HAYATIN GÖTÜRDÜĞÜ YER
Saatin yelkovanının akrebi kovalarken çıkardığı ritmik tik tak seslerini duymaz olmuştu Şeyma. Onun yerine, okuduğu kitabın sunduğu uzak diyarlarda bilinmezliğin içinde kaybolmuştu. Kendini bir anda parlayarak, havada çarpışarak şıkırdayan kılıç sesleri arasında bulmuştu.
Eliyle koluna dokundu, tüyleri diken diken olmuştu. Zamansız bir zamanın içinde bulmuştu kendisini. Kitabın büyüsünden çıkıp kendine geldiğinde,“Aman Allah’ım, iyi ki bunlar gerçek değil. Kitabın içinde kaldığına sevindim.” dedi.
Akşamın serinliği sıcak havayı bertaraf ediyordu. Havanın verdiği rayihalı halini esintili hava üzerinden çekip alıyordu. Okuduğu kitaba artık konsantre olamıyordu. Zaman bir külçe gibi kucağına düşüvermişti ve ne yapacağını bilemiyordu.
Sanki bir savaşın içine düşmüş gibi hissediyordu. Yorgun düşen göz kapakları, yosun rengi gözlerinin üzerine kapanmış, derin bir uykuya dalmıştı.
Sabah güneşi ivedilikle kızın penceresinden içeriye süzülmüştü. Aydınlığın zorladığı gözlerini, rüyasından çekerek açmaya çalışıyordu.
“Bu nasıl bir rüya? Olimpos’tan mı kaçıp geldi bu Tanrı?”
Masada oturmuş Celal’i beklerken, yanıbaşında uzun bir gölge gördü. Başını kaldırdığında alev almış bir çift gözle karşılaşmıştı. Rüya zannetti, gözlerini ovaladı ama hâlâ orada duruyordu.
“Merhaba!” diyerek kıza elini uzatmıştı.
“Merhaba!” dedi kız, “Tanıyor muyum sizi?”
“Evet, bugün burada buluşacaktık; hatırlamıyor musun?”
Şeyma, “Evet, ben birini bekliyorum ama siz kimsiniz?”
“Ben sizin çağırdığınız ve beklediğiniz kişiyim.”
Bir pınarı andırıyordu gözleri... Ya sesi?
“Allah’ım! Nereye gitti birden, anlayamadım? Gelişini de anlayamamıştım.”
Hazırlanmak için yatağından kalkarken, “Bu kadar rüya mı olurmuş? Madem geldin; in misin, cin misin bir anlayalım, değil mi?”
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayan kız, hemen taksi çağırmıştı.
“Tanrı idi, rüyaydı derken geç kalacaksın kızım”
Şeyma’dan önce gelen Celal oturduğu masadan kalkmış, kız için aldığı çiçekleri uzatmıştı.
“Şeyma, iyi misin, düşünceli gördüm seni?”
Nazikçe uzatılan çiçekleri alan Şeyma, güzel kokuları içine çekti.
“Merak etme iyiyim, çiçekler için teşekkür ederim.”
Keyifli geçen yemek süresince zihni ara sıra karışıyordu, ikisinin bir geleceği olup olmayacağını merak ediyordu. Kahveler yudumlanıp içilmişti. Çıktıkları ilk yemeğin memnuniyetiyle masadan kalkmışlardı.
Kendilerine doğru gelen kız, Celal’e çok tanıdık geliyordu. Celal bir rüyadan uyanır gibi baktı kıza, gözleri ışıldadı. “Rüya, sen nereden çıktın? Hoş geldin.” diye sarılmış, yanında unuttuğu arkadaşını hatırlayınca tanıştırmıştı.
“Öğretmenlik yaptığım okulumdan, arkadaşım Şeyma; Şeyma bu da Rüya, okulda beraber okumuştuk, sonra yollarımız ayrılmıştı.”
