı.

Kalktım. Akşamdan hazırlanan valizimi aldım, kapıya yöneldim.

Eşim de hemen arkamda, mahzun bir şekilde beni takip ediyor.

Kapıya gelince durdum. Bir şey unutmuş gibi geriye çocuklarımın yattıkları odaya yöneldim.

İkisi de mışıl mışıl uyuyor. Uyandırmamaya gayret ederek ikisini de öpüp kokladım ve arkama bakmadan tekrar çıkış kapısına yöneldim.

Eşime “Allah'a emanet olun” diyerek kapıyı açtım.

Masmavi gözleriyle karşılaştım kapıyı açınca annemin.

Sabaha kadar uyumamış belli. Gözleri kan çanağı ve gözlerinden yaşlar süzülüyor.

Sanki ben askere değil, ölüme gidiyorum.

Sanki bir daha biz birbirimize kavuşamayacağımız bir ayrılığa kucak açıyoruz.

Alt kattan benim kapıya gelmiş. Zile basmayıp kapıyı açmamı beklemiş gözyaşlarıyla.

Bir şey demeden elini öptüm. “Annem, hakkını helal et. Çocuklarım, eşim önce Allah' ıma sonra sana emanet” dedim.

Hızla inmeye başladım merdivenlerden arkama bakmadan.

Biraz daha dursam ben de ağlayacağım.

Annem de arkamdan indi. “Oğlum, beni de götür havaalanına kadar. Söz ağlamayacağım, seni üzmeyeceğim” dedi.

Demesine dedi ama iki gözü iki çeşme.

Ben, bir gün önce bu isteğine olumsuz yaklaşmıştım.

“Olmaz anne, gerek yok, evde vedalaşalım” demiştim.

Babam ve kardeşimle beni havaalanına götürecek arkadaşımın arabasına bindik.

Araba hareket edince geriye dönüp baktım.

Annem, iki gözü iki çeşme, dizleri üzerine çökecek gibi perişan bir halde bizim gözden kaybolmamıza kadar öylece bekledi.

Annem, masmavi hayat dolu gözleriyle, beyaz tenli, yapılı bir Osmanlı kadınıydı.

Can'dı, kan'dı, atamdı, annemdi.

Çevresi tarafından da çok sevilir, evinden misafiri hiç eksik olmazdı.

Hayat doluydu.

“Oğlum, aileni sakın merak etme. Gözün arkada kalmasın. Ben varım, bana oğlumun emaneti onlar” diye uğurlamıştı beni askere.

Acemi birliği 45 gün sonra bitti. 10 gün dağıtım iznine geldim.

Ailemle, annem, babam ve yakın dostlarımla hasret giderdim bu 10 gün içerisinde.

Usta birliği Van, Gürpınar.

1997 yılı Kasım ayı. Ben, Van konusunda hiçbir şey bilmiyorum. Bildiğim tek şey acemi birliğinde bölüklere dağıtım yapılırken bölüklerimizi belirleyen Akın Binbaşı'nın söylediği.

“Madem Karabekir'i çok seviyorsun. Onun kitaplarını basan sensin. Git doğu'ya da Karabekir'in yarım bıraktığı işleri tamamla” diyerek gösterdiği sert tepki.

İlk günden, dağıtımlar belli olmadan Akın Binbaşı benim gideceğim yeri belirlemişti.

Gittim.

Ben, Van'a gideceğim derken Gürpınar'a getirildik. Üç beş gün sonra da askeri konvoyla Yalınca diye kuş uçmaz kervan geçmez bir yere.

Kışın ayazı. Eksi 30’lara düşen bir soğuk ve yarım metre, mezar gibi kazılmış ve üstü naylonlarla kapatılmış...

Her askerin kendi mezarını kazdığı gibi toprakta, kampetin üzerinde zor şartlar.

Mekanize iç güvenlik taburu. Bölgede operasyonlara giden, çatışmalara giren bir birlik.

