​​​​​​​​​Hasan Ali Yücel / Deniz İmre

​​​​​​​​​yazan: Deniz İmre -HASAN ALİ YÜCEL
Advert

BİYOGRAFİ - 14-02-2025 14:00

HASAN ALİ YÜCEL

HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM

Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim

Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi!
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezberledim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a
Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

***

Can Yücel’in “hayatta ben en çok babamı sevdim” dizesi, edebiyatımızda bir duygunun en yalın, en saf ifade edilmiş hâlidir, belki de...

Bu basit ama derin cümlede, her bir kelime bir ömrü, bir dönemi, bir insanı ve onun ömrüne dokunan sonsuz sevgiyi anlatır. Oğul, babanın hayatta verdiği en büyük armağanı, olanaksız gibi görünen ama gerçek olan bir sevgiyi dile getirmek isterken yazdığı bu satırlarda, sadece Can Yücel’in babasına duyduğu bağlılık ve sevgiyi değil, aynı zamanda büyük bir önderin, bir kültür insanının varlığının gölgesinde şekillenen bir ömrü, babasının tarihteki yerini de anlatır.

Can Yücel’in en çok sevdiği kişi, kuşkusuz babasıydı. Oğul, babasına olan sevgisini kelimelere dökerken, sadece bir baba-oğul ilişkisini anlatmaz, aynı zamanda kültürle yoğrulmuş bir hayatın, bir düşünce sisteminin, bir ideolojinin izini sürer. “Ben en çok babamı sevdim,” derken Can Yücel, babasının bir insan olarak gücünden, duruşundan, dünyaya bakışından ama en çok da onun bu dünyaya kattığı derinlikten beslenen bir sevdayı dile getirir.

Hasan Ali Yücel, yalnızca “oğlunun babası” değil, edebiyatın ve kültürün Türk halkı ile buluşmasına öncülük eden bir devrimcidir de aynı zamanda… Yücel, eğitimin yalnızca okullarda değil, hayatın her anında ve her yerde olması gerektiğini savunmuş, halkı aydınlatmak için elinden geleni yapmıştır. O, sadece bir eğitimci, bir şair, bir düşünür değil, bir idealistin ta kendisidir.

Hasan Ali Yücel, Türk kültür hayatının en önemli simalarından biriydi ama belki de daha da derin olan, onun her zaman "insan" olarak kalmasıydı. Şiirini, yazısını ve tüm bu çabalarını halk için, halkla birlikte bir kültür oluşturabilmek amacıyla kullandı. Oğlu Can Yücel de bu mirası, dilinden kalbine, kalbinden de bütün dünyaya taşıdı. Babasının izinde yürüyen Can Yücel, belki de en çok babasının eserlerinden aldığı o sevgiyi ve inancı yüreğinde taşıdı.

Bir düşünün; kendi halkına bir ömür boyu ışık olmuş, kitapları ile yol göstermiş, kültürel mirası yeni nesillere aktarmış bir insan... Ve bir de oğlu var ki, babasının bu mirasını hem içselleştiriyor hem de kendi dehasıyla derinleştiriyor. Hasan Ali Yücel'in oluşturduğu bu dünyada, Can Yücel bir şair olarak varlığını sürdürüyor, belki de en çok babasına duyduğu o minnetle…

Ve belki de bu yüzden, bir babanın oğluna en büyük armağanı, sadece kitaplar ve şiirler değil, o kitapların ve şiirlerin ardında yatan insan sevgisi ve bilgelik mirasıdır.

Hasan Ali Yücel, Türk kültür hayatının mihenk taşlarından biridir. Daha küçük yaşta bir çocukken, ülkenin dört bir köşesinde okuma-yazma oranının ne kadar düşük olduğunu görüp üzülmüş, bu sebepten dünyaya bambaşka bir pencereden bakmaya başlamıştı. Ülkede kültürel bir dönüşümün, bir aydınlanmanın mücadelesini verirken halkı eğitmenin, onları bilinçlendirebilmenin en önemli yolunun okumak, yazmak ve en önemlisi doğru bir kültürle buluşmak olduğuna inanıyordu.