Şeyma biraz alınmıştı, “okuldan arkadaş” lafına. Okuldaki ve yemek boyunca gözlerindeki anlam beni yanıltamaz. Kendine gelmesi için iç sesi uyarıyordu. “Niye bu kadar anlam yüklüyorsun? Sonra da ağlayıp duruyorsun. Kendine güvenen bir kadınsın.”
Kırılmış olsa da karşısındakine belli etmiyordu.
Celal, “Biz de Şeymayla yemek yemiştik, seni görmek çok iyi oldu Rüya.”
Celal bana dönerek: “Şeyma okulda görüşürüz seninle. Rüya gitmeden onunla biraz vakit geçirmek istiyorum. İzninle…”
Şeyma her ne kadar şaşkın olsa da başını olur anlamında eğmişti ki Celal, Rüya’nın koluna girmiş uzaklaşıyordu.
“Tamam, görüşürüz.” diyemedi. Yemeğin ve kahvenin üzerine bu sözcükleri duymak çok zoruna gitmişti.
Şeyma abartılı duyguların oluşturduğu selin içinde boğuluyordu.
Oysa bir gün eşi olabilecek adamın arkasından bakakalmıştı.
Acıyla yüzünü buruşturarak, “Bu adamı yol yakınken tanıdığım iyi oldu. İç yüzünü görmüş oldum. Sanırım onun yaşama biçimi böyleymiş.”
İç sesi araya girmişti, “Mızmızlanmak yok, Celal’in kim olduğunu öğrendin.”
“Tabii ki müneccim değilim. Biliyorum, bazı erkekler limansızdır; denizde savrulup gezmeyi bir yaşam biçimi zannederler.”
Koşar adımlarla gitmişti arkadaşıyla buluşmaya, koşar adımlarla da eve döneceğini bilmeden. Kabaran iç sesi, araya yine girmişti.
“Nereden bilebilirdin, eski bir arkadaşı için anında bırakıp gideceğini? Hadi toparlanıp kendine gel.”
Şeyma kıkırdayarak gülmeye başlayınca akan gözyaşlarını fark etti.
Anahtarı bir türlü kilide tutturamıyordu. Çantasından mendil çıkarmak istedi, ama bir elinin dolu olduğunu anladı. Çiçekleri fark edince hemen kaldırıp atmak istedi, koridora atamazdı. bir içeri girebilse hak ettiği yere, çöpe atacaktı. Aslında bu çiçekleri veren Celal’i atmış olacaktı. Hâlâ sıcak sıcak akan gözyaşlarını çaresizce elinin tersiyle silmiş ve kapıyı açabilmişti.
Şeyma hem şaşkın hem üzgün evine girebilmişti. Üzerini bile değiştirmeden koltuğa bırakıverdi kendini. Telefonu çaldı, arayan annesiydi.
“Alo” sesine “Efendim anneciğim?” diye cevap verdi.
“Kızım sesin niye tuhaf geliyor, bir sorun mu var?”
Annelerin gözünden, kulağından kaçmaz değişiklikler tabi.
“Yok anneciğim, gayet iyiyim. Dışardan geldim, biraz yorgunum.”
“İyi olduğuna sevindim, kızım sana güzel bir haberim var. Komşumuz Emine Teyze’yi hatırlıyorsundur. Onun oğluyla karşılaştım, biraz ayaküstü konuştuk. Aynı şehirde olduğunu öğrenince telefon numaranı rica etti. Ben de tanışmanızın iyi olacağını düşündüm. Telefon numaranı vermekte bir mahsur görmediğim için numaranı verdim. Kızım, çok beyefendi; bir görüş, tanış, görsen nasıl da yakışıklı.”
“Bana ne yakışıklılığından anne, başıma iş açtın şimdi!”
“Kızım öyle söyleme, bir tanışsan ne olacak.”
Şeyma devirdiği gözleri yetmemiş gibi telefonu kapatınca homurdanmaya başladı.