5 arkadaşım da benim olduğum dönem içerisinde şehit edildi vatan hainlerince.

Bizden çok kısa süre önce bu birlik Kuzey Irak'a yapılan operasyondan dönmüş ve orada da bir şehit vermiş.

Henüz 3 ayım geçmişti bu zor şartlarda. Telefon imkanımız çok kısıtlı. Ailelerimizle zor görüşebiliyoruz.

Ben, fırsat buldukça iki üç günde, bazen haftada bir evi aramaya çalışıyorum.

Ama üç ay bir sürede hiç bir sıkıntım yokken...

Üç ay sonu, son günlerinde içimde büyük bir sıkıntı oluştu.

Sebebini bilmiyorum ama çok büyük bir sıkıntı.

Telefona çıkan eşime hal hatır soruyorum. Annem babam nasıl diyorum.

Hep iyiler, merak etme bizi”

Genelde aradığımda annem de oluyor, onun da sesini duyuyor, hayır duasını alıyorum.

Bende bir alışkanlıktı çünkü.

Her sabah işime giderken alt katta oturan annemi görür, hayır duasını alıp giderdim.

Yok...

Delireceğim. İçimde sebebini bilmediğim çok büyük bir sıkıntı.

Anneeem…

Aklım anneme gitti bir anda eşimle konuşurken.

Sıkıntımın sebebi annem olmasın. Onun başına bir hal gelmesin.

Annem, benim evimde olmasa da her telefonumda koşarak gelir, benimle konuşurdu hep.

Oysa, son bir haftadır ben annemle hiç konuşmamıştım.

“Annem” dedim bir anda eşime.

“Annem nerede. Bir haftadır hiç konuşmadık”.

Panikledi eşim. Hemen ses tonuna yansıdı bu paniği.

“Bahçede” dedi.

“Çağır hemen” dedim.

Yüreğime bir kor düşmüştü o anda. Tüm bedenim alev alev yanıyor.

“İşi var Sami, çağırmayayım. Başka zaman aradığında konuşursun” dedi.

Hiç inandırıcı değildi.

Var gücümle ve panikle çadırda sıra bekleyen askerleri düşünemeden bağırdım.

"Annemi çağır!”

Ses yok.

Acısı düşmüştü içime. Büyük bir telaş ve panikle...

“Anneme ne oldu?” dedim.

Büyük bir korku kapladı yüreğimi o an.

“Önemli birşey yok. Panik yapma. Küçük bir operasyon geçirdi annem. Hastanede yatıyor. Önemli birşeyi olmadığı için sana söylemedim.”

Hastaneyi, kaldığı odayı öğrenir öğrenmez telefonu kapattım can hıraş.

Delirmiştim, kendimi kaybetmiş gözlerimden akan yaş toprağı ıslatır olmuştu.

Aradım hastaneyi. Paşabahçe Devlet Hastanesi.

Santral bağlamıyor annemin bulunduğu katı.

“Bu saatte bağlamamız yasak. Yarın arayın.”

Ben...

Hayatta kimseye yalvarmayan ben yalvarmaya başladım santraldeki memura.

“Askerdeyim. Güneydoğu'da üs bölgesindeyim. Yalvarıyorum. Arama imkânımız çok kısıtlı. Gelme imkânım zaten yok. Sadece bir dakika. Allah rızası için. Annemin sesini duymazsam öleceğim.”

Dayanamadı memur yalvarmalarıma.

Annemin yattığı katı bağladı.

Çıkan hemşireye aceleyle “Zehra Çelik'i telefona çağırın lütfen. Ben oğluyum, askerden arıyorum.”

Hemşire koridorda sesli bir şekilde “Zehra Çelik, telefonun var” dedi.

Kalbim duracak gibi.

Annem hastanede ve benden saklanıyor.

Hemşirenin masa üzerine bıraktığı ahizenin kaldırıldığını anladım hışırtıdan.

Tüm dünya ile ilişkiyi kesmiş, sadece o telefona ve o telefonda duyacağım annemin sesine konsantreyim.

“Alo”...

Annem değil bu ses.

Ben annemi, Zehra hanımı aramıştım”

"Kimsin?”

“Oğluyum ben. Askerdeyim. Büyük oğlu. Sami ben”

“Sami sen misin? Annen iyi, merak etme. Ben komşunuz Meryem.”

“Meryem abla” dememle koptum.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Kelimeler düğümlendi. Çıkmıyor ağzımdan.

Boğazım kurudu, her yerim o soğukta ateş oldu yanıyor.

“Yapma böyle Sami. Annen iyi. Serum var kolunda. Uyuyor.”

“Uyandır Meryem abla, ne olur arayamıyorum. Delireceğim. Sesini duyayım yeter”

Meryem abla bana cevap vermeden koridorda yankılanan sesini duydum.

“Hay Allah. Zehra kalkmaman lazım. İlaçlar uyutnuştu seni.

Dinliyorum sadece.

“Sami, annen askerdeki oğlu arıyor dediklerini duymuş. Serum şişesinin demiri elinde, kolunda serumla telefona geliyor”.

Ben iyice koptum. Telefon sırası bekleyen askerler telefonları bırakıp başıma üşüşmüşler benim feryatlarıma.

Benim ne kimseyi gördüğüm var, ne de görecek bir halim.

“Oğluuuuuummmm!”

Tıkanmıştım.

Boğazım düğümlendi.

Artık bağıra bağıra ağlamaktan alamadım kendimi...

Hıçkırıklara boğuldum.

Boğazım kısılmıştı. Sesim hırıltı gibi çıkıyordu.

Sanki bir el boğazıma yapışmış, boğuyor beni.

“Anneeeeeem!”

İkimizde ağlıyorduk.

“Oğluuuum. Burada bile buldun beni. Ben iyiyim merak etme olur mu?”

Ben ne diyeceğimi bilemez bir halde ağlıyorum sadece.

Meryem abla aldı telefonu.

“Annen iyi, merak etme. Şimdi yatağına gitmesi lazım. Hemşireler bu şekilde kolunda serum görürlerse kızarlar.”

Sesini duymuştum.

Daha da beter bir hale gelmiştim. Telefonu kapattım.

Çadır içerisinde bulunan askerler doluşmuş etrafıma her kafadan bir ses.

Masanın üzerine kapaklandım hıçkıra hıçkıra ağladım.

Sonrası artık kabus olmuştu bana.

İzin istesem çıkamam. Yasak. Van'a konvoy kim bilir ne zaman çıkacak.

Ağaç olmayan dağın başı.

Günler geçti. İlk konvoyla bölük komutanım annemin yanına gönderdi. Yine hastanedeydi ve yine operasyon geçirmişti.

Dağ gibi annem erimişti. Operasyon sonrası birliğime geri döndüm.

Artık o eksi 30’lara düşen, nöbetlerin 15 dakikaya indiği yerde ben alev alev yanıyordum.

O gün...

O beni koparan karanlık gün...

Bölük astsubayımız Murat Barışık komutanımla çadırda, yazıhanedeyiz.

Bölüğün telefonu çaldı.

Murat astsubay telefonda konuşuyor. Ben eşi aradı zannederek işlerime odaklandım.

Fakat konuşması sanki farklı, şifreli gibi. Bir tuhaf.

Eşiyle böyle konuşmazdı Murat astsubay.

İstemeden dikkatimi ona verdim ve ona farkettirrneden onu izlemeye çalıştım.

Gözlerini bana dikmiş, “tamam, tamam, tamam”

Söylediği tek şey telefondaki kişiye, “tamam”

Karşı tarafı epeyce dinledikten sonra,  “Sami' yi veriyorum telefona” dedi.

Cız etti yüreğim.

“Sami” dedi, telefonu uzattı.

Kaptım ahizeyi. Kardeşim.

Ağlıyor ama bana belli etmemeye çalışıyor.

“Ben komutanınla konuştum. Seni izne gönderecekler. Annem ağırlaştı biraz”

Ben kitlendim, dondum kaldım. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemedim o an.

Annemin rahatsızlığını bilen komutanım onun hesabından yazıhaneden telefon bağlamaya ve aramama dair santrale emir vermişti.

Yazıhaneden daha dün akşam annemi aramıştım. “Ben iyiyim oğlum. Kulaklarım duymaz oldu sadece. Askerliğini bitirip gelmene bak” demişti.

Annemin vücudu iltihap topluyordu. Doktorlar teşhis koyamamış, “sorun değil. Çoğaldıkça biz iltihabı operasyonla alırız” demişlerdi.

Ama, son zamanlarda bu toplanan iltihap annemin duymasına da mâni olmaya başlamıştı.

Ben kardeşime birşey diyemeden...

Benim sessizliğim üzerine o devam etti konuşmaya.

“Biz Kastamonu' ya gidiyoruz. Ankara'ya gel uçakla. Uçak biletini Valilik kontenjanından aldıracak komutanların. Terhis dönemi olduğu için yer yokmuş. Ankara'dan havaalanından da seni alıp Kastamonu'ya getirecekler.”

Annemin çocukluğumuzdan beri hep söylediği, “Oğlum, ölürsem beni Kastamonu' ya götürün, burada bırakmayın.” demesi geldi o an aklıma.

Bittim bu söz üzerine.

Gözlerim karardı ve ne dediğimi dahi bilmeden...

“Annem öldü. Kastamonu' ya götürüyorsunuz” dememle telefondaki kardeşim de koptu.

“Başımız sağolsun”

Telefon ahizesinin elimden düşmesiyle, dünyamın karardığını ve yere yığıldığımı hatırlıyorum sadece.

Her şey bitmişti benim için.

Bölük komutanımın odasına taşımış askerler beni.

Doktoru çağırmış komutanım. Sakinleştirici iğne yapılmış.

Hatırlamıyorum.

Sadece sürekli söylediğim şey “annem gitti”

Bir külçe gibi uyuşmuştum.

Komutanlar, asker kardeşlerim sürekli yanımdalar.

Moral vermeye, nasihat etmeye çalışıyorlar ama ben kimseyi duymuyorum.

Van havaalanına getirildim ve uçağa bindirildim yarı baygın bir halde.

Havaalanından Ankara'daki dostlarım alıp memleketime götürdüler.

Köyümüz yüksekte, dağ köyü.

Köyü görecek şekilde tepeye çıkıldığında ilk mezarlığı görüyorsunuz hemen karşıda.

İstanbul plaka araçlar yol boyunca duruyor ve mezarlıkta büyük bir kalabalık.

Beni bekliyor annem.

Ben bu hali görünce yine kendimden geçtim. Kollarıma girip mezarlığa çıkarttılar.

İstanbul'dan tüm tanıdıklarım orada ve beni o perişan halde görenler birer köşede ağlıyor.

Annemin tabutu mezar başında, açılmamış.

Geldiğimi gören imam, “Annesi oğlu Sami' nin gelmesini bekledi. Sami de annesini görmek ister.”

Açtılar, tabut içindeyken annemin kefenini. Yüzü hafif sararmış ama aynı bıraktığım gibi duruyor annem. O hayat dolu masmavi gözleri kapalı.

Beni kollarımdan tutanlara rağmen yığıldım yere annemi o halde görünce.

Kardeşlerim gelip, boynuma sarılıp gözyaşlarına boğulmuş halde çöktüler yanıma.

Babamı aradım gözlerimle çöktüğüm yerden.

Annemi kaybetmiştik.

Ya babam...

Babam ne halde.

Hemen ilerideki çam ağacının dibine yığılmış, elleriyle başını tutmuş, gözyaşlarını saklamaya çalışıyor.