Hasan Ali Yücel, çok yönlü bir entelektüeldi. Hem kültürel hem de sosyal alanlarda devrim niteliğinde işlere imza attı. Eğitimin, toplumu dönüştürmede ne denli önemli olduğunu biliyordu; eğitim politikalarını bir yaşam felsefesi olarak benimsemişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, bir yandan devletin temellerini atmaya çalışırken, diğer yandan halkı bilinçlendirmek ve kültürel düzeyi yükseltmek için gece gündüz demeden çalışıyordu.

Dönemin büyük eğitim reformlarından biri olan Köy Enstitüleri’ni kurarak, halkın kendi köylerinde eğitim almasına, özgür düşünceler geliştirmesine olanak tanımış, Türkiye’nin dört bir yanındaki çocukların eşit bir eğitim alması için dev bir adım atmıştır.

Edebiyat ve sanatla olan ilişkisi, onu halkla buluşturma çabasıyla birleşmişti. Hasan Ali Yücel, Batı düşüncesiyle Osmanlı ve Türk kültürünü harmanlayarak, hem halkın hem de kültürün aradığı yolun bir aydınlık olduğunu düşünmüştü. Türk edebiyatının büyük isimlerini çevirilerle, eserlerle ve halkla buluşturmuş, kültürün her alanında bir devrim gerçekleştirmiştir. Bu devrim, sadece eğitimle sınırlı kalmamış, Türk kültürünü dünya ile buluşturmanın da ilk adımlarını atmıştır.

Fakat belki de en büyük devrimi, bu tüm çalışmaların ve ideolojik çabaların ardında duran bir anlayışıydı: İnsanı özgürleştirmek… O, insanın özgür düşünceyle, sanatla, kültürle gerçek anlamda kendini bulabileceğini savunmuş; halka kitapsız bir hayatın kör karanlık bir yol olduğunu anlatmıştır. Kendisi de bir halk çocuğu olarak, her türlü baskıyı ve yokluğu aşıp, en büyük hayalini gerçeğe dönüştürmüş; bir kültür devriminin öncüsü olmuştur.

Hasan Ali Yücel’in hayatına ve devrimlerine baktığımızda, onun yalnızca bir politikacı ya da eğitimci olmadığını görürüz. Yücel, insanı ve insanın içindeki potansiyeli en yüksek noktaya taşımayı hedeflemiş bir düşünürdü. Eğitimdeki reformlarla, kültürel alandaki devrimci adımlarla, Türk halkının aydınlanması için mücadelesini sürdürmüştü fakat belki de en önemli katkısı, özgür düşüncenin tohumlarını toprağa atmasıydı.

Bir eğitimci olarak Hasan Ali Yücel, sadece bir okul kitabının yazarı değildi. O, bir halkı eğitimle, kültürle, düşünceyle donatmış, onları kendi kaderlerine sahip çıkabilen bireyler haline getirmişti. O, Türk insanının aydınlanmasını bir amaç olarak kabul etmiş ve hayatını bu amaca adamıştır. Can Yücel’in babasına duyduğu sevda, bir halkın geleceğine duyduğu inançla birleştiği için çok daha derin ve çok daha anlamlıdır.

Babası, ona sadece bir insan olmanın gücünü değil, aynı zamanda bir düşünür olmanın, bir toplumun gerçek anlamda aydınlanması için savaşmanın yolunu da göstermiştir. Can Yücel, bu mirası daha da büyütmüş, onu şiirleriyle, yazılarıyla hem halka hem de dünyaya duyurmuştur. O, babasının taşıdığı mirası, kendi dilinde, kendi şairliğinde tekrar yaratmış ve bu mirası hiç yitirmemiştir.

Bir ülke gezisi esnasında, Mustafa Kemal'le Hasan Ali arasında oldukça anlamlı bir diyalog gerçekleşir. Mustafa Kemal, bir gün, yanında bulunanlara "Türk milleti ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?" diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler. Sonra Hasan Ali söz alır; "Paşam," der; "Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur." Mustafa Kemal, kendisine, "Bu çocuğun ileri attığı fikir, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir." diyerek takdirlerini bildirir.

Can Yücel’in, babası teftişteyken sırf onu görebilmek için, sırf babası yanında olsun istediği için ateşler içinde yatmaya bile razı oluşunun duygusallığında yutkunurken, 26 Şubat 1961 tarihinde yitirdiğimiz o “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi”ni saygı ve hürmetle anıyoruz.


 

Günün Diğer Haberleri