“Neymiş, yakışıklıymış…”
İki gün sonra telefonu çaldığında isimsiz bir numara telefonunun ekranında göründü. Unutmuştu bile, annesinin söylediklerini. Açıp açmama konusunda biraz tereddüt yaşasa da istemeyerek de olsa açtı.
“Efendim?” dese de henüz Cezmi’nin sesini alamamış, “Kimi aramıştınız?” diye sormuştu.
“Şeyma Hanım’ı aramıştım. Numaranızı anneniz vermişti.”
Şeyma başını sallıyordu, “Ah bu annem!” der gibi.
“Tamam, arayabileceğinizi söylemişti.”
“Ben Cezmi, çocukluğunuzu biliyorum ama yıllar girdi araya. Hafta sonu müsaitseniz görüşebilir miyiz?”
Şeyma kıvranmaya başlamıştı, tanışmak istemiyordu.
“Tanışıp da ne olacak?” diye yüzünü ekşitti. Baktı kurtulamayacak, “Olur, hafta sonu buluşabiliriz.” dedi.
“Bir defa görüşüp başımdan savarım.” diye kendini teselli etmişti.
Şeyma gelmiş, rahat bir masayı seçmiş, oturuyordu. Ne taraftan geldiğini anlayamadığı biri başında dikiliyor, samimi bir gülüş ile kıza bakıyordu.
“Merhaba! Şeyma Hanım mı?”
Karşısında dikilen uzun boylu adamı gördüğünde şaşkınlığını gizleyemedi, ister istemez yüzü kızardı.
Kekeleyerek, “Evet evet benim, siz de Cezmi olmalısınız.”
“İnanmıyorum, rüyamdaki adam!” diye biraz sesli düşünmüş olacak ki Cezmi, anlayamadığı için “Bir şey mi söylediniz?” diye sordu.
Şeyma rüyasının etkisinden çıkar çıkmaz elini uzattı, “Tanıştığımıza memnun oldum, lütfen oturun.”
Genç adam, kibarlığının gereği kızın iskemlesini tutmuş, oturmasını beklemişti.
“Sanki az yakışıklıymış gibi bu kadar da güzel gülümsenir mi yahu?”
Olimpos tanrıları gibi karşısında duran adamı görünce baya heyecanlanmıştı. Otururken “Annemin de günahına girdim.” diye söyleniyordu, karşısındaki tanrının duymadığından emin olarak.
Gözlerinin büyüsüne kapılan kız, heyecandan kalbinin sesi sanki kulağının yanında atıyordu. Şeyma uykuda olup olmadığını kestiremedi bir anda, kendini uyarıyordu.
“Tamam, ben yine rüya görüyorum. Allah’ın bir bildiği vardır, sürekli bu Olimpos tanrısını karşıma çıkardığına göre…”
“Bu kadar yakınımda olduğunuzu bilmiyordum, geçen zamana üzüldüm.” deyince Şeyma utangaç bir kız çocuğuna dönmüştü.
İç sesi, “Ben de üzüldüm.” diye çığlık atıyordu. Neyse ki onu duymamıştı.
Dejavu gibi hissettiği duyguların peşinde sürükleniyordu kız.
“Bu adamın içime işleyen gözlerine, melodi gibi çıkan sesinin ahengine neden kapılıyorum ki sanki?”
Kahveleri gelmiş, ne iş yaptıklarından, nelerden hoşlandıklarından bahsederken zaman su gibi akıp gitmişti. Kızın hiç gitmek içinden gelmese de “Sanırım kalkmalıyız.” diye söyledi.
Cezmi de nazik bir şekilde “Sizi eve bırakayım.” derken ayrılmak istemiyor gibiydi.
Genç kız hemen “Bir taksi çevirirseniz, kendim gideyim. Teşekkür ederim.” dedi ve önüne gelen taksiye bindi.
Şeyma yatağa uzanmış, tekrar tekrar hayatına bir rüyayla giren adamı gözünün önüne getirmişti.