Perişan halde.

Annemi defnettikten sonra eve indik mezarlıktan.

Çocuklarımı gördüm odanın dip köşesinde kalabalığın arasında.

Kızım, oğlum yan yana...

Gözlerini bana dikmişler her hareketimi sessizce takip ediyorlar, yaklaşmaya korkuyorlar bana.

Oğlum, Emre'm 9 yaşında. Kızım Aslhan'ım daha 5.

Onları görünce odada onlara doğru kollarımı açtım.

Çağırdım.

İkisi de hemen gelip kollarımın arasına girdiler.

Aslıhan gözlerini dikmiş bana, ne olduğunu daha kavrayacak yaşta değil. Benim neden ağladığımı bilmeden ben ağlıyorum diye o da ağlıyor.

Konuşmuyorlar benimle uzun süredir görmemiş olmalarına rağmen.

Bir ara Emre'm kucağımdan başını bana doğru kaldırıp, bilmediğim acı bir haber veriyormuş gibi çocukça, üzgün, buruk bir yüz ifadesiyle...

“Baba, biliyor musun. Babaannem öldü”

Tüm odadakiler duymuştu oğlumun bu sözlerini.

Ortam daha bir sessizliğe ve göz yaşlarına boğuldu oğlumun bu sözleriyle.

Askere giderken hiçbir rahatsızlığı olmayan, henüz 49 yaşını yeni doldurmuş, dağ gibi annem göçüp gitmişti sessiz sedasız.

Askere beni yollarken  “Ben varım gelinimin, torunlarımın arkasında. Sen aileni düşünme” diyen annem...

Askerden bile dönmemi beklemeden kuş olup uçuvermişti.

***

27 yıl oldu annemi kaybedeli ama benim yüreğimdeki yara çok taze.

Bugün gibi.

Yaşadığım o süreç, benim için hiçbir anını unutamayacağım hançer yarası gibi sımsıcak yüreğimde.

Ve annemin bu acısı hiçbir zaman dünden öte olmayacak.

Ta ki ölene kadar.

Şimdi.

Sadece şunları düşünüyorum, sevdiklerimizi kaybettikten sonra.

Varsın dünya malı, dünyayı düşünmekten başka düşüncesi olmayanların olsun.

Varsın dünya malı için anne, baba, kardeş tanımayanların olsun.

Varsın dünya, dünya malına tapanların olsun.

Varsın dünya, elinden tutup yol verdiğiniz nankörlerin olsun.

Varsın dünya dünyalıkların olsun.

Annem hayatta olsaydı da onun o maviş gözlerinden akacak bir damla göz yaşına dünyalık her neyim var ise vermez miydim.

Onun bir gülümsemesiyle tüm dertlerimden arınmaz mıydım.

Dünyanın hangi imkânı o güzelliği, o muhteşem ruh rahatlığını verebilir ki bir faniye.

Hepiniz...

Bir kere daha sevdiklerinizin kıymetini onları kaybetmeden bilin.

İnanın sonrası yok.

Sonrasının dönüşü yok çünkü.

Anneleriniz hayatta ise, bundan büyük bir nimet yok sizin için.

Gidin ayaklarını öpün.

Geç olduktan sonra isteseniz de duadan ve gözyaşından...

Yürekte saplanmış bir hançerle yaşamak zorunda kalmaktan başka birşey gelmez elinizden.

Annemin vefatından 27 yıl sonra dahi...

Her saniyesini hatırlayıp yazabiliyorsam.

Demek ki bazı acılar değil 27 yıl...

127 yıl da geçse aynı tazeliğiyle yerleşiyor yüreğinize.

Varken kıymet bilin.

Yokken bilseniz ne çare.

Allah'ım tüm vefat eden annelerimize, babalarımıza gani gani rahmet eylesin.

Editör: Suna Türkmen Güngör 

Günün Diğer Haberleri