İncinen yüreği uyuyup kalmış, ya da tanıştığı adamın büyüsüyle iyileşivermişti.
Bir hafta sonra çalan telefonu, Cezmi’nin olmasını dileyerek heyecanla açmıştı. Dileği kabul olmuştu. “Alo?” diyen melodik sesi duyunca kalbi yerinden hopladı.
Cezmi, “Hafta sonu müsaitsen buluşalım mı?” der demez Şeyma “Tamam tamam, olur.” derken yerinde duramıyordu.
Hafta sonu heyecan içinde hazırlandı. İç sesi yine rahat durmuyordu.
“Kaptırma kendini.”
Duymak istemedi sesi.
Buluştuklarında ikisinin de gözleri ışıldıyordu.
Denizin güzel manzarası yer seçimlerini kolaylaştırmıştı. Sevimli küçük masaları bulunan mekana oturdular.
Cezmi, “Kahvelerimiz bittiğine göre fincanlarımızı kapatsak mı?” diye sordu.
Cezmi’nin menevişlerin oynaştığı gözlerine bakakalmıştı. Kendine gelir gelmez, “Ben kahve falı bakmayı bilmem ki…” diye kekeledi kız.
“Ben bakacağım.” derken Cezmi muzipçe gülümsüyordu.
“Pekala, sabırsızlanıyorum duyacaklarıma.”
Adamın bakmaya doyamadığı masum gülümseme kızın yüzüne yayılmıştı.
Şeymanın fincanını açtı, “Hımm…” dedi ve şöyle bir baktı.
“Burada bir Olimpos kralı var.”
“Siz nereden biliyorsunuz?”
“Ben bilirim, denizin içindeki deniz kızlarını bile görebiliyorum.”
Şeyma iyice şaşırmıştı, “Onları nasıl gördün?”
“Bak oradalar!” diye parmağını fincanın içine uzattı Cezmi.
Kız, halüsinasyon görmüş olabileceğini düşünüyordu.
Şeyma, Celal’i beraber okuduğu arkadaşı Rüya’ya kaptırmanın burukluğuyla ve Cezmi’yi de deniz kızlarına kaptırma endişesiyle bakıyordu. Cezmi, Şeyma’daki paniği görünce telaşla, “Hepsi şakaydı, öyle bir şey yok.” demesine rağmen Şeyma titriyordu.
“Hava çok güzel biraz yürümek ister misin?”
Kız yaşadığı şaşkınlığın verdiği telaşla hemen kabul etmişti bu güzel teklifi. Bir süre sessiz yürüyüş devam etmiş ve birbirlerine oldukça yaklaşmışlardı. Şeyma neredeyse elini uzatacaktı, daha ilk gördüğü adama.
“O bir yabancı…” diye iç sesi uyarıyordu.
“Rüyamda görmüştüm.” dese bile kendi de ikna olmamıştı.
“Nasıl bir anlam yüklediğimi anlasa, deli olduğumu düşünürdü.” diye düşünüp gülümserken “Haksız da sayılmaz hani.” derken yakaladı kendini.
Yürümeye devam ederlerken adam aniden durdu. Gözlerinin içi parlıyordu. “Ne yani düşüncelerimi mi okudu? Hiç sanmam.”
Denizin dalgasına inat, sessiz dünyalarının rıhtımındaydılar. Cezmi önce kendisine sormak istedi.
“Elini tutmama izin verir misin?” diyecek olsa da iç sesi, “Korkutup ürkütme yeni tanıştığın kızı.” dedi.
Şeyma, iç sesini duyabiliyordu.
“Sen hayatına devam et, anın tadını çıkarmaya bak. Çünkü hayatında kimin kalacağına sen karar veremezsin.”
Konuşmadan ikiside anlaşmış gibi sessizce yürüyorlardı. Bu yolun kendilerini nereye götüreceğini bilmeden…
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